Oyunculuk ve Kişilik Paradoksu

Bir film öncelikli olarak yönetmeniyle anılır. Bu haklı ve yerinde bir gelenek olmuştur. Çünkü bir sanat eserinin kendisini doğuran sanatçıyla sıkı sıkıya bir bağı vardır. Mozart’ı anlamadan senfonilerini anlamak mümkün olmaz, Da Vinci’yi bilmeden bir tablosu üzerinde yorum yapılamaz, Tarkovsky’nin acılarını ve hayatını da anlamaya çalışmadan filmleri anlaşılmaz. Bu nedenledir ki filmden bahsedeceksek öncelikle yönetmenler anılır, anılmalıdır da. Bir ülkede yönetmen sinemacılığı gelişmiş ise, yani sinemadan bahsedilirken öncelikli olarak yönetmenler yol haritası sunuyor ve onlardan yola çıkılıyorsa o ülkede sinema gelişmiş demektir. Bütün bunlara rağmen filmi film yapan önemli bir unsur da oyunculardır.
Oyuncu, filmdeki karaktere ruhunu veren adamdır. Her bir karakter biçilmiş bir kıyafet gibidir. Kimisine dar, kimisine bol gelebilir bu yüzden. Her oyuncu her rolü hakkıyla oynayamaz, oynamaya çalışsa da üstesinden gelemez. Oyuncular çoğu kez filmlerde göz ardı edilebilirler. Popülaritenin kurbanı olabilirler bazen. Popülist sinemada popülist oyuncular ön plana çıkarlar ama oyunculukları ile değil, magazinsel yahut toplumca bilinen ve görülen kimlikleriyle. Bunun dışında oyuncular bir de oyunun kurbanı olurlar. O kadar iyi oynar ki bazen bir oyuncu, seyirci tarafından hissiyat o kadar iyi alınır ki, o anda ön plana çıkan o sahnedeki dram ve de hissiyat olur, Çünkü izleyici de mantık değil duygular hakim hale gelmiş, mantıklı bir değerlendirmenin yerine kendisini duyguların seline bırakmıştır. Bir şey eğer kendisine zıt olan bir şeyin uç noktasında ise sonuç itibari ile kendisine zıt olan şeye inkılap eder. Bir kaidedir bu. Oyuncu o kadar iyi oyunculuk performansı göstermiştir ki, tıpkı kötü bir oyuncu gibi oyunculuğu gölgede kalmıştır. Oynadığı rolün gölgesinde…
Oynadığı rolün gölgesinde!
Gelin bir oyuncuyu anlamaya çalışalım. Bir oyuncu oynadığı bir rolün gölgesinde kalabilir mi? Role değinelim öncelikle. Rolde iki tip vardır, biri karakterdir, diğeri tipdir. Karakter rolün kendisine has bir duruşu ve tarzı vardır. Karakterler derindir, bir dünyaları vardır ve bu seyirciyle paylaşılır. Mesela kötü kadın tipi, hizmetçi tipi olabilir ama Ayla karakteri denilince Ayla’nın o filmde bir derinliğe ve konuma sahip olduğu anlaşılır. Özdemir Nutku “Sahne Bilgisi” adlı eserinde bu konuda şunları söyler: “….Tip herkesin tanıdığı ya da kafasında bulunan bir kalıptır….Bunları tanıyan seyirciler belli durumlarda bu tipler nasıl tepki göstereceklerini bilirler……Tipin tersine karakter kendine özgüdür. Onun için de derinlemesine ve ayrıntılı bir biçimde işlenir. Karakterin kendine özgü düşünceleri, davranışları ve tepkileri vardır….” Oyunculuk karakter rolde de, tip rolde de ayrı bir öneme sahiptir.
Bir şeyin dört noktada varlığı vardır: 1. Dış dünyadaki varlığı 2. Zihindeki varlığı 3. Lisandaki varlığı 4. Yazıdaki varlığı. Oyuncu yazıdaki varlığı, dış dünyadaki varlığa taşımakla yükümlü olan insandır. Senarist zihindeki varlığı yazıdaki varlığa dönüştürürken, oyuncu senaristin yazıya sıkıştırdığı varlığı dış dünyaya taşımalıdır. Bu sebeple oyuncu senaristle çok iyi bir etkileşim içinde olmak zorundadır. Çünkü varlık alanlarından biri olan lisandaki varlık kısmı eksik kalır ve o şeyin varlığı tamamlanamayacağı için tam olarak ve hakkıyla ortaya çıkamaz. O varlığın kemal bir biçimde olmasa da kemale yakın olarak ortaya çıkabilmesi için bu gereklidir. Kemal olmamasının nedeni ise her varlık aşamalarından geçişte o şeyin özünün tahrif olmasıdır. Zihindeki varlık, yazıya geçerken kelimelerin kifayeti nispetinde geçecek, o yazıdaki kifayetsiz kelimeler, dış dünyaya oyuncu tarafından taşınmaya çalışırken de anlam yetersizliği nedeniyle muhakkak tahrif olacaktır.
Oyuncu rol üzerinde çalışırken, onu nasıl dış dünyaya taşıması gerektiğine karar verirken yorumunu katar. Her bir rol bir yorumdur. Yönetmen ve senaristin etkisini ihmal etmeden, muhakkak oyuncunun oynadığı rolü yorumladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ve insanın yaptığı her bir yorum bir içselleştirmedir. Dolayısıyla oyuncular rollerini içselleştirebilmiş, onu hissedebilmiş ve yaşayabilmiş insanlardır. Sırf bu yüzden sanatçıdırlar, hayatı anlayıp anlatabildikleri için. Bu içselleştirmeler oyuncunun iç bünyesinde ne gibi durumlara yol açabilir?
Öncelikle, konuya girerken sorduğumuz sorunun cevabına gelirsek, oyuncu rolünün gölgesinde kalabilir. O olabilir, onunla yaşayabilir. Kemal Sunal, Kemal’den çok Şaban’dır bizler için. Tam bir karakter oyuncusu olan Şener Şen, Züğürt Ağa’dır, Badi Ekrem’dir, Pilot Vecihi’dir, Eşkıya’dır, Muhsin Bey’dir, Komiser Ziver’dir, Kabadayı Ali Osman’dır. Bu anlamda Şener Şen bir rolün değil bir çok rolün adamı olabilmiştir. Rolün hakikate teması arttıkça o sanatçıyla bütünleşmesi de artmaktadır. Bu anlamda Şener Şen Badi Ekram’den daha çok Züğürt Ağa’dır. Kemal Sunal için de durum böyledir. Halk o kadar çok sevmiştir ki, Kemal’i Şaban’da eritmiştir. Verdiğimiz örnekten gidersek bir Kemal vardır, bir Kemal Sunal vardır, bir de Şaban vardır. Kemal, çocukluktan bu yana gelişen büyüyen normal insandır, asıl ben odur. Kemal’in kendi benini aşan bir de Kemal Sunal vardır ki halkın ona biçtiği kıyafeti giymek zorundadır. Bir de asıl ben olmayan Kemal Sunal’ın dış dünyaya taşıdığı Şaban vardır, o da halkın zihninde var olmuş bir kahraman motiftir. Oyunculukta asla çözülemeyecek bir kişilik paradoksu vardır bu nedenle. Bu yüzden büyük oyuncular çok büyük sanatçılardır. Bu paradoksla başa çıkar ya da çıkamaz ama bununla yüzleşebilenlerdir büyük sanatçılar. Bu hususta Tarkovsky Kurban filminde “Aktörün kendisi kendi yarattığı bir sanat eseridir.” der.
Bu konuya Çağan Irmak, Kabuslar Evi serisinin yedinci filmi olan Çizgisiz Zamanlar’da pek güzel değinmiştir. Filmi sinema emektarlarına adamıştır zaten. Yılların oyuncusu Sevil Armağan, unutulmuş büyük bir oyuncudur. Asıl adı Hasibe Ulupınar’dır. Yıllar önce oynadığı iki film ile hafızalara kazınmıştır Sevil Armağan. Birisi Köylü Güzeli. Diğeri de Bataklı Damın Kahpesi. Bu iki filmde Sevil Armağan birbirine her yönden zıt iki karakteri canlandırmıştır. Birisi saf, masum, tertemiz ve iyiliklerle donanmış bir köylü kızı. Diğeri ise şehirli, kötülüğü içmiş, acımasız bir piyasa insanı. Sevil Hanım’ın oynamış olduğu bu iki karakter aynı zamanda filmimizde iki ayrı tipi temsil eder, bir iyi tip, bir kötü tip. Sevil Hanım vicdanıyla hesaplaştığı bir konuda yıllar önce can verdiği karakterleri karşısında hayali olarak görür bir anda. İnsanın vicdan muhasebesinin dış dünyada gösterimidir aslında sahne. Bataklı Damın Kahpesi Sevil’i kötülüğe teşvik ederken, Köylü Güzeli durmadan iyiliği telkin etmektedir. Tıpkı insanın iç mücadelesini andırır bir tarzda gelişen sahnede kötü tip Sevil’e “ Sen Sevil Armağan’sın” diyerek kötülük yapması konusunda teşvik ettiğinde Sevil’in gönlünde çoktandır unuttuğu ses yeniden konuşmaya başlamıştır bile:” Benim asıl adım Hasibe Ulupınar. Ben bile unuttum yıllardır söylemeye söylemeye.” Hasibe’yi, yani kendini hatırlar büyük oyuncu. Oyuncunun yaşadığı paradoksu çok iyi anlatır Çağan Irmak. Burada dikkat edilecek bir diğer hususta oyunculuktan bahsederken bir oyuncunun hakkını vermek olacaktır. Bu filmde Şerif Sezer’in oyunculuğu müthiştir, takdire şayandır. Bir gerilim sahnesini efekt verilmeden dahi ruhunuzun derinliklerine kadar sadece yüz mimikleriyle size hissettirebilen büyük bir oyuncu, büyük bir sanatçıdır Şerif Sezer.
Evet, Hasibe asıl bendir, asıl kişiliktir. Sevil Armağan, Hasibe’den sonra doğmuş fakat ondan hızlı büyümüş, gelişmiş ve Hasibe’yi gölgede bırakmış, onu örtmüş bir dış elbisedir. Hasibe’yi zaman zaman boğan, zaman zaman da tenini okşayan bir elbise. Köylü Güzeli ve Bataklı Damın Kahpesi de onunla var olmuş motifler, tiplerdir. Bir karakter üzerinden bir tip ortaya çıkmış ve tıpkı masallardaki gibi iyiyi ve kötüyü o karakterler üzerinden vererek zihinde temsiller oluşmasına imkan sağlamıştır. Ancak tüm bunları yaşayan Hasibe’dir, çok derinlerde kalan, yıllarca unutulan, Sevil’in ve O’nun oynadığı rollerin gölgesinde kalan kişi…
Şimdi soralım o halde: Fahrettin Cüreklibatur bir doktordu, Cüneyt Arkın ise bir oyuncu. Hangisi daha gerçek? Hiç doktorluk yapmamış bir doktor mu, yoksa milyonların kahramanı olmuş bir oyuncu mu? Peki ya Cüneyt Arkın mı size daha çok yakın, yoksa Kara Murad mı? Sesleri duyabiliyorum, herkes eminim içinden şöyle diyor: “Kara Murad benim!”

Mükemmel bir yazı. Bir solukta okudum diyebilirim. Oyunculuğun aslında bizim sandığımız gibi olmadığını, mesleğin derinliklerine inerek anlatmışsın. Teşekkürler.
Asıl ben teşekkür ederim İrem Hanım. Yazıda anlatılandan çok kişinin ne anladığı önemlidir. Yazıya olan iltifatınız ondan anlamlar türettiğiniz içindir, yani yine benliğinizle ve sizinle alakalı bir durum. Yazımı okuduğunuz için bu yüzden ben teşekkür ederim.