Öztürk Serengil ve Ingmar Bergman’ın Işığında Türk Sineması

YEŞİLÇAM HATIRASI - 70*100

Öztürk Serengil, İsveç’te İngmar Bergman’ın da konuk olduğu bir TV programına katılır. Kendisi o ana dek tam tamına 227 film çevirmiştir. Bu durum orada bulunan herkesi hayretler içerisinde bıraktığı gibi Bergman’ı da bırakır. İsveçli yönetmen Serengil’e şöyle demekten kendini alamaz:” 227 film mi çevirdiniz, yoksa 227 fotoğraf mı çektiniz? ”

Niceliksel ve niteliksel algılayış farklarını belirgin kılıyor yukarıdaki örnek. Çok film çevirmek kesinlikle en iyi filmi çevirmek demek yahut en iyi oyuncu veya yönetmen olmak demek midir? Elbette ki hayır. Bir sanatçının sanatı büyüdükçe verdiği eser sayısı da azalıyor. Çünkü didindikçe, daha çok zorladıkça ve ölürcesine bir çabayla çalıştıkça, sanatçı kendisini tüketiyor. Sanatsal olarak değil ama belki bedenen ölüyor. Ölmedikçe de sanat yapılamıyor zaten.

Bu demek değildir ki, çok filmi olanlar küçük, az filmi olanlar büyük sanatçı. Ahmet iyi bir insandır demek, tüm iyi insanların adını Ahmet yapmadığı gibi, bizim yargımız da az filmi olan yönetmenleri büyük, çok film çevirmiş olanları da küçük sanatçı yapmıyor elbette. Ancak tam tersine işleyen bir anlayışın hakim olduğu bir ortamdan, sanat ortamı olarak bahsedebilmek de söz konusu olmuyor. Yani değer çoklukta olsaydı ve aranmış olsaydı, bu durumda bizatihi niteliğe vurgu yapan, neyin değil nasılın cevabı olan sanattan bahsetmek mümkün olmayacaktı.

Çoğu yönetmen Çetin İnanç kadar film çekmemiştir mesela. 10 günde dahi film çevirdiği olmuştur. “Dünyayı Kurtaran Adam” gibi bir kült filmin de sahibidir. Ancak az filmi olan yönetmenlerden Ahmet Uluçay kadar başarılı sayılmamıştır. Çünkü sinema karpuz kabuğundan gemiler yapmaktır. Karpuz kabuklarını olduğu gibi göstermek değil.

Türk Sinemasında bir dönem dünya çapında rekorlara da sebep olan atılımlar, sanatsal anlamda istenilen (belki de amaçlanmayan) sonuçları doğuramadı. Bu durum toplumlarda dışarıdan gelen akımlara karşı bir savunma mekanizması halini almıştır. Yerli bir şeyler üretebilmek adına taklide girişmek, aceleci davranmak ve istenmeyecek kadar kalitesiz yerli ürüne boğulmak. Hollywood filmlerinin “mutlak üstünlüğüne” karşı dünya sinemasında oluşan akımlarla beraber Türk Sineması’nda da hareketlenmeye sebep olmuştur. Karikatür dünyasında Teksas, Tommiks ve uzantılarıyla mücadele eden Tarkan, Karaoğlan ve Malkoçoğlu kahramanları bu mücadeleyi sinemaya da taşımışlardır. Yerli alternatifler üretebilmek psikolojisiyle yapılmış işleri eleştirmek kolaydır, ancak anlamaya çalışmak gerekmektedir. Devrim arabası hangi psikolojiyle üretildiyse, Yeşilçam da döneminin şartları göz önüne alınarak aynı psikoloji ile film üretmiştir. Hollywood’un eziciliğinde savrulan Türk Sineması 1979 yılına gelindiğinde, çevrilen 195 filmin 131 tanesi seks filmi olacak kadar kötü bir duruma gelmiştir. Bu tabloyu görmek, bu sonuçlara ulaşılmasın diye o zamanlar ne yapılmak istendiğini daha iyi anlatıyor bizlere.

Bu nedenle bir sinemacı, toplumsallıktan kaçamaz, toplumsal olaylara duyarsız kalamaz. Sanatı bildiği kadar siyaseti de, çağın gerekliliklerini de bilmek zorundadır. Ancak bu durum sinemacı için geçerlidir, sanatçı için değil. Sanatçı serçelere söylemeye devam eden adamdır, ne olursa olsun dümdüz giden adam. Siyasete bulaşmış bir sanatçının durumunu ise Istvan Szabo Taraf Tutmak(2001) filminde oldukça güzel anlatır.

Bir sinemacı gözüyle bakarsak, ne Öztürk Serengil haksızdır, ne de Ingmar Bergman. Nasrettin Hoca’nın yaşadığı bu topraklarda sinema ile uğraşmak ancak “Sen de haklısın!” anlayışı ile mümkündür. Ama sadece şimdilik…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir