Güneş’in Oğlu

Güneş’in Oğlu Onur Ünlü’nün ikinci filmi. Başrollerde Köksal Engür, Polis’ten Musa Rami olarak hatırladığımız Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve yine Polis’in Funda’sı Özgü Namal var. Yönetmenin hikayeden çok karaktere önem veren anlayışının farklı bir yansıması var bu filmde. Bu defa hikaye daha sağlam ama daha absürd bir zemine oturtulmuş. Güneş tutulmasıyla beraber hayatı değişen Fikri Bey’in hikayesini konu ediniyor.
Güneş tutulmasıyla beraber ölen kişilerin bedenlerine giren Fikri Bey, film boyunca o bedenden o bedene gezinirken, bir yandan da sırrı çözmeye çalışır. Bedenlerinde gezdiği kişiler gerçek hayatta karşılaştığı ve bildiği kimselerdir. Yahut da tanıdıklarıyla ilişkili kimseler. Karşı balkondaki genç kıza meftun olan yaşlı ama tutkulu Fikri Bey bu yeni durumla hem ulaşamayacağını düşündüğü kıza yakınlaşır hem de durumun karmaşasından yakınmaya başlar. Her sırlı filmde sırrı çözmek için danışılan bir bilge vardır. Burada da bilgemiz tutulmadan sonra aynı durumu yaşayan Profesördür. O da farklı bedenlerde gezer. Fikri Bey her girdiği bedende o kişilerin bilmedikleri yönleriyle karşılaşır. Daha öncesinde yüzeysel olarak tanıyabildiği kişilerin hayatlarının tam ortasında buluverir kendini ve bu insanların tüm sırlarına vakıf olur. Ve tanıdıkları hiç de göründükleri gibi değildir. Her bir beden değiştiriş bir insanı daha anlamaktır Fikri Bey için. Filmin sonuna doğru da bu minvalde bilgiler verilir. Gerçek, insanın algıladıkları gibi midir? Yoksa bunun dışında bir gerçek var mıdır? Fikri Bey “Nasıl algıladığımız değil, neyi algıladığımız önemlidir” der. Dolayısıyla insan kendisini çevresine kapatır, istediği noktaları algılar(algıda seçicilik). Bir kişiyi bir özelliğinden dolayı yaftalayabilir de, o kişinin yaşadıklarını düşünmeden suçlayabilir de. İnsan benliği içinde bir dünya kurdukça benliğine hapsolur. Dışarıyla teması hem psikolojik hem de fiziksel olarak azalır ve azaldıkça da içinde büyüttüğü ‘ben’i daha da büyütür. Hem de hiç olmadığı kadar. Kibir böyle oluşur. Halbuki insanlarla iyi bir iletişim öncelikle onları anlamaya çalışmaktan geçer. Anlamaya çalışmak için de iletişim şarttır. İnsan doğunca önce ‘sen’i (anneyi) bilir, sonra ‘ben’i bilir. Annesiyle bütünleşik yaşar bir süre bebek. Kendisini annesinden ayrı bir varlık olarak görmez, bireyselleşmez. Dolayısıyla insanın benliği hakkında sağlıklı bir fikir edinebilmesi ‘sen’ dedikleriyle geliştirdiği ilişkilerle mümkündür. Bu ilişkilerle insan gerçek ‘ben’ hakkında bir fikir edinebilir.
İnsanın tüketip harcadığı bir diğer olguda içinde bulunulan andır. Fikri Bey hayal gücü kuvvetli bir insandır, olmak istedikleri ve yapmak istedikleri vardır. Ama olmak istedikleri ve sahip olmak istedikleriyle karşılaşınca durumun hiç de vitrinden göründüğü gibi olmadığını anlar. Diğerlerinin iç dünyasına indikçe kendi iç dünyasının, benliğinin ve bulunduğu anın kıymetini anlar. Filmin sonunda Ünlü’nün filmlerine bütüncül bir bakış açısıyla baktığını görürüz. Polis filminin final sahnesindeki diyaloğu aynı oyunculara bu kez de Güneş’in Oğlu filminde tekrarlattırır. Ben de O’nun bütüncül anlayışına uyuyor ve yazımı Polis filmi inceleme yazısıyla uygun bir şekilde bitirmek istiyorum. Fikri Bey aşık olduğu kıza şöyle der:”Başıma ne dert geldiyse senin yüzünden geldi.” Ah aşktan!
