Jungcu Yaklaşımla Bir Film Okuma Denemesi: Triangle (2009)

İddialı başlıklarla iddiasız yazılar yazmak hiç istemem. Ancak yapmaya çalıştığım şeyi de başka bir başlıkla sunmayı başaramazdım. Yeni edindiğim bir bilgi benim için yepyeni bir dünyaya açılan kapı. Bu kapıyı aralamadan bilgilerimin geçerliliğinden ve gücünden emin olamam. Luke Hockley’in ‘Film Çözümlemesinde Jungcu Yaklaşım’ kitabından kazandığım edinimleri, bu edinimlere uygun olacağını düşündüğüm Triangle filminde uygulamaya çalışacağım.

Jung’un Analitik psikolojisinin kişilikle ilgili kısmına yüzeysel bir giriş yapmanın faydalı olacağı kanaatindeyim. Etkilendiği, kendisine manevi oğlum ve varisim diyen Psikanaliz’in babası Freud’dan daha sonraları ayrılan Jung, Freud’un kendi görüşleri haricindeki kuramlara psikanaliz adı verilmemesi konusundaki titizliği nedeniyle kendi kişilik kuramı olan ‘Analitik Psikoloji’yi ortaya attı. Bu kuram Freud’un aksine daha dinamik bir kişilik yapısı ortaya koyar. Çocukluğu ve bilinçaltını es geçmez ama insanın her an değiştiğini ve etkilendiğini belirtir. Dolayısıyla Jungcu yaklaşımla film okumak film boyunca süren hikayeye odaklanmayı da beraberinde getirir. Jung’a göre insanın başka insanların yanında takındığı tavırlardan dolayı oluşan bir ‘persona’sı, reddedilmiş veya bastırılmış derinlerdeki kişiliği olan ‘gölge’si, psikolojik anlamda erkeğin içindeki kadın ‘anima’sı ve kadının içindeki erkek ‘animus’u vardır. Ayrıca insanın bilinçaltında hazır karakter şablonları olarak tanımlayabileceğimiz ‘arketip’leri vardır. Kahraman arketipi veya Tanrı arketipi gibi. Her insanda bulunan bu modeller insanın dışarıyı algılayışında oldukça önemlidir. Çok fazla sıkmadan filmimize geçmek istiyorum.

Film Christopher Smith’e ait. Son zamanlarda üzerinde durduğum yönetmenlerden. Daha öncesinde Dehşet Tüneli ve Kara Ölüm filmlerini yorumladığım bu değerli yönetmenin belki de en mühim filmi Triangle.

Kötü bir kabustan uyanış izlenimi veren giriş sahnesiyle daha filmin başında şöyle bir ürpeririz. Müzik de bu sahneyle paralellik arz eder. Filmin daha girişinde görmek isteyenler için içsel yolculuğun ipuçları belirir. Döngüselliği belirten fıskiye filmin sonunu görmeden anlaşılmayacağı gibi, filmin ana karakteri Jess’in çıkacağı yolculuğu tamamlamadan da evin ne anlam ifade ettiği pek anlaşılmaz. En derin kuytumuz, özelimiz, bize ait köşemizdir ev. Tüm benliğimiz…

Yolculuk Christopher Smith’in filmlerinde sıklıkla kullandığı ve bizzat gösterdiği bir kavram. Yolculuktaki mekansal, zamansal ve iklimsel dönüşüm insanın iç dönüşümüyle paralellik arz etmektedir. Dehşet Tüneli’nde yolculuğun aracı metro iken, Kanlı Mesai’de bir otobüs, Kara Ölüm’de ise geçmiş zamana ait atlarla yol alan bir kafile. Triangle’da da aynı metaforun aracı ‘Triangle’ adlı tekne ve ‘Aeolus’ adlı gemi. Daha öncesinde karada  sürdürülen yolculuk bu defa denizde zuhur ediyor. Herakleitos’a göre su ruh için ölüm demek. Sudan yaratılıp yine suya dönüşün anlatımı. Ölüm ise bir halden başka bir hale geçiş, tamamıyla bir dönüşüm. Böylelikle İçsel yolculuğun ve kişisel dönüşümün ipuçları olan  yolculuk, tekne ve su metaforlarını yakalamış olduk. Bir başka önemli ayrıntı ise teknenin ismi. ‘Triangle’ (üçgen) ismi bize adeta persona, gölge ve animus arasında gidip gelen Jess’i, her nereye gitse bu kapalı mekandan kurtulamayışı ve hangi köşeye gitse ‘sıkışmışlığı’ ifade ediyor.

Filmin başında Jess, evinden yeni tanıştığı birinin daveti üzerine bir tekne gezisine katılmak üzere ayrılır. Jess’in gündelik hayatı hakkında çok az bilgiye sahip oluyoruz ve bu bize henüz bir kişilik  oluşmadığını gösteriyor hemen hemen her filmde olduğu gibi. Jess yeni tanıştığı birinin daveti üzerine yepyeni bir ortama giriyor. Ne tekneye aşinalığı var, ne de teknedeki kişilere. Tamamen kendisine yabancı bir mekana giriyor. Jess’in kişilik yapılanması bu teknede başlayacağı için, kendisine yabancı bir ortama girmesi aslında Jess’in kendi kişiliğine olan yabancılılığını anlatıyor. Kendini tanımayan Jess’e ilk aşinalık kopan fırtınanın ardından kurtulma umuduyla bindikleri gemide rastlıyor. “Bu koridoru bir yerlerden gözüm ısırıyor sanki” diyor Jess. Tanıdık geliyor, kendisiyle yüzleşmeye başladığı ilk sahnedir bu bizim için. Ve koridor da derinliği, uzunluğu ve bilinmezliği ile içsel yolculuk görüşümüz ile uyum halinde. Bu arada aniden kopan fırtınanın betimlemesi oldukça güzel ve Smith’in kendisine has, o ani gerilimden ziyade ani ürperti hissini çok farklı bir üslupla oluşturmuş. Tekne gezisinde her şey olağanken birden rüzgarın kesilmesi ve kapkara gelen bir bulut kitlesiyle kopan fırtına, ani gelen bir içsel krizin de habercisi. Bu nokta hikayenin gerçeküstü (sürrealist) bir yanının olduğunu gözlemlediğimiz ilk an. Daha sonra geminin adı dikkatimizi çekiyor: ‘Aeolus’. Yunan mitolojisinde üç tane Aeolus göze çarpıyor. Hellen’in oğlu, Poseidon’un oğlu ve Hippotes’in oğlu olarak. Yani bir isimde üç farklı karaktere rastlıyoruz tarihte, yani bilginin derinliğinde. Dolayısıyla Jess de persona,gölge ve animus üçlüsü ile kendisi hakkındaki bilgisi derinleştikçe yüzleşecektir. Bu üçlü vurguyu filmin adında da rahatlıkla görebiliyoruz. Gemiye binmeden görünen geminin adı ‘Aeolus’ hakkında geminin içine girdiğimizde bilgi alabiliyoruz. İçsel yönelim üçlü kişiliği bire indiriyor böylelikle. Yani kişiliğin bütünleşmesi gerçekleşmiş oluyor.

Filmin bundan sonrasında geminin içinde bulunan bir psikopatın Jess ve arkadaşlarını öldürmeye çalışmasına şahit oluyoruz. Maskeli katil herkesi öldürüyor ve bir tek hayatta Jess kalıyor. Jess katili gemiden aşağıya yani ‘suya’ atmayı başarıyor.  Jess katilden kurtulduktan sonra aynada kendisine bakarken birden kamera aynanın içine giriyor ve filmin başından beri yaşanan olayları bu kez gemideki katilin gözünden izlemeye başlıyoruz. Evet, gemideki katilin! Çünkü Jess’in suya attığı maskeli kişi kendisi, yani gölgesi. Yata ilk geldiği anda tanımadığı yabancı bir ortamda personasını gösteren Jess, ‘Aeolus’ gemisinde kendi gölgesiyle karşılaşıyor ve onunla mücadeleye başlıyor. Mücadele ise her daim ‘erkeksi’ bir durumu belirtir. Bu nedenle Jess’in animus’u  bu mücadelede onun motoru konumunda. İnsanın sağlıklı bir kişisel gelişim sağlayabilmesi Jung’a göre ancak gölge ile yüzleşebilmesi, onu benimseyebilmesi ile alakalı. Gölge ile yüzleşen ego, bundan sonra kişiliğini daha güçlü bir şekilde oturtma fırsatı bulabilir, çünkü tüm karanlık yönlerini bilinçlendirmiştir. Burada kast edilen karanlığı aydınlatmak değil, karanlığı bilmektir. Gölgesi ile savaşıp bu savaşı kazanan Jess bu defa daha aktif ve saldırgan bir tutum içinde ama yine iyilik adına bir şeyler yapmaya çalışan, daha bilinçli bir karakter görüntüsü çizer. Bu defa karanlık yönünü bilmenin verdiği güç ile daha bilinçli hareket etmekte ve ne yaptığını bilmektedir. Bu bilinçlenmeden sonra kendisine gizli kalan bazı olayların hakikati de gün yüzüne çıkar. Daha yolculuğun başında Aeolus’a binmeden Triangle teknesi bir kadından telsizle yardım çağrısı alır. Daha sonra ise iletişim kesilir. Gölgesiyle yüzleştikten sonra bu çağrının nerden geldiğini Jess’in öğrenmesi, kendisini tanıyan insanın dış dünyadaki olayları daha kolay anlamlandıracağını  göstermektedir. Tüm yaşananlar tamamen Jess’in sayıklamaları gibidir. Tüm çevresi kendi yanılsamaları, gemi de dahil her şey Jess’in iç dünyasının birer yansımasıdır. Döngüsel bir hal alan anlatıda her seferinde sadece Jess’in hayatta kalması diğer kişiliklerin onun başrolde olduğu bu yaşantıda ihtiyaç halinde ortaya çıkan birer figüran olduğunu anlatır. Kişinin kendisini bilmesi diğer insanların yansımaları sayesinde olacağı için başka insanların varlığı kişilik yapılanması için mühimdir. “İnsan insana muhtaçtır” ilkesi her daim geçerlidir. Bunu da Jess’in “Herkes öldüğünde baştan başlıyor” sözüyle anlıyoruz.  Jess’in içsel yolculuğunda kendini tanıması için oluşturduğu birer karakterdir tüm arkadaşları.

Jess “Artık eve dönmek istiyorum” dediğinde, kendisiyle yüzleşmesi için oluşturduğu tüm arkadaşlarını öldürmeye başlar, gölgesinin yerine geçer -ki bu onu benimsediğinin göstergesidir- ve ancak bu şekilde Jess’in personası tarafından suya atıldıktan sonra eve dönmek için çıkış yolu bulabilir. Gölgesini kabullenmiş bir şekilde döner evine yani benliğine. Tabi yolculuk burada bitmez. İnsan her daim yolculuk ve gelişim halindedir, dolayısıyla insanın kemali için ‘son nokta’ yoktur. Jess eve döndükten sonra herşey en başa döner, başladığı yere. Limana gelmeden önceki halini görür, yani personasını. Evini, benliğini ele geçirmek zorundadır. Persona bu defa limana giderken kaza geçirir ve ölür. Jess personasını yıkmış, gölgesiyle yüzleşmiş ve daha güçlü bir kişilik oluşturmuş olarak bir kez daha derinlere inmek ve kendisiyle hesaplaşmak üzere limana ‘Triangle’ teknesine binmek üzere gider. Kaçınılmaz olana doğru yol alır, kendisini bir kez daha tanımaya doğru…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir