Koğuş (The Ward,2010)

Bir kişilik karmaşası: Koğuş – İçimizde kaç kişiye yatacak yer bulabiliriz?
Korku filmlerinin yönetmeni, ‘Şey’ den de hatırlayacağımız John Carpenter’ın uzun bir aradan sonra aramıza dönüş filmi “Koğuş”. Bir benlik irdelemesi ve kişilik karmaşasının anlatıldığı film, Kristen’in psikiyatri kliniğine getirilişi ve bu klinikte yaşadıklarını, geçmişiyle yani kendisiyle yüzleşmesini konu ediniyor. Kristen’i Amber Heard canlandırmış. Filmin konusundan bahsetmek bu film için filmin can damarına basmak gibi. Anlatı haline döktüğümüzde seyretmek pek heyecan ve keyif vermeyebilir. Bu nedenle filmi anlamayı kolaylaştıracak konulara değineceğiz. Yine de filmin ‘Altıncı His’ le doruğa çıkan ve onun sonrasında Nicole Kidman’ın rol aldığı ‘The Others’, Monica Bellucci’nin oynadığı ‘Dönüşüm’ Scorsese’nin ‘Zindan Adası’ ve Aronofsky’nin ‘Siyah Kuğu’sunda bulunan şaşırtmaca ve kurguyla paralellik arz ettiğini söyleyerek ufak bir ipucu vermeyi de ihmal etmeyelim.
Bir ben vardır bende, benden içeri…
Hani diyor ya Koca Yunus! “Bir ben vardır bende, benden içeri.” Hakikatte böyle midir? Bunu söyleyen ismin karşısında hakikati tartışmak hatasına düşmeden, günümüz psikolojisinden de yardım alarak benlik üzerinde durmaya çalışacağız. Ben dediğimiz de ne? Bir hissiyat mı? Yalnızca sezgisel bir şey mi yoksa akılla da anlaşılabilecek kadar somut mu? Yani var olmaya dayanan bir şuur hali mi?
Freud’a göre benlik(ego), üstbenlik(süperego) ve de şu(id) vardır. İd bütün dürtülerin ve sınırsız arzuların bulunduğu kısımdır ve her şeyi ister ve istediğini eyleme dökmelidir. Süperego ise idin isteklerinin ahlaki ve toplumsal kurallar tarafından sınırlandırılmasıyla çocukluktan itibaren zamanla oluşan ve gelişen bir melekedir. Kimileri idi nefs, süperegoyu ise vicdan olarak tanımlamışlardır. Ego da süperego ve idin çatışmasıyla şekillenir. Yani çelişki ve zıtlıklar insanı geliştiren unsurlardır. Çelişkiler trajediye sebep olur ve her trajedi bir farkındalık yaratır. İnsan çelişkileri ve zıtlıklarıyla yani gerçekle yüzleşebildiği ölçüde insandır. Bu çelişkileri her insan bünyesinde barındırmaktadır. Kimisi bunlarla yüzleşir, kimisi ise yüzleşecek bir an bile bulamaz. Bunlar bilinçaltı ve bilinçdışında yer alırlar. Bilince ulaşması kolay bir süreç değildir ancak kimi zaman dil sürçmeleri veya rüya gibi durumlarla istem dışı olarak bilinç durumuna geçerler. Bilinçaltı anılar ve günlük olayların, bilinçdışı ise her türlü istek ve vahşi dürtülerin bulunduğu yerdir. İnsanın bilincini yani şuurlu davranışlarının şekillenmesinde bilinçaltı ve bilinçdışının rolü büyüktür. Çocukluktan bu yana gelişen ve büyüyen bu kısımları çözümleyebilmek ve bilinçli olduğunu düşündüğümüz davranışlarımızı anlamlandırabilmek için Freud, psikanalizi önermiştir. Ve ona göre bilinçdışının ve bilinçaltının değişik imgelerle vücuda geldiği rüyalar bunu anlamak için çok büyük bir öneme sahiptir. Gerçeklikten kaçan insanın gerçeklikle yüzleşebileceği yerlerden birisidir rüyalar bu nedenle. Ancak rüyaları da sinema gibi düşünürsek ayrı bir dile ve anlatıya sahip olduğu için anlaşılması zor olabilir. Rüya uykuda bastırılmanın azalmasıyla gün yüzüne çıkan insanın içindeki benliğin aynasıdır.
İnsanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesinden bahsettik ama peki insan gerçekle karşılaşınca onunla baş edemezse ne yapar? Gerçeği inkar eder, kendini gerçeğe kapatır ve psikotik durumlar başlar. Trajedisini taşıyamayanların başvurduğu yoldur psikotiklik. Ve bu durumda insan kendisiyle sadece rüyalarda değil, somut alemde de halusinasyonlarla yüzleşmeye başlar hem de daha önce gerçekleştirip kontrolü altına alamadığı bu yüzleşmenin kendisini kontrol altına almasına istemeden de olsa izin vererek. Süreç bilinçaltı ve bilinçdışının kontrolündedir artık, bilincin değil.
Emin olun şimdi Kristen’i daha iyi anladığınızı ve anladığımızı düşünüyorum. Hem de içimdeki tüm benlerle beraber böyle düşünüyorum…
Kaynak: Psikanaliz Üzerine Konferanslar, Sigmund Freud
