Babamın Penguenleri (Mr. Popper’s Penguins)

Mr. Popper's Penguins Movie Poster

Mr.Popper’s Penguins, aynı adlı Richard ve Florence Atwater’in 1938 basımlı kitabından sinemaya uyarlanmış. Uyarlama sürecinde penguen sayıları penguenlerin kişilikleri ön plana çıksın diye azaltılırken, Bay Popper’in ev boyacısı olan mesleği de günümüz dünyasına adapte edilmiş.

Film, çocuklukla başlar ve filme ilk geçiş sahnesinde çocuklar için önemli bir eğlence aracı olan kar yağan küreden çıkan kamera ile filme giriş sağlanır. Burada çocukluktan yola çıkarak bir hayata değinileceği anlaşılır. Çocukluğunun kendisini bir gölge gibi kovaladığı bir hayata. Kaptan Popper’ın oğlu Küçük Popper, çocukluğunda babasıyla çoğu zaman ancak bir telsizle iletişim kurabilmektedir. Babasını çok az görebilen bu çocuk, büyüdüğünde de çocukluğunun izlerini taşıyacaktır. Filmde çocukluğun etkisi kendisini tanımak isteyen bir müşterisinin kurduğu şu cümle ile vurgulanır:

– Bana babanızdan bahsedin!

Otuz yıl sonra işine hakim, iş yaptığı kişileri büyüleyen ve başarılı bir adam olarak karşımıza çıkar. İşinde başarılı olmak uğruna her yolu denemekte, her türlü değeri de kendisine alet edebilmektedir. Kapitalizmin kullandığı en büyük araç, insanların değerlerine göre satış yapma anlayışıdır. Bu yüzden kapitalizm değer tanımaz, değeri değil satışı önemser. Bay Popper filmde işte böyle bir satışı yapan kişidir. Bir satış sırasındaki şu diyalog bir zihin yapısını anlamak adına bize çok güzel fikir verir:

-Bu bina benim son kalem ve onu satarsam…..

Popper:

– Özgür kalırsınız…

Kendi inanmadığı değeri, satışı yapabilmek için müşterisine pompalayan bir sistemin has adamıdır. Burada müşterinin sahip olduğu ruh hali ise bize kapitalizmin içinde erimiş insan profilini çok güzel anlatır. Yıllarca para kazanmaktan başka bir şeye değer vermemiş birisi, ömrünü holdinginin buz gibi duvarlarına bir tuğla daha koymakla geçiren birisi için sahip olduğu tek şey, işini yaptığı binadır. Son kalesidir. Elinden alınırsa, oyuncağı elinden alınan çocuktan beter olur çünkü hayatta var oluşunu başka bir şeyle tanımlayamamıştır.

İşinde başarılı olduğu kadar, özel hayatında da bir o kadar başarısızdır Popper. Eşinden ayrıdır ve kızına yaklaşmasını bilmeyen, çocuklarını hayal kırıklığına uğratmış bir babadır. Çocukluğunun büyük çoğunluğunu babasız geçiren, sevgiden mahrum yetişen bu adam aynı muameleyi istemeyerek de olsa çocuklarına reva görmektedir. Kaynağı çocukluğunda saklı kanayan bir yaradır bu Popper için. Popper’ın babası Antartika’da keşifler yapan bir doğa adamı ve doğa meraklısıdır. Babasından doğa nedeniyle uzak kalmış olan Popper, belki de bu yüzden kendisini iş dünyasının cansız ve soğuk duvarlarına teslim etmiştir. Babasına olan kızgınlığını tam bir işkolik olarak gidermektedir. Aslında Popper psikolojik bir vakadır. Hayatı ve yaptıkları üzerine hiç bir sorgulaması olmayan bu adamın hayatı bir gün aldığı bir haberle değişecek ve onu bambaşka alemlere götürecek hediyesi kapının önünde belirecektir:

Bir penguen…

Doğa için hala şans var mı? Biri kırmızıya diğeri yeşile bürünmüş ellerimizle tükettiğimiz doğayla hala barışma fırsatımız var mı? Dolayısıyla soruyu bir de şöyle sorarsak filmimiz için de anlamlı olacaktır: Bir penguen şehrin ortasında, hayatımızın göbeğinde kendisine yaşam alanı bulabilir mi? Filmde penguenin şahsında sorgulanan aslında hayatlarımız ve yaptıklarımızdır. Akışımız ve gidişimizdir. “Nereye gidiyorsunuz?” sesine kulak vermeyişimizdir. Penguen şehir yaşamı için uç bir örnek olarak algılanabilir, film çocuklar için yapılmış bu yüzden hayal gücünü zorlamak adına penguen seçilmiş olabilir, yahut da hiç bunlara değinmeden kitaba sadık kalmak adına da yapılmış olabilir, ancak kitabı yazanların da pengueni seçişinde bir ironi olduğunu düşünüyorum. Öncelikle çocukların muhakeme yetenekleri sebebiyle belli başlı filmleri izleyebileceklerini kabul etmekle beraber bir kesim için film yapmanın sanatla bağdaşmayacağını düşünüyorum. Büyük sanatçı Andrei Tarkovsky sinemada türe bu nedenle karşıdır. O’na göre tür sineması diye bir şey kabul edilemez. Zaten çocuklar için üretilen animasyon filmlerinde dahi belli yaş grubundaki çocuklar konuyu anlamazlar, sadece iyi ve kötü karakteri algılayıp sonuca bakarlar. Masallar bu yüzden çocuklar için önemlidir, iyi ve kötü profili verilip sonuç önemsenir masallarda. Bu nedenle film sırf çocuklar için yapılmış olamaz ve penguen de çocukların hayal gücünü zorlamak gibi salt bir amaçla seçilmiş olamaz. Çocuklardan çok, büyükler pengueni önemsemelidirler. Çünkü bugün dünyamızda geldiğimiz noktada ancak bu konuda en uç örneklerden biri olan bir pengueni şehir yaşamına adapte edebilirsek dünyamızı kurtarabilir ve doğayla barışabiliriz. Günümüz şehir hayatının penguenlerle uyumlu olmadığı, Bay Popper’ın penguenler için çeşitli kurumlardan yardım istemesi ve penguenlerin hiçbir kategoriye uymadığı için yardım taleplerinin reddedilmesiyle anlaşılır.  Elbette ki bu anlaşılabilir çünkü kedilere bile tahammülü olmayan modern şehirlerde penguenlerin ne işi olabilir? Şehrimizde yer yoktur penguenlere, yani doğaya…

İş dünyası her ne kadar zaman zaman tarih ve doğadan da beslense de, sermayecilik anlayışı tarihe ve doğaya tahammül göstermez. Çünkü tarih ve doğa insanın bağlı olduğu bir kökü işaret ederler. Bu bağlamda Popper’in penguenleri birazcık da olsa sakinleştirmeye çalışırken Charlie Chaplin filmleri izletmesi dikkate değerdir. Peki ya penguenlerin onları uslu uslu seyredişine ne demeli? İşte tam da burada tarih ve doğanın uyumuna işaret eder. Kapitalizm ise insanı kökünden koparıp bir dal parçası haline getirmeyi amaçlar ki istediği gibi aşılayabilsin, istediği yerde kullanabilsin. Köklü kültürleri bu yüzden benimsemez ve kendi kültürünü oluşturmak ister. Yani kâr kültürünü… Bu nedenledir ki apartman dairesini penguenleri için bir yaşam alanı haline getiren Popper’e patronları “aklını kaçırmış” derler. Sermayeci aklını kaçırıp, doğaya yönelen ve insancıl aklını koruyan adam, pazarlığın ve pazarın dışında kalır. Kazanmayı ve kaybetmeyi de sorgulayan Popper şunları söyler:

Derdin ne? Kazanmak mı? Amerika bu demek midir?

Her şeyin kazanıldığı, sürekli başarının olduğu bir yerde trajedi ortaya çıkmaz. Trajedinin ortaya çıkmaması her şeyin çok iyi gittiği izlenimini uyandırır ve eleştirel aklı öldürür. Bu yüzden insan kayıplarıyla güçlenir ve insanlığına biraz daha yaklaşır. Tıpkı babasını kaybeden ve bu kayıptan sonra ailesini, doğayı ve insanlığını kazanan Bay Popper gibi…

Film sorgulayıcı olmakla beraber eğlendiricidir de. Farklı yönetmenlerle çalışmış olsa da, farklı karakterleri canlandırsa da Jim Carrey kendi ruhunu karaktere yansıtmıştır ve artık bir olgu haline gelen Jim Carrey üslubu Bay Popper’ın üzerinde de gözlemlenmektedir. Bütününe bakıldığında her ne kadar insanlığın kaybettiği doğayı hatırlatmaya çalışsa da, film final sahnesi ile günümüz insanı ile doğa arasındaki sınırı da çelişkili bir biçimde kalın çizgilerle çizmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir