Sine-masal Anlatı ve Gerçeklik

Sinema kendisine has bir dile, dolayısıyla bir anlatıya sahiptir. Bu dil içerisinde tiyatro, resim, müzik ve edebiyat gibi öğeleri barındırsa da bahsedilen sanat dallarından ayrılarak özgünleşebilmiş ve ayrı bir sanat dalı olmakla beraber, bu öğeleri bünyesinde barındırdığı için bir toplama yahut özet olarak algılanarak “herkes için sanat” anlayışının temel dayanak noktası olmuştur.

Sinema, tiyatronun suniliği ve sanallığından, müziğin yalın işitselliğinden, resmin donukluğundan ve edebiyatın imajsızlığından sıyrılarak karşımıza yepyeni bir sanat dalı olarak çıkabilmiştir. Bu sanat dalını “ herkes için sanat “ anlayışı ile bağdaştıranlar, bahsettikleri şeyin sinemaya has olmayıp, her sanat dalı için geçerli olabileceğini anlamalıdırlar. Çünkü bahsettikleri şey, sanatçının sadece ve sadece anlaşılabilmek uğruna seviyeyi aşağı çekmesidir. Bu ise sanatın ölümü demektir. Bir bakıma da insanlığa hakarettir. Birkaç dağ, bir güneş, dağların ortasından genişleyerek gelen bir ırmak, ırmağın kenarında bir ağaç ya da ev ile oluşan basit bir resim ile, Picasso, Van Gogh ya da Da vinci; günümüzün vazgeçilmezi olan kitle müziği popüler müzik ile Itri, Dede Efendi, Bach, Mozart, Debussy, Schumann; lise müsamereleri yahut basit bir tiyatro oyunu ile Namık Kemal, Necip Fazıl ve Shakespeare’nin eserleri nasıl kıyaslanamaz ise sanatçı olamamış bir yönetmenin yalnızca kurgunun insafına bırakılmış bir filmi ile Tarkovsky, Bergman, Kieslowski, Von Trier, Woody Allen, Aronofsky gibi yönetmenlerin filmleri de elbette kıyaslanamaz. Dikkat edilirse kıyaslamalar arasındaki temel fark ne yaptıkları üzerine değil nasıl yaptıkları üzerinedir. Bu nedenle bir filmin sanat eseri sayılabilmesi için yönetmenin ne anlattığından çok nasıl anlattığı ön plana çıkar. Dolayısıyla “herkes için sanat” olmaz, “herkes için film”, “herkes için şarkı”, “herkes için piyes”, “herkes için mani” olur. Ama “herkes için sinema”, “herkes için müzik”, “ herkes için tiyatro” ve “herkes için şiir” söz konusu değildir ve bir sanatçı için kabul edilemez.

Sinema insanı bambaşka alemlere götürür. Bir masal gibidir. Takip edersiniz, uykunuz gelir, rahatlarsınız ama sonunun da merak etmekten uyuyamaz, içinizi kemiren bu merak ve acıyla takip etmeye devam eder, “peki ya sonra?” dersiniz. Bir rüya gibidir, bütün güzelliklerini yaşar, uyanmak istemezsiniz, bütün acılarını yaşar, bütün korkularını iliklerinizde hisseder, terler, titrersiniz. İçinizi titretmeyen bir film, film değildir. Diyalogları kaçırsanız bile sadece görselliği ve akışıyla siz de derin bir hissiyat uyandırmalıdır. Bu anlamda sinema güzeldir ve güzel olan her şey gibi güzelleştirmelidir. Kendisi gibi güzeli ister, onu bulur. Ancak güzel güzeli yanında ister, aşağılara inmez dolayısıyla güzelin yanına ancak güzeller çıkabilir, güzelin yanına varan yola çıkanlar, güzele ulaşana kadar güzelleşir de. Güzelleştirdiği insanlarla gerçek hayata temas ederken, işlediği tema da insanın gerçekliğine dayanmalı, nasılını gerçeklikle gerçekleştirmelidir. Bakınız bu minvalde Cengiz Asiltürk “Sinemada Diyalektik Kurgu” adlı eserinde ne diyor:

“Anlam yaratmaktan yoksun bir kesme yöntemiyle gerçeklikten-düşe, gerçeklikten-zihne, gerçeklikten-geçmişe, düş yoluyla gerçeklikten-geleceğe; bu filmsel uzamdan şu filmsel uzama, bu filmsel zamandan şu filmsel zamana geçilmesi, film izleme deneyimiyle donanmış olan, yani görüntü dilini öğrenmiş olan izleyici için sorun yaratmasa da; böylece sinema, “görüntüyle bilgi aktarma aracına indirgenmiş olur. Oysa sinema, görüntüyle anlatılan öyküyü izleyiciye yaşatma, duyguyu karşı tarafa geçirme sanatıdır.”

Bu sanatın en önemli öğelerinden biri kurgudur. Kurgu filmin genel çerçevesinin ve akışının nasılını belirleyen öğedir. Filmin sanatsal değerine etkisi büyüktür. Film birbirine eklemlenmiş sahnelerden oluşur, bu sahnelerin nasıl akacağını belirlemek, hangi sahnenin hangisinden sonra geleceğini tayin etmek, aslında anlatıyı da belirlemektir. Senaryosu çok güçlü olsa da bir film kurguda ölebilir, yahut kötü bir senaryo kurguda diriltilebilir. Kurgudaki ufak bir müdahele filmin seyrini, hatta anlatıyı çok büyük derecede etkiler. Oğuz Makal kurguyu şöyle tanımlar:

“Kurgu, gerçekliğin düzenlenerek ona kavranılır bir biçim verilmesi ve dünyanın açık anlamda yeniden yapılandırılması yöntemidir.” Gerçekliğin verilebilmesi anlatıyla dolayısıyla kurguyla bu derece yakından alakalıdır. Çünkü kurgudaki her bir müdahele, filmi başka bir film yapmakta, filmin gerçekliğini ise bambaşka bir hale koyabilmektedir. “Vantage Point” filmini düşünelim. Orda bir olay vardı, bir suikast. Bu suikast farklı bakış açılarıyla irdeleniyordu filmde. İlk bakış açısını izlediğimizde olay bizim için bir muaamma idi. Bir başka bakış açısı yani kurgu, olay hakkında bir sırra daha vakıf kıldı bizi ve gerçeklik bizim için bambaşka oldu. Bir diğer bakış açısı da bir diğer gerçekliği getirdi. Ancak Bakış Açısı filmi Holywood sinemasına has bir üslupla mutlak gerçekliği yine sundu izleyiciye. Filmin sonunda asıl bakış açısını da vererek kendi mutlak gerçekliğini servis etmiş oldu. Vantage Point filminden bu anlamda çok daha iyi bir film olan Rashomon filmine göz atalım bir de. Akira Kurosawa’nın Batı’da tanınmasını sağlayan bu film gerçekliğin izafiyeti üzerine. Bir olay var filmde, kötü bir olay…İnsanlığın taşıdığı manaya ters bir olay. Bu olayın mahkemesi görülür filmde ve yargılayan kameradır yani yönetmendir, seyircidir. Dolayısıyla yargılayan herkestir. Herkes kendi kafasındaki yargıyı oluşturur ve filmin sonunda hükmünü verir. Kamerayı bu anlamda çok güzel kullanmıştır Kurosawa, çünkü sanık ve tanık sandalyesindekiler kameraya yani size konuşur ve büyük sanatçı sizi hakim yapmıştır. Dolayısıyla kendi hükmünüzü vermenize müsaade ederek, gerçekliğin izafi olduğunu sizi içten vurarak bir kez daha anlatır. Zaten filmde de gerçekliğin izafi oluşu, olayı anlatan dört kişinin de olayı başka başka anlatmasıyla ve her anlatıda gerçekliğin başkalaşmasıyla anlatılsa da bence burada benim için sanatçının yaptığı en mühim olay sizi hakim konumuna koymuş olmasıdır<

Godard’ın dediği gibi “ Eğer yönetmek bir bakışsa, kurgu bir yürek vuruşudur.” Yönetmen bakışıyla filmi şekillendirirken, onu hissiyata dökmede, ve seyircinin yüreğine ulaştırmada kurgunun önemine değinir. Tıpkı gerçek hayat gibi değil midir? Olayların seyri beni yani egoyu şekillendiren unsurdur. İnsanın da en büyük gerçekliği kendisidir. Ve kendi gerçekliğine tıpkı bir film gibi yaşadıklarıyla ulaşabilir insan, yıllarca acılı olaylar yaşayan biri nasıl duygusal ve kırılgan bir yapıya sahip oluyorsa, bu tip sahnelerle yoğrulan bir filmi izleyen birisi aynı hissiyata kısa sürede olsa sahip olacaktır. Bu anlamda insanın tepkilerinin oluşmasında etkinin müddeti de mühim sanıyorum. Uzun yıllar okuyanlarda ilim vukua geldiği gibi, uzun yıllar yaşanan acılar kişiliğe sirayet ediyor ve uzun yıllar yaşanan dostluklar unutulmuyor.

Eğer bir film izlerken gerçekliğe ulaşamadıysanız, Av Mevsimi filminde dediği gibi “ Bakış açınızı değiştirin.” Çünkü sinemanın illa ki gerçekliğe değen bir anlatısı vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir