Kelebeğin Rüyası

“ Bir Ermiş bir gün rüyasında kelebek olduğunu görmüş. Uyanınca kafası çok karışmış. Ben mi rüyamda kelebek oldum? Yoksa bir kelebek şu anda rüyasında ben olduğunu mu görüyor diye düşünmüş…”
Hayalden Gerçeğe Geçiş…
Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği filmde düşlere, yani hayallerle gerçeklerin buluşması daha doğrusu çatışmasına tanıklık ediyoruz. Film gerçek bir hikayeden esinlenmesi ile bir kere ilk baştan yaşanmışlıkla hayal gücünü harmanlayıp bütünleştiriyor. Bir yandan tarihi gerçekliğe dayanan ‘İş Mükellefiyeti’ olgusuna ve maden işçilerinin yaşadığı drama tanıklık ederken diğer yandan da yönetmenin muhayyilesi yaşananları belirli karakterler etrafında türetiyor.
Kelebek metaforu pek çok şey ifade ediyor. Kelebek kozasında dönüşerek meydana geliyor ve kelebek olduktan sonra ömrü çok kısa oluyor. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip gibi…Ayrıca kelebek kozadan çıkışıyla müthiş bir özgürlüğe kavuşurken bahara ve doğaya da güzellik katıyor. Şairler gibi…Ana rahminden(kozasından) dünyaya açılan insanın da doğduğu çevreye güzellik katıp kendini özgürleştirmesi gerekiyor dolayısıyla. Tıpkı sanatçılar gibi…
Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur adlı iki şairin dünyasına yani muhayyilesine dahil oluyoruz. Sanatçıların güzeli bulma ve ondan ilham alma güdüsü, Suzan’ın gelişiyle betimleniyor. Filmde ilk görünüş anında, hikayeye ilk dahil olduğu anda su yoluyla, kayıkla gelip karaya ayak basması, şairlerin muhayyilesine dahil olduğu anı gösteriyor. Bir varlık alanından, başka bir varlık alanına dahil oluyor.(Sudan-karaya) Yani gerçekten hayale doğru geçiş yapıyor.
O andan sonra şairlerin hayalleri devreye giriyor. Şiirlerinin Varlık dergisinde yayınlanmasından, daktilo ve kağıt hayallerine, Suzan’ı elde etmekten, oynayacakları sonu yazılamamış piyese kadar. Piyes, Hatice karakterinin sevdiği için erkek kılığına girip maden ocağına girmesine kadar sürüyor. Rüştü sonrasını yazmıyor, yazamıyor. Ve sonrasında gerçekler başlıyor…
Filmin hayallerden gerçeğe geçiş çizgisini Suzan ve Muzaffer’in maden ocağına gerçekten inmesi temsil ediyor. Muhayyilenin ürünü olan tiyatro oyununun yazılmayan dolayısıyla bilinmeyen kısmını yaşamak, gerçekleştirmek üzere maden ocağına inmeye karar veriyorlar. Gerçekten kaçmaya çalışan, gerçeği acıyla bir tutan, gerçekle yüzleştiğinde acıyı çağıran Muzaffer’in yerinde endişelerine rağmen… İndiklerinde gerçek hayatı yakından gözlemliyor ve insanların yüzlerinde bir tek gülümseme dahi göremiyorlar. Soluk ve maskeleşmiş yüzler, tükenmiş ruhlar, hırpalanmış bedenlerle yüzleşiyorlar. Bundan sonra gelişen olaylar hep gerçek dünyaya ait. Kendi dünyalarının dışındaki gerçek dünyaya. Gerçekler hayaller gibi güzel olamıyor her zaman hatta çoğu zaman. Ve acılarla yani gerçeklerle yüzleşme başlıyor. Hayalleri bir bir gerçek oluyor filmin bu yarısında. Daktiloları oluyor, şiirleri Varlık dergisinde yayınlanıyor. Ama hayatın soğuk yüzüyle karşılaşılıyor. Maden ocağına inişten önce acı da aşk da “şiirin bahanesi” iken, maden ocağına inişten sonra Rüştü’nün Muzaffer’e ettiği şu sözler gerçekliğin ön planda olduğunun göstergesi bizler için:
“Şiir bahanesidir hayatın”
Gerçek dünyada sanatçı kırılganlığını doruk noktada yaşıyorlar. Parasızlık, hastalık, Mediha’nın ölümüyle gelen acı ve insanların kıyıcılığı. ‘İnsanların kıyıcılığından kitaplara sığınan’ Cemil Meriç misali iki şair kendilerini bir odaya kilitleyip, tüm duvarlara şiir yazmaya başlıyorlar. Sadece şiir…Salt şiir!
Fakat insan tecrit edilmiş olarak yaşayamıyor. Rüştü’nün öldüğü sahnede arkadaşının can çekişmesi karşısında elinden bir şey gelmeyen Muzaffer’in odanın kapısına odaklanan gözleri insanın çaresizlik anında dış dünyadan medet umduğunun işareti.
Filmi iki açıdan ele almak mümkün:
Psikopolitik açıdan yaklaşıldığında hayal-gerçek çatışmasının ve bu çatışma sürecinde dış dünyanın gerçeklerinin kabullenilmesi sırasında çekilen acılar, dış dünyadan soyutlanma çabasının öldürücü etkisinden söz edilebilirken;
Sosyopolitik açıdan değerlendirdiğimizde ise insan kıyımlarının, emek gaspının, savaşların, fakirliğin ve hastalıkların gölgesinde kalan ‘güzel’i arama ve bulma çabasını, aşkı, insanın direnişini ve çaresizliğini gözlemliyoruz.
İki saati aşkın bir süre bize unutulmaz bir deneyim yaşatan filmden zihinlerde kalan birkaç parça bu şekilde. Tıpkı çok uzun gördüğümüzü sandığımız bir rüyadan kalan birkaç sahne gibi. Kelebeğin rüyası gibi…
