“İhcamla güzel yazı yazmak hayatı daha geniş zapt etmek manasındadır” Hattat Eflatun

Nokta filmi Derviş Zaim’in kadim sanatlardan esinlenerek gerçekleştirdiği Osmanlı sanatları uyarlaması üçlemesinin ikinci filmi. Cenneti Beklerken’de minyatür sanatından esinlenen Zaim, Üçlemenin son filmi Gölgeler ve Suretler’de gölge oyunlarını obje yaparken, Nokta’da ise hat sanatına bir ithaf söz konusu. Yönetmen röportajında Nokta’yı hattatların bazen kullandığı bir sitil olan ihcam üslubundan aldığı esinle çektiğini söylüyor. İhcam sitilinde hattat elini kaldırmadan hattı bitirir ve hattı bitirmeden elini kaldırmazmış. Zaim bunu Nokta’da filmi tek sekansta çekerek uyarlamış. Sahneleri arası geçişi objektifi yere ve göğe odaklayarak sağlamış. İhcam sanatı da hayatı daha geniş zapt etmeye yönelik olduğuna göre hayat dediğimiz her şeyin yer ve gök arasında olduğunu belirterek, bu geçişleri zaman ve mekandan bağımsız olarak olaylar arasında gerçekleştiriyor. Hat sanatında harfler ve bağlamlar vardır. Filmde ise olaylar ve görüntüler. Bakınız Zaim Nokta ile ilgili ne diyor:

“Şimdi, zaman ve mekan birliğine sahip ama bunu Aristo’dan çok, Karagöz Hacivat’taki mekan anlayışının bir tezahürü olan “küşteri meydanı” kavramından hareket edip o mekanın –yani tuz gölünün- beni baştan çıkarmasına müsaade ederek gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Niçin? Çünkü, küşteri meydanı kavramında bir mekan kahvenin bir köşesi olabilir, bir meydan olabilir ya da Karagöz’ün evinin bir köşesi olabilir. Yani o perdedeki beyazlık, o boşluk, o andaki bağlama göre değişebilir. Karagöz perdesinin bize söylediği şeylerden bir tanesi budur. Ben de bu düşünceye paralel biçimde tuz gölünü mekan olarak seçersem, zaman içerisinde ileri ve geriye gidebilirim, zaman içerisinde mekanı değiştirebilirim dedim. Tuz Gölü’nün X köşesindeyken, birdenbire Y köşesindeymiş gibi görünebilirim. Çünkü her yer beyaz, boş, “soyut” olduğu için, o beyazlık birçok referans noktasını ortadan kaldıracaktır. Referans noktaları olmadığı zaman ise sizin setiniz soyut bir mekana benzeyecektir. Bu da geçişleri yabancılaştırma duygusuna yer vermeksizin gerçekleştirmeyi mümkün kılacaktır. Üstelik bu teknik Brechtyen anlamda bir yabancılaştırma da yaratmayacaktır seyircide, bilakis illüzyon duygusunun devam etmesine yardımcı olacaktır. Bütün bu anlattıklarım bana tek plan halinde filmin anlatı yapısı içinde zamansal olarak ileriye, geriye gitmek ve olayları kesintisizce, bütünselliği bozmadan anlatmak anlamında muhteşem bir fırsat verecektir. Sağ olasın Tuz Gölü!” (*)

Mekanın soyutluğu filmdeki olayları ve yaşantıları, dolayısıyla zamanı da bağımsızlaştırıyor ve bir parodi tarzı hayatın genelinde her an yaşanabilecek ve gerçekleşebilecek bir düzleme taşıyor. Anlatısında bitmemiş, yarım kalmış hattın hikayesinin doğurduğu merakla güdülenirken bir yandan da mekandan ve zamandan sıyrılmış bir polisiye filmin içinde buluyoruz kendimizi. Dedektif filmlerinin hakikat sorgusuna benzer bir şekilde gerçeği arıyoruz, gerçeği sorguluyoruz. Filmin başında gösterilen Hattat Malik’in çırağının başına ne geldiği bizler için nasıl merak konusu ise bugüne gelindiğinde aynı merak duygusunu Ahmet’e yönelttiğimizi fark ediyoruz. Tüm olayların merkezinde kalan, tüm yaşananların şahidi ve hakikatin ortaya çıkmasını sağlayacak tek kişi olarak yine Ahmet’i buluyoruz. Bu nedenle yıllar öncesinden kalan hattın eksik noktasının oluşturduğu merak, filmin sonunda Ahmet’in karşılaşacağı netice ile son bulacaktır ancak. Çünkü eğer Zaim bizi zaman ve mekandan sıyırdıysa, hikayelerin tek düzlemde değerlendirilmesi gerekir. Bu da hattatın çırağı ile Ahmet’in yaşadıkları arasında paralellik kurma imkanı tanır. Çırak mürekkep getirmek üzere gider ve bir daha da dönmez. Ahmet ise farkında olmasa da gidilen yerde yaşamakta ve bir bakıma hikayenin devamını bize göstermekte ve noktayı koyacak olan kişi olarak karşımıza çıkmaktadır. Film boyunca Ahmet’in noktayı koymasını bekleriz. Hikayemizin bitmesini. Çünkü her cümle bir yargıdır ve cümleler yani yargılar hep noktayla son bulur. Yargımızı verebilmek adına noktayı bekleriz.

Fakat Derviş Zaim kesin yargılara yöneltmez bizi. Dolayısıyla noktayı da kendisi koymaz. Herkesin kendisine göre cümleyi uzatıp kısaltabilmesi ve filmin başındaki Hattat Malik’in bıraktığı hattaki nun harfinin eksik noktası ile uyum içinde olabilmesi için hikayenin sonunda noktayı kendisi koymaz. Bu nedenle Ahmet’in filmin sonunda yığılması içsel olarak tükenmişliğe işaret ederken bizler içinse bir belirsizlik oluşturmaktadır. Yani Ahmet için nokta koyulmuş, yargı verilmiştir ama yalnızca bu Ahmet’in kendisinin bildiği bir şeydir. Bu immanent bir hakikattir. Yani dışa uzamayan, dış bağlamı olmayan. Fakat bizler için Ahmet’in hakikati transendentaldir. Yani sujeden objeye giden bir bağlamdır, dışa varlığı uzanandır. Filmde bizim için transendental hakikat belirsizdir, tıpkı tamamlanmamış bir cümle gibi…

(*)http://film.com.tr/roportaj.cfm?aid=10405&yazi=dervis_zaim

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir