EQUUS

Yapım: 1977, ABD-İngiltere
Tür: Dram, Gizem
Yönetmen: Sidney Lumet
Senaryo: Peter Shaffer
Senaryo(kitap): Peter Shaffer
Yapımcı: Elliott Kastner, Lester Persky
Görüntü Yönetmeni: Oswald Morris
Müzik: Richard Rodney Bennett
Süre: 2s 17 dk
Oyuncular: Richard Burton, Eileen Atkins, Jenny Agutter, Colin Blakely, Elva MAi Hoover, Kate Reid, Ken James, Patrick Brymer, Peter Firth
12 angry men, The Verdict gibi filmlerin sahibi olan Sidney Lumet’in insanın trajedisini anlatan ama en çok da modern insana dokunan bu şaheseri Dr.Martin ve bir hastasının hikayesi. Hastanın adı Alan. Zaman içerisinde Dr.Martin’de “kim hasta kim iyi, kim normal, kim anormal?” gibi sorgulamalara sebep olacak olan genç. Doktor’un tabiriyle “ O cemiyeti olmayan modern bir vatandaş.” Dr.Martin’in onun her bakışında kendisini suçlu hissettiren genç. Filmde bu suçluluk duygusu üzerine aslında. Peki madem bir suçluluk duygusundan bahsediliyor, Doktorun kendisini böyle hissettiren suç ne? Şimdi hem filmi hem de bu suçu anlatmaya çalışacağım.
Dr.Martin’e gelen Hesther ona 6 atın gözünü oyan bir çocuktan bahseder. “Mutlaka görmeniz gerek” der. Ancak doktor daha işin başında şu soruyu sorar:
“Neden ben Hesther neden?”
Neden ben dediniz mi hiç hayatınızda? Dr. Martin bu soruyu sordu ve hayatındaki olayları anlamlandırmaya başladı. Eğer sorsaydık biz de anlama sürecine dahil olmuş olurduk. Neden ben demeseydi belki de Alan’dan dolayı kendisini bu kadar suçlanmış ve etkilenmiş hissetmeyecekti. Ve de Hesther O’na şu cevabı vermeseydi Alan’a da sıradan bir hasta gibi davranacaktı seans sonuna kadar. Hesther şunu dedi:
“ Bilmiyorum! Tek bildiğim buraya gelmek zorundaydım”
Evet. Herşeyi bildiğini iddia eden modern insanın ille de her şeyi bir sebebe dayanarak yapamayacağını gösteren tesirli bir diyalogtu filmin başındaki bu sahne. İnsan eylemeden yaşayamaz ancak her yaptığının nedenini de bilemez. Kendisi için hiçbir anlam oluşturmayan bir davranış yıllar sonra gelen bir insanın dünyasını değiştirebilir. Bir kitap çöpe attığınızı düşünün. Sizin için hiçbir önemi olmayan bir kitap. Bu kitabı çöpten bulan fakir bir çocuğun bu kitapla okumaya başladığını ve yıllar sonra kitlelere ve dünyaya hitap eden büyük bir yazar olduğunu hayal edin. Bahsettiğim tam da böyle bir şey!
Kaçınılmaza düçar olan Dr. Martin Alan’ı görmeyi kabul eder. Altı atın gözünü oyan Alan kliniğe getirilir. Equus Latince at demektir. Filmde Alan ve atlar üzerindeki fetişi incelenir. İlk başlarda film bana Freud’un Küçük Hans’ını hatırlatsa da durum ondan daha farklıdır. Küçük Hans otoriter babasına olan korkusunu atlara yöneltmiştir. Alan’ın durumunda da baba faktörü önemli olmakla beraber Alan’ın babasının da dediği gibi her şeyin temelinde din vardır. Alan çocukluğunda babasıyla iki önemli olay yaşar. Bunlardan birisi yatağının tavanına konulan İsa portresinin alınmasından sonra geçirdiği ağlama krizi. Bu portre yerine at resmi konuluncaya kadar susmaması. İkincisi ise Alan’ın atlarla ilk karşılaştığı anda olmuştur. Altı yaşındayken, yani Freud’a göre anal dönemden fallik döneme geçiş evresinde olan bir yaşta, plajda bir atlı adama rastlar. Gözlerini yukarı kaldırdığında heybetine hayran kalır. Adam Alan’ı ata bindirir ve sahil boyu koşturur. Alan atlardan ilk defa orada haz almıştır. Hakimiyet hissi psikolojik olarak yaşı itibariyle kendisinde oluşmaya başlayan Alan, bu teorik hissi ilk defa pratik olarak hissetme imkanı bulur ta ki babası onu attan çekerek yere düşürene kadar. Hakimiyet hissi babasının müdahelesine kadardır. Yani “Papa” sının. Manevi büyüklükleri olan insanlara baba dendiği hem dinimizde hem de Hristiyanlıkta da bilinir. Hristiyan olan babasından yediği darbeler Alan’da İsa’nın yerine geçen at figürünün yerleşmesine imkan sağlar. Yeni tanrısı “equus” olmuştur artık, atların tanrısı. Alan’ı etkileyen bir başka figür de hristiyan süvarilerin Amerika’da ilk kez ortaya çıktıklarında paganlar atı ve binicisini tek bir kişi sanmışlardır. Hatta Paganlar bu süvarilerin tanrı olduğunu düşünmüşlerdir. Kusursuzluk ve ahenk. Bir pagan zihni bu ikiliyi bir somutta gördüğünü sandığı anda tanrı fikrini oluşturur. Onu tanrısı zanneder.
Filmin başında Dr. Martin gördüğü bir rüyayı anlatır. Rüya modern bilimin insanı nasıl algıladığını simgesel olarak çok iyi anlatır. Martin rüyasında bir ayindedir. Hristiyanlıktan sıyrılan, sekülerleşen Batı ekmek ve şarap ayinlerine sahip olmasa da çeşitli alanlarda bir din gibi önemsediği ve hayat tarzı olarak benimsediği öğretilerini ayinleştirerek kutsamıştır. Bunlardan birisi de psikiyatri seanslarıdır. Bunlar faydası inkar edilemez ancak psikiyatrist mutlak bilen olmadığı gibi bu seanslarda ortaya çıkanlar da mutlak gerçek değildir. Böyle bir ayinde başrahip olarak görür kendisini. Önüne getirilen kurbanların bağırsaklarını deşmektir görevi. Başrahip olmasının tek sebebi de iyi parçalayabilmesidir. Ayin boyunca maske takan doktorun ayin sonunda maskesi düşer. Filmimizin özeti de aslında bu rüyadadır. “Bir doktor tutkuları öldürebilir ama yeniden yaratamaz“ diyen Doktor bu seanslarla insanların ruhlarını parçalar, deşer, derine iner ve bunu çok iyi yaptığı için iyi bir doktordur. Ancak bu seanslar sebebiyle hastalarına olan ilgisini bir türlü kendisine yöneltememiş, kendisinin farkına varamamış, dolayısıyla bir maske ile yaşayan biri durumuna gelmiştir. Ancak Alan’ın seansları Doktor’un maskesini düşürebilmiş ve birazcık olsun kendisinin farkına varabilmesine imkan sağlamış ve Doktor Martin’e tutkunun ne demek olduğunu öğretmiştir. “Normal, sağlığın ölüm saçan tanrısı ve ben de onun rahibiyim.” der doktor büyük bir pişmanlıkla.
Alan bir gün Jill ile tanışır ve O’nun çalıştığı çiftlikte işe girer. Görevi ise Alan’ın ibadet saydığı at bakıcılığıdır. Alan gündüzleri ata binmesinde hiçbir engel olmamasına rağmen atlara kimsenin olmadığı gece saatlerinde gizlice biner. Çünkü bu Alan’ın ibadetidir ve ibadet gizi de barındırır. Bir ritüel haline getirdiği ata çıplak olarak binip, her binmenin ardından amin demesi ayini Alan’ın yaşam kaynağı haline gelmiştir. Alan bu süreç içerisinde Jill ile yakınlaşır ve bir gece ahırda beraber olmak isterler. O gece Alan’ın atların gözlerini oyduğu ayini gerçekleştirdiği korkunç gecedir. Jill ile tam beraber olacağı sırada içindeki ses onu bundan alıkoyar. “Ben equus, her şeyi gören tanrı.” Bağışlanmaz bir günaha düştüğünü düşünen Alan önce af için equus’a yalvarsa da daha sonra “her şeyi göremeyeceksin artık” diyerek atların gözlerini oymaya başlar. Buradaki durumun bir analizi bağışlanmayacağını düşünen insanın af dilediği varlıktan uzaklaşarak onun varlığını tamamen reddedmesidir. Çünkü insan umutsuz olmak ve yaşamak istemez, ancak bağışlanmama fikri insanı umutsuz kılacağı için bu fikri oluşturan sebebi zihninde ortaya kaldırmaya çalışır bu sefer ve inkar böyle doğar. Fatih Erdem der ki “ Aşk tanrı değiştirmektir.” Jill’e aşık olan Alan tanrısını değiştirir ancak geçmişi bırakmak kolay olmaz, sen bıraksan o seni hemen kolay bırakmaz. Bir putu yıkmadan da soyut tanrı fikri oluşmayacağı gibi, equus’u zihnen yıkmadan Jill’i ortak eden Alan’ın da yaşadığı trajedi budur. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber’in Mekke’yi fethettiğinde ilk yaptığı iş Kabe’deki putları yıkmak olmuştur.
Bir diğer analiz de Alan’daki hakim olma güdüsünün pratikte yer bulamaması tüm bu olayların sebebi olabilir. Bir erkek için çok büyük bir eksiklik olan bu durum çeşitli yönlerden eksik olan insanın başka güdülerinin artmasına sebebiyet verebilir. Tutkusu gibi. İbadete ve dine olan tutkusu. Altı yaşındayken attan babasının zoruyla indirilen Alan, ata hakim olamayınca at onda bir fetiş haline gelmiş ve zihninde tanrı konumuna yükselmiştir. Çünkü ulaşılamazlığın ilk sembolüdür bir bakıma. İkinci ulaşamama ise Jill ile yaşadığı bu gecede olmuş ve yeni fetişini oluşturan Alan eskiyi yıkmak istemiştir, yani atları. Yıllarca tutkusu için acı çeken bu genç “kendi maneviyatına kendi acısıyla ulaşmış ve kendi dehşetli ayinini yaratmış.” Acı ile yoğrulmuş acı ile ibadet etmiş, bir at gibi kendisini kırbaçlamış ve bedeninden çok ruhu ızdırap görmüş. Bütün bunlarla büyüyen bir ruh ilk defa bir mutluluk yaşamak istediğinde elbette büyük duvarlarla karşılaşacaktır.
Alan cephesinde olaylar böyle gelişirken Dr. Martin hayatı boyunca yapmaya fırsat bulamadığı sorgulamalar yapmış ve Alan’a imrendiğini itiraf durumunda kalmıştır. Alan’ı terbiye etmek, normalleştirmek isterken kendisi terbiye olmuş ve zihnindeki normal kavramı yıkılmıştır. Normal nedir ki? Kime göre neye göre dediğimiz an bile bir sürü normal çıkar karşımıza. İnsan bir malzeme değildir ki standart davranış kalıplarına sahip olsun. Günümüzün psikiyatristleri kendilerince normal olmayan her davranış biçimini anormal olarak görür ve ona göre hüküm verirler. Bu yüzdendir ki Hz.İbrahim bugün yaşasaydı, O’nun oğlunu kurban etmek istemesi gibi bir davranışı anormal olarak karşılarlar ve O’na da kliniklik hükmünü verirlerdi. Ancak O’ndaki aşk ve tutkuyu tanımlayamadıkları için elbette ki hakikatte yanılırlardı. Martin Alan’dan sonra şunları söylemek durumunda kalır:” Birine onu ibadetinden alıkoymaktan daha büyük bir kötülük edebilir misin?”
Son olarak filme ait kalbe dokunan bir sözle yazımı noktalamak istiyorum: “ Şeytan annenin babanın söyledikleriyle şeytan olmaz. Şeytan zaten vardır. Bu modası geçmiş bir söz, fakat doğru.”
