Temel Parçacıklar (Elementarteilchen)

Tür: Dram, Romantik
Yönetmen: Oskar Roehler
Senaryo: Oskar Roehler
Senaryo(kitap): Michael Houllebecq
Görüntü Yönetmeni: Carl-Friedrich Koschnick
Müzik: Martin Todsharow
Yapım: 2006, ABD,ALMANYA, 1s 53 dk
Gösterim Tarihi: 04 Mayıs 2007 (Türkiye)
Oskar Roehler’e ait olan film bilimsel sorgulamalara şahit olacağınızı düşündüren bir giriş yapar. Bir bilim adamının araştırmalarını bırakıp üç yıl önce yarıda bıraktığı bir çalışmasını tamamlamak üzere aldığı karar ile başlar. Çalışma cinsel temas olmadan mikroorganizma üretmek üzerinedir. Bu sahnenin hemen öncesinde Einstein’a ait bir sözle karşılar sizi..
“Mann muss die welt nicht verstehen, mann muss sich in ihr nur zurechtfinden “ Yani, insanlar dünyayı anlamamalıdırlar, insanlar orada kendilerine yer bulmalıdırlar. Filmi izlemeden önce bilimsel sorgulamalar bekleseniz de filmi izledikten sonra anlıyorsunuz ki aslında film tam da sözle özdeşleşir bir durumdadır. Yani bu filmden sorgulamalar ve düşünsel cümleler bekleme. Sadece dünyaya ait bir kesitte, kendine yer bulmaya çalış. Ve kendinden parçalar bulmaya. Parçalanamayacak kadar küçük en basit ve en temel parçaya ve parçalara doğru sürüklen. Seni oluşturan Temel Parçacıklara…
Film anneleri bir, iki üvey kardeşi anlatır. Michael ve Bruno. Sorunlu anneleriyle sorunu olan iki kardeş. Michael küçüklüğünden beri kendisini kitaplara vermiş, dünyayı ve eşyayı bu yolla tanımaya çalışmış ve bu süreçte bir kız arkadaşı dahi olmamıştır, çocukluk aşkı Anabella’yı saymazsak. (Anabella’yı Run Lola Run ve Romulus My Father gibi filmlerden hatırlayacağınız Franka Potente canlandırıyor. ) Büyüdüğü yerlerden uzakta, Anabella ile sevginin sürükleyiciliğine kapılamamış, onu çalışmalarına feda etmiş olan Michael, filmin giriş sahnesinde çalışmalarını bırakarak esas ilgilenmek istediği konuyu serbestçe çalışmak üzere çalıştığı yerden ayrılır. Yıllardır düşünce hayatı içerisinde ilimle uğraşan Michael, kendisiyle ilgili en ufak bir öngörüye sahip değildir. Annesi ile olan problemini girdabına kapıldığı düşünce hayatıyla bastırmış, Anabella’yı bu süreçte hatırlamamıştır bile. Hatta O’nun yıllardır yazdığı mektupları işi bıraktıktan sonra okuma fırsatı bulur ve Anabella’yı hatırlar, dolayısıyla çocukluğunu da kendini de. Yıllar sonra Anabella’yı hayatın darbesini yemiş bir şekilde, hasta ve umutsuz bir halde bulur. Eski günleri yad ederler ve yeniden yıllardır içlerinde biriktirdikleri sevgiyi yeşertme fırsatı yakalarlar. Kendisini meşgul eden tüm şeylerden uzaklaşıp Anabella’nın yanına varan Michael, kendisiyle ilgili bir şeyi belki de ilk kez fark eder. Hem de Anabella’ya hayran hayran bakarken. Kendi dışıyla her şeyle uğraşmış bir adamın kendisini tanıma süreci başlar bir bakıma. Peki bu süreçte çocukluğundan beri dondurup dolaba attığı sorunları bastırmak mı yoksa onları gün yüzüne çıkarıp hesaplaşmak mı iyi olacaktır kendisi için ? Bu sorunun cevabına geçmeden önce Bruno’ya bakalım bir de…
Bruno, bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan da kendisiyle savaş halindedir. O çocuklukta annesiyle yaşadığı problemleri bastıracak kadar güçlü değildir. Michael kadar büyütemez egosunu, kendisine onun kadar yatırım yapamaz. Bruno da okur ama kendisini bir türlü rahat bırakmayan, kaynağı çocukluğunda olan nevrozlarıyla baş edemez. Annesinin kendisini 2 yaşında terk ettiği Bruno’ya 13 yaşına kadar anneannesi bakar ve O’nun ölümünden sonra kendisini yatılı okulda bulur. Çocukluk insanın en önemli dönemidir. İnsan olgunlaşır, ergen iktidarlık döneminden sonra tekrar başka bir çocukluğa, yaşlılığa döner. Fiziksel zayıflık anlamında yaşlılıkla çocukluk birdir. İnsan ikisinde de başkalarının desteğine ihtiyaç duyar. İşin bir başka boyutu da Pascal’ın işaret ettiği gibi “ Hikmet bizi çocukluğa geri götürür.” Bilen insanın hayatın anlamlılığı ve ciddiyeti karşısında zayıflığını anlaması ve bilme sülukunda çocukluğa has o saf ve direk amaca yönelik riyasız sorular sorabilmesi. Çocukluk insan için bu kadar önemlidir işte. Annesiyle çocukluğunda yaşadığı sorunları şimdi eşine ve diğer kadınlara yönelten Bruno, bir öğrencisine yönelen cinsel duygularının karşılığı olmadığı gerçeğiyle yüzleşince, yani bir kadın tarafından reddedilince trajedisi gün yüzüne çıkar. Kendisini tamamen teslim etmek üzere psikiyatri kliniğine bırakır. Analistiyle başlayan çocukluğa iniş diyalogları Bruno’yu tanımamız sağlar. Annesinden orada sık sık bahseder, sapkın eğilimlerinden de. Ve anlattıkça gerekçelerini de anlamaya başlarsınız. Hele çocukluğunda yaptığı bir sapkınlığa şahit olan bir kediyle bakışması ve kedinin ondan yüz çevirmesiyle sapkın cinsel duyguların bu defa şiddet duygusuna dönüşerek kediyi taşla ezmesi sahnesi psikologların ilgisini çekecektir. Freud’a göre bu durumun izahı şöyledir:
“ Düşüncelerin bir “duygu kotası” vardır ve düşüncenin nicel gücünü bu kota belirler.Bir düşünce bastırıldığında ona bağlı duygu kotasının başına gelen üç farklı şeyden birisi de şudur: Duygu kotası fobik nevrozlarda olduğu gibi bastırılan düşünceden ayrılarak bilinçteki bir başka düşünceye aktarılabilir(yer değiştirme) “
Freud’un “Küçük Hans” vakası güzel bir örnektir bu duruma. Annesine olan bağlılığını babasının sevmediğini ve babasının kendisinden nefret ettiğini düşünen Hans, babasına karşı duyduğu korkuyu atlara yöneltir. Bir duygu başka bir duyguya dönüşmüştür.
Annesinin onda meydana getirdiği sevgi tatminsizliği, annesine karşı nefrete, kadınlar üzerinde cinsel yoldan hakimiyet hissine dönüştüğü gibi cinsel dürtüleri kimi zaman da şiddete dönüşmüştür ki yazdığı kitabında ırkçı fikirlere yer vererek zencileri aşağılar. Klinikten çıkışta ise soluğu Cristiena ile tanıştığı çıplaklar kampında alır. Cristiena da Bruno’nun tam aradığı bir şekilde kullanılan kadındır. Kullanmak isteyen de Bruno. Cristiena’ya karşı sonsuz bir bağlılık hissi duyan Bruno, bu hissin yapaylığını Cristiena kötürüm olunca fark eder ve O’ndan uzaklaşır. Bu olay üzerine Cristiena’nın intiharı Bruno’da bir daha kapanmayacak olan yaralar açar, annesinden sonra tutunabildiği nadir kadınlardan biridir çünkü.
Burada iki karakter ortaya çıkar. Bir tarafta dürtülerini bastırabilmiş olan Michael, ve dürtülerini bastıramayıp onunla baş edemeyen Bruno. Filmin sonunda hangi yolun kimin için ne kadar sağlıklı ve doğru olduğu sorusu yanıtını bulur. Ancak yine de şunu söylemeliyim ki psikanalizde insanın bilinçdışının ve bilinçaltının ortaya çıkarılmaya çalışılması her zaman doğru sonuçlar vermez ve herkes için doğru yöntem değildir. Kendisi hakkında hiçbir fikri olmayan birisine psikanaliz yapıldığında, yüksek ihtimal kendisinden nefret edecektir. Kendiniz hakkında psikanaliz yapmak, temel parçacıklarınıza inmek isterseniz Roehler’in bu filmi sizleri beklemektedir.
