İlk bölümde saçmalıklara yaptığı haklı itirazlarla karşımıza çıkan Erdal Bakkal, ikinci bölümle beraber absürdlüğün bir parçası oluyor ve bakkalda döner satmaya başlıyor. Ayrıca Erdal Bakkal’ın kıyafetinden, bakkalın dekoruna kadar gerçekleşen değişiklik dizinin renkli ve tuhaf atmosferine uygun hale getiriliyor. Bundan sonraki süreçte Erdal Bakkal karakterinin dönüşümüne şahit oluyoruz.

Dizi kurduğu absürd dünyaya rağmen günlük hayatımızla birebir özdeş durumda. Sık sık kullandığımız tabirleri, bulunduğumuz halleri ve karşılaştığımız durumları dizide bulmak mümkün. Mesela ‘gaza gelme’ durumu sık sık vurgulanan ve yaşanan bir vaka halinde işlenmiş. Ve belli aralıklarla farklı karakterler sürekli kendilerini bu durumun içerisinde buluyor. Ayrıca bir anlık gaza gelme durumunun etkisi uzun sürdüğünde karakterlerimizin büründükleri modlar mevcut. Bir bölüm boyunca Mecnun’un Tatar Ramazan filminden esinlenip ‘Ben bu oyunu bozarım!’ modunda gezdiğini unutmadık. Tıpkı günümüzün hayatındaki boşluğu etkilendiklerini kendisiyle veya olmak istediğiyle özdeşleştirerek dolduran insanı gibi. Dizideki absürdlüğü aşıp Mecnun ve arkadaşlarının o bambaşka dünyasına girebilmemizi sağlayan bir etken bu. Bir diğer etken ise dizi içindeki saçmalıklara yine dizinin içinden yapılan itirazlar. Zaman zaman farklı karakterlerin itirazı olsa da bu itiraz daha çok Mecnun’la yapılıyor. Mecnun’un karşılaştığı ve yaşadığı saçmalıklara yaptığı haklı ve gerçekçi itirazlar seyircideki itiraz duygusunu bastırıyor. Bir kişinin kendisini size yerdiğini, eleştirdiğini hatta bunu yaparken dozu kendisine haksızlık derecesine vardırdığını düşünün. Hemen siz de o kişiyi sahiplenme güdüsü doğacak ve onun doğru taraflarını yine ona anlatmaya başlayacaksınız. Tam tersi olarak da kendisini aşırı savunan biri karşısında da hemen eleştirel tutum takındığımız da varidir. Bu nedenle kendi kendisini eleştiren dizi eleştirel bakışları farklı yöne çevirirken bir yandan da diziye dahil olmamızı sağlıyor. Her ne kadar Ali Atay “Karakterlerin hepsi anti-kahraman” dese de baş karakter ve kahraman olduğu aşikar olan Mecnun’un bu itirazı yapması onunla özdeşleşip diziye dahil olmamızı kolaylaştırıyor.

Dizide pek çok sinema filminden referanslar var. Bunlara şimdi değinmeyeceğiz. Ancak dizide yaşanan tekrarları kuşbakışı bir gözden geçirebiliriz:

  • Erdal Bakkal’ın “Bakkalım ben, bakkal!” deyişi
  • Yavuz’un “Ben öyle bir insan mıyım?” sözü.
  • Mecnun’un gözlerini kısışı.
  • İskender’in araba vurdurması.
  • İsmail’in sahilde sürekli el sallaması.
  • İsmail’in “Senin ağzından çıkanla kulağının duyduğunun tutmadığını…” ile başlayan cümleleri.
  • Çok ciddi bir durumdaymış gibi izlenim veren diyalogların ardından başlayan geyik muhabbetleri.
  • Karabasan’ın satranç oynaması ve satrançla ilgili verdiği hayat dersleri.
  • Arda’nın “Arda’yım ben Arda”sı ve “tıs tıs tıs” şeklindeki gülmesi.
  • Kamil’in her ne şekilde olursa olsun sürekli yedek kalışı.
  • Ak Sakallı dedenin verdiği nasihatler.
  • Bakkal dükkanının uğrak olması.
  • Metin’in “Benim sana verecek kızım yok, serseri!” tekerlemesi.
  • Mecnun’un I.Leyla’ya da, II.Leyla’ya da aşkını aynı şekilde bağırarak itiraf edişi ve yine Yavuz’un aşık olduktan sonra yaşadığı tekrarlar.

Aslında epey çoğaltılabilecek bu tekrarların eserde iki fonksiyonu var. Birincisi ve elzem olanı karakterlerin kendilerine has duruşlarının oluşmasını sağlıyor. Bu sayede en kenarda duran karakter dahi önemli olabiliyor. Ali Atay’ın “anti-kahraman” vurgusu belki de burada aranmalıdır. Bir diğer fonksiyon ise eserin kendisiyle ilgili. Bu tekrarların her yenilenen bölüm ve durumda kendisini üreterek sıklaşması dizinin kült eser olma yolunda ilerlemesini sağlıyor. Çünkü hayatlarımız da yenilediğimiz tekrarlardan ibaret. Gün içindeki ve doğadaki tekrarlar da gerçeğin bize böyle olduğunu söylüyor. Bu nedenle yaşanan her orjinal tekrar diziyi kültleşme yolunda bir adım daha ileri taşıyor.

Dizi ile ilgili yazılarımız devam edecek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir