Sefiller (1998)

Mandela’yı devlet başkanlığına getiren süreci anlatan “Goodbye Bafana” filminin yönetmeni Bille August’dan, Victor Hugo’nun ölümsüz eseri “Sefiller”in ‘müthiş’ olmasa da güzel bir uyarlaması. Filmin kadrosu da oldukça dikkat çekici. “Schindler’in Listesi”nden hatırladığımız Liam Neeson, Jean Valjan olarak karşımıza çıkarken, “Ucuz Roman” ve “Kill Bill” filmleriyle unutulmayan Uma Thurman Fantin’i, “Karayip Korsanları”nın Kaptan Barbossa’sı Geoffrey Rush da idealist ve ‘mendebur’ polis şefi Javert’i canlandırıyor. Ayrıca Fantin’in kızı Cosette rolünde ise daha önce “Temple Grandin”i canlandıran Claire Danes’i görüyoruz.
Ondokuzuncu yüzyılın Fransa’sını anlatan film kitapla paralel olarak yılları hapishanede taş taşıyarak ve ağır işlerde çalışarak geçmiş “açlık mahkumu” Jean Valjan’ın kendisine evini açan tek kişi olan rahibe ihanetinin karşılığını “affedilmek”le aldığı o meşhur “iyilik” anlatısıyla başlar. Ve Sefiller bir kişiye yapılan ufacık bir iyiliğin yıllar içerisinde kimlerin hayatını nasıl etkileyeceğini güzel bir şekilde irdeler. Kitabı okuyanlar bilirler, Hugo roman boyunca ara ara tekrarlamasa da bu iyilik üzerinde durmuş ve bu eksende dönmüştür. Filmde iyilik vurgusu görülmemekle beraber, kitapla aynı heyecan ve akıcılığı yakalamış. Geoffrey Rush’un Javert yorumu harika. Javert rolünden sonra Kaptan Barbossa olarak Rush’ın seçilmesi hiç de garipsenecek gibi değil. Her iki tip de karanlık çünkü. Kişilikleri ve dünyaları karanlık tipler. Hugo’nun Javert’i canlansaydı ancak Geoffrey Rush’ın draması kadar olabilirdi belki de. Bir farkla: Hugo Javert’de idealist ve ruhsuz devlet adamlığını ön plana çıkarırken, August Javert’e hissiyat katar ve intikam güdüsüyle hareket ettirir, bu eksende döndürür. Aslında Javert yasaları çiğnediğinde yaşamak için bir neden bulamayacak kadar idealist ve haysiyetli bir adamdır. Ancak insan her daim düzen içinde kalamaz, sınırları aşmak, rahatlamak ve hissetmek de ister. Yasaların sıkıcılığından ve cevaplarından, belirsizliğin heyecanına ve karmaşık sorunlarına koşar. Bile bile de olsa insan bunu tercih eder çünkü insan olmanın onuru hep belirsizliğe, bilinmeyene doğru koşmakta yatar.

Bir diğer mühim nokta Fantin’in dramında yatıyor. Hugo’nun o fedakar, fakir ve asil kızı Fantin, Uma Thurman’la oldukça güzel vücut bulmasına rağmen hissiyat yeterince verilememiş. Fantin’in yaşadıkları kitapta oldukça etkileyici bir dille anlatılırken, sinemanın görselliği ve gücüne rağmen filmdeki Fantin, belki de kurgusal ve uyarlamadan kaynaklanan bir hatanın kurbanı olmuş. Dram anlatılmaya çalışılsa da, Hugo’nun üzerinde durduğu ve anlatmaya çalıştığı kızı gösterebilmekte yetersiz kalmış.
1800’lü yılların Fransa’sına bizi götüren film, dönemin kargaşalarına ve özgürlük çabalarına da değinerek, fakirliği, devletin görevini ve yasayı tartışırken, aşkı da Cosette’nin gözünden bakarak ihmal etmiyor. Toplumsal ve bireysel şartlar, ailevi imkansızlıklar ve bunların arasında kalan aşkın temayülü.
Sefiller, insanlık haysiyetini kurtarma çabasının çığlığı, bir devrin soluğu ve tüm insanlığa ithaf edilebilecek bir iyiliğin hikayesidir. Sefiller, imkansızlığın ve yasanın kıskacındaki insanın özgürleşebilme çabası ve hak istemidir. İnsanın insan olma hakkının istemi! Jean Valjan’ı affeden rahibin dediği gibi, insan ruhunu saran tüm kötülüklerden ruhunu satın alabilmelidir. Bir iyilikle bile olsa…
Murat Canver

Türkler çekse daha güzelini çekerdi :)