Şehir ve Woody Allen

Şehir insan hayatında çok büyük bir öneme sahip. Düzeni ya da düzensizliği insanın düzeni ya da düzensizliğinin sonucu olmakla beraber, şehrin öncesinde iradesi olmayan, dünyaya gözlerini o şehirde açan, büyüyen insanlar için de psikolojik bir etkiye sahip. İnsanın ruhi güzelliği şehri mamur ederken, şehrin güzelliği de bir yandan her daim insanı ihya ediyor. Veya tam tersi, insan şehri bir kaos yumağı haline sokabilirken, şehir de insanın ruhunda onmaz yaralar açabiliyor.
Psikolojik etkilerinin yanı sıra toplumsal etkileri de söz konusu. İçten-dışa ve dıştan-içe şeklinde özetleyebileceğimiz etkiyi, toplum-şehir ilişkisinde de görebiliyoruz. Bu nedenle şehirlerin de tıpkı bir insan gibi ruhu vardır. O ruhtur şehri, şehir yapan. Şehrin içinde barınan meskenler, mesireler, kültürel mekanlar, tarihsel dokular tek başına şehri tanımlayamaz ama hepsi şehri tanımamız için istifade edeceğimiz birer unsurdurlar. İskan politikası bile şehrin ruhunu yeniden diriltebilir veyahut katledebilir. Sözgelimi İstanbul ve Ankara’yı ele alalım. İstanbul’da 500 yıla yakın bir imparatorluğa başkentlik yapmış bir şehrin ruhunu ve bir yandan da şehrin ruhunu yitirmesine yol açan, gelişen kapitalizmi kolayca fark edebilirsiniz. Köklülüğü tarihine dayanır; ulu çınar olarak, Cumhuriyet döneminin ekip, büyütmeye çalıştığı yeni fidanlardan ayrılır. Halbuki Ankara tam da bu yeni fidanlardan. Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait orjinallik arayışları, sonraki dönemde alelacele yapılmış soğuk betonlar, donuk bürokrasi ve pek tabi ki yine gelişen kapitalizm. Başkent olarak değerlendirmeye çalıştığımızda bir köksüzlük ve tarihi arka plan eksikliğiyle yüz yüze geliriz. Şehir ve insana dair sözlerimi biraz da, şehrin uslanmaz eleştiricisi Woody Allen üzerinden sürdürelim.
Woody Allen son dönem şehir filmleri ile gündemde. Daha öncesinde New York Stories, Manhattan gibi filmlerin yönetmeni olan sanatçı, Vicky Cristina Barcelona filminden sonra Paris ve Roma’yı çekti. Yönetmen karakterleri her zamanki gibi entelektüel süzgecinden geçirerek karşımıza çıkarırken, bir yandan da onları şehrin üstünde bir yerde konumlandırmıyor. Karakterler güçlü ama bu güç şehrin onların üzerindeki sürükleyiciliğinden de fazla değil. Şehir hep kazanan, devamlı olan ve ayakta kalan. Karakterlerin çoğunlukla kendilerini yeniden keşfetmeleriyle son buluyor şehirden dönüşleri. Hatta bazısı Gil Pender gibi şehirle bütünleşip orada kalıyor. Vicky Cristina Barcelona da şehri tarihsel dokusu ön plana çıkarak tanıyoruz. Elbette ki mekanlar ve yerel kültürler ister istemez sunuluyor ancak karakterler daha çok tarihi mekan ve müzelere yöneliyor. Midnight in Paris te ise ‘şehrin ruhu’nu gösteriyor bize Allen. Evet, bir şehrin ruhu neresinde barınmaktadır. Tarihsel dokuları ve müzelerinde değil yalnızca. O yaşayan ruh bir zamanlar o şehirde yaşayıp iz bırakanların emeğiyle oluşuyor pek tabiî ki de. Şehrin ruhu, şehrin düşünür ve sanatçı mirasıyla eş değer. Dolayısıyla Paris’te bir gece yarısı yürüyüşünde bir anda Hemingway, Fitzgerald ve Picasso ile karşılaşabiliyorsunuz. To Rome with Love da ise daha çok şehrin modern tarafı yani gelişen veya gelişmiş kapitalizmle beraber çürüyen ahlakı ele alıyor. Her üç şehir filminde de, bir çok filminde olduğu gibi burjuva eleştirisi var. Bu eleştiriyi karakterlerin hayatlarındaki boşluklar, denenmemiş tutkulara olan merakları, heyecan arayışları, olaylara bakışları ve her seferinde kendilerini yeniden keşfetmeleriyle özetliyor. Ayrıca kapitalizm ve konformizm de açıkça alaya alınıyor. Her üç filmde de düşünce ve sanatın merkezi Avrupa’ya, kapitalizm, konformizm ve teknisizmin beşiği Amerika’dan gelen karakterler mevcut. Ve bu karakterlerin kavramlara bakış açılarının Avrupalılarla olan farkını Woody Allen bariz bir şekilde gözler önüne seriyor. Özellikle To Love With Rome da Allen’ın kendisinin canlandırdığı karakterin sadece kendisi için banyoda opera şarkısı söyleyen dünürünü nasıl da baştan çıkarıp, ticari amaçlara yöneltmesi ve sonunda da tipik bir Amerikalı gibi başarıyı yakalaması dikkate değerdir. (Gelişen Kapitalizm!)
Vicky ve Cristina’nın arkadaş olarak gelip, birbirlerini yeniden tanıdıkları Barcelona şehri onlara birbirleri hakkında daha derin bilgiler sunarken, Paris’te Gil’in kendi dünyasına, bir nevi ‘simeranya’sına ulaşması, Roma’ya balayına gelen gelinin burjuva ahlakına olan merakı da tüm içgüdülerinin şehirde ayyuka çıktığının göstergesidir. Allen’ın bir diğer filmi olan Match Point’te ise Londra ve burjuvazisi ile karşılaşsak da burada önemli olan şehir-insan etkileşimi değil, hayatın anlamlılığı ya da anlamsızlığıdır. Şehrin ruhu geri planda kalmış, film daha çok olanın trajedisine odaklanmıştır.
