Kara Ölüm (Black Death,2010)

Christopher Smith’in bu ‘mistik’ eseri 14.yy Avrupa’sında geçiyor. Dönem Avrupa için bağnazlığın doruk noktasıdır, dolayısıyla bu kara düşünceye sefalet ve şiddet eşlik etmektedir. 1200’lerde Roger Bacon gibi Avrupa’da düşünce atılımı yapmak isteyen bir çokları karşılarında soğuk ve sert bir duvar gibi kiliseyi buldular. İbn Rüşd ekolünün takipçileri ve hatta Rönesans ve Reformum temelini atan nice bilim ve düşünce adamları 1200’lerin sonunda kilisenin yayınladığı reddiye ile ‘afaroz’ tehlikesiyle korkutuldular. Ve bir sonraki yüzyılda yani 1300’lerde Avrupa cadı avları, veba salgını ve yüzyıl savaşlarıyla korkunç derecede geriledi. Jean Gimpet’e göre ise 1300’lerde yaşananların müsebbibi kilisenin 1200’lerin sonunda yayınlanan reddiyesi, bunun fikri düzlemde savunucusu skolastik düşünce ve siyasi düzlemde savunucusu kiliseye bağlı derebeyleri ve krallardır. Filmde bu tip gelişmelerin şekillendirdiği veba salgını yıllarının Avrupa’sındayız.
Kutsal Görev…
Ulric ve ekibi Tanrı adına kutsal bir görevi gerçekleştirmek üzere yola çıkacaklardır. Yanlarına gidecekleri yöreyi iyi bilen birisini aradıklarında, aşkına kavuşmak için kiliseden ayrılıp aynı bölgeye gitmek isteyen genç rahip Osmund ile yolları kesişir. Ulric ve ekibi Tanrı’nın askerleri iken, Osmund da rahip olması sebebiyle Tanrı namına hüküm veren konumundadır. Film, bu yolculuk esnasında ve varılan yerde yaşananlar, inanç ve onun getirdiği sorumluluğa değinirken, bir yandan da bağnazlık, aldanma ve hakikatin suistimali ekseninde de konuyu ele alarak geniş bir perspektif sunar.
İnanmanın Sancısı
İnanmak felsefi olarak aklın kavrayamadığı kısımla ilgilidir. Eşyayı akıl ile kavrayan insan, eşyanın perde arkasını anlamaya çalışırken yalnız akılla yetinemez. İstediği düşünce biçimini kullanmada özgür olmakla beraber, soyutlama yapabilmek için somut verilere dayanmak kısır kalacaktır. Bu noktada insan hayal yetisinden, geçmiş tecrübelerinden, sezgilerinden de faydalanır. Her bir insan için soyutlama derecesi farklı olmakla beraber, ‘olan’ı anlamak için muhakkak her insan hayal yetisinden beslenir. Mitolojinin toplumlar için değeri bu nispettedir. Masal, efsane gerçeği kavrama yolunda insansı bir öğrenme yoludur. Bu nedenle insan bilgisi ölçüsünde hayal yetisinden faydalanmak isteyecektir. Halkın anlayışı ile bilginlerin ve bilgelerin anlayışı bu nedenle oldukça farklıdır. Bildikçe, yani olanı kavradıkça bir merhale daha aşılmış olur ve inanç eşiği aşabildiği takdirde daha da kuvvetlenir. Kuvvetlenen inancın ise sancısı da büyür. İnanmanın verdiği mesuliyet insanı iç yolculuklara çıkardığı gibi yaşadığı yerleri terk edip uzak diyarlara doğru yollara düşürür. Tıpkı Ulric ve arkadaşları gibi.
Entegrizm
Fransız düşünür Roger Garaudy’e ait bu terim, insanın kendi hakikatini mutlak hakikat olarak kabul edip, diğer düşüncelere karşı olumsuz ve aşırı tepkiler göstermesi ve eylemlerde bulunması anlamını taşır. Ulric ve arkadaşlarının ‘Tanrı namına’ savaşı bize bu görüşü hatırlatıyor. Mutlak adına yapılmak istenenler, şahsi yada toplumsal kin, nefret yahut sevgi ile bezenmiş öznellikten kurtulamaz çünkü yapan insandır ve insan her anlamda özneldir. Algılayışlar öznelliği ifade ederler, eşyanın hakikati demek olan objektif anlayış dahi zaman ve mekanla değiştiğinden öznel bir algılayış biçimidir. Dolayısıyla karşımıza mutlak olanın imkansızlığı çıkar. Mutlak olana ancak yaklaşılabilir fakat kavranılamaz. Ulric ve kafilesi yolculuk esnasında bir topluluğa rastlarlar. Bir kadın ‘cadı’ suçlamasıyla yakılmak üzeredir. Ulric kadını bağlarından kurtarır fakat bu defa kılıcıyla öldürür. Oradan ayrıldıklarında Osmund bunun nedeni sorar. Ulric kadının bir kez ‘cadı’ yaftası aldıktan sonra yaşama şansının kalmadığını ve kendisinin onu kılıçla öldürerek ancak acısını azalttığını belirtir. Bu sahneler dönemin nasıl bir entegrist bakış açısıyla kuşatılmış olduğunu haber verir bizlere.
Mucize ve Aldanış
Köyü ele geçiren cadının Osmund’un sevgilisini dirilttiği sahne mucizenin efsununu anlatır. Tıp bilgisi olduğu anlaşılan cadı insanlara inanmaları için bir şeyler göstermek zorunda olduğunu ve onlara ancak görmek istediklerini verdiğini söyler. İnancın kaynağı kör bir toplum için mucizedir. Kör toplum acziyetini bilmeyen, kendini tanımayan bir toplumdur. Onlara aczlerini hatırlatacak olay ise ‘acz’ köküyle bağlantılı olan ‘mucize’ kelimesiyle vücut bulur. Prestij filminde denildiği gibi:”Siz sırrı çözmek değil kandırılmak istiyorsunuz!”
Yolculuk ve dönüşüm
İşkence ve dövüş sahnelerinin oldukça etkileyici ve gerçeklik vurgusunun yüksek olduğu filmde bir dikkat çekici noktada ‘Osmund’un kafileyle beraber yolculuğu esnasında geçirdiği içsel yolculuk ve dönüşümdür. Kiliseden çıkmadan Kilise dışında da Tanrı’ya hizmet etmek istediğini belirten Osmund’un aslında tek amacı aşık olduğu kadını görmektir. Kendini aldatarak çıktığı yolculukta defalarca aldanır, içsel krizler geçirir, pişmanlıklar yaşar. Cadının inancı karşılığında sevdiği kadına kavuşma vaadine ise aldanmamak pahasına karşı çıkar ve cadının önceki gece gözlerinin önünde dirilttiğini gördüğü sevgilisini tekrar ait olduğu yere, yani ölüme kendi elleriyle gönderir. Ancak Yolculuk boyunca kendi kendini defalarca aldatan Osmund, cadı tarafından bir kez daha aldatılmıştır. Hakikat yine göründüğü gibi değildir. Bir kez daha aldanan Osmund’un inancı sarsılır ve entegrizmin kucağına düşer bundan sonraki yaşantısında. Artık o, ömrünün kalanında amansız ve acımasız, entegrist bir cadı avcısına dönüşmüştür. Saf inancın sarsıntılarla dönüşümü, Osmund’un yaşadığı büyük pişmanlık ve nefret, Tanrı’ya hizmet adına cadı avcılığına dönüşürken, aslında öz benliğine duyduğu nefret güdüsü, cadı diye cezalandırdığı her bir kadının yakılan vücudunda tatmin olur.
