Stanley Kubrick

Stanley Kubrick, New York’un Bronx bölgesinde 26 Temmuz 1928’de dünyaya geldi. Babası ünlü bir doktordu. Oğlunun da tıpkı kendisi gibi tıp fakültesine gitmesini istiyordu ama Stanley’nin okuldaki başarısızlığı, bu hayallerin gerçekleşmesine izin vermedi. Fizik dışındaki bütün derslerde kırık not alan genç Kubrick, hiçbir üniversiteye kabul edilmedi.
Her ne kadar okulla arası iyi olmasa da, satrançla, cazla ve özellikle de fotoğrafçılıkla ilgileniyor, sahip olduğu zeka gözlerinden fışkırıyordu. Henüz 16 yaşındayken çektiği bir fotoğraf, ona ünlü Look dergisinin foto muhabiri olma şansını getirecek, hayatı bambaşka bir yöne akmaya başlayacaktı. Başkan Roosevelt’in ölüm gününde, bu haber ile donanmış gazetelerin arasında sessizce ağlayan bir satıcının fotoğrafıydı söz konusu olan. Kubrick hemen işe alındı. Ülkesinin dört bir yanını dolaşarak, ünlü, ünsüz insanları, kıtlamaları, cenazeler, spor karşılaşmalarını fotoğrafladı. Sinemaya olan ilgisi de aynı dönemde artmaya başladı sanatçı adayının. Her fırsatta New York Modern Sanatlar Müzesi’nin klasik film gösterilerine koşan, vizyona giren hemen her filmi merakla izleyen Kubrick, kamera arkasına geçmek için sabırsızlanmaya başladı. Şöyle diyordu söyleşisinde: “Ne bulursam izliyordum. Hatta berbat olanları bile. Ve kendi kendime şöyle diyordum: ‘Sinema hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama bundan kötüsünü de yapamam'” 1951 yılın da Look’taki işini bırakarak tamamen sinemaya yönelen Kubrick, Boksör Walter Cartier’in dövüş için hazırlandığı bir günü konu edinen belgesel “The Day Of Fight / Kavga Günü” ile yönetmenlik kapılarını araladı. Tamamen kendisinin finanse ettiği film, oldukça dar bir çevreye ulaşmış olsa da, genç yönetmenin kendine olan güvenini tazeledi. Ertesi yıl 9 dakikalık “Flying Padre” ve 30 dakikalık bir belgesel olan “Seafarers” ile çalışmalarını sürdürdü. Hemen ardındansa, ilk uzun metrajlı filmi olan 1953 yapımı “Fear and Desire / Korku ve İstek” geldi. İnsanın yıkıcılığının kökenlerine eğilen ve ormanda pusuya düşen dört askerin dramını perdeye taşıyan “Korku ve İstek” için yıllar sonra “meslek hayatımın en kötü filmi” diyen Kubrick, bulabildiği tüm kopyaları satın alarak, imha edecekti.
Freud insan ruhunu üç aşamada inceler: Tamamen hayvansal içgüdülerimize karşılık gelen id, tutkularımızı yöneten ego ve topluma uyumumuzu sağlayan, adına “vicdan” da diyebileceğimiz bir kontrol mekanizması; süper ego.
Kişi içgüdülerini ve toplumca kabul görmeyecek tutkularını süper egosu sayesinde kontrol etmeyi öğrenir. Kimi isteklerini bastırır, kimilerini erteler, kimilerini ise kendisinin bile arayıp bulamayacağı derinlere hapseder. Ama her ne olursa olsun, insan temelde değişmez. Sadece yaşadığı topluma ayak uydurur. Klişeleşmiş doğrulara çoğu zaman sorgusuz sualsiz katılır ve süper egosunun gelişmişliği ölçüsünde “ahlaklı insan” kabul edilir. Ama elbette ki, bastırılmış istekler bir delik bulup dışarı sızabilmek için her zaman fırsat kollamaktadır. Bunu başardıklarında ise, kişiyi hem diğer bireylerle, hem de kendisi ile karşı karşıya getirir, türlü çelişkilerin doğmasına neden olurlar. İşte Kubrick’in ilgilendiği temel mesele budur. Ona göre bugün yaşayan modern insan, mağara adamından pek de farklı değildir. Sonuçta her ikisi de aynı içgüdülerle yönetilirler. Evet insan sosyal bir varlıktır ama, insan doğası sosyolojik olarak biçimlenmez. Kubrick’in kahramanları en ilkel tutkularına teslim olur, isteklerini gerçekleştirmek için her yola başvurur ve sonuçta kendilerini çözülmesi zor bir sorunlar yumağının içinde bulurlar. Ama hikâyesini anlatırken “şeytana uymuş” kahramanlarına “kötü insan” etiketini asla yapıştırmaz yönetmen. Aksine, bu “şeytana uyuş”un insanın doğasında yer aldığını, bu nedenle “cenneti hak eden günahsız insan” düşüncesinin bir ütopyadan ibaret olduğunu gösterir seyircisine. Kötülük dışardan gelen bir şey değildir. Sadece ruh hastalarına özgü bir durum hiç değildir. İnsanın “kötülük” ile savaşı her zaman sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Çünkü kişi eninde sonunda kötülüğün kaynağının kendi içinde olduğunu keşfedecektir.
Genel olarak karamsar bir görüşü benimsemiş olsa da insan ırkından umudunu kesmez Kubrick. Belki bir gün insan, evriminin farklı bir aşamasına gelecek ve bugünkünden çok ileri bir düzeye ulaşacaktır.
Bu düşünceleri enine boyuna ele aldığı filmlerinde her zaman değişik anlatım biçimleri denemiş, farklı türlere yönelmiş ve eşsiz dehasını her filminde bir kez daha kanıtlamıştır Kubrick; seyircisini kah sinirlendirip, kah güldürerek, kimi zaman korkutup, kimi zaman hüzünlendirerek ama her zaman düşündürerek…
