Hücre (The Cell,2000) Filmi,Bilinçaltı ve Gerçeklik

“Her İnsan kendi içinde bir oda taşır”
Franz KAFKA
Başrollerini Jennifer Lopez ve Vince Vaughn’ın paylaştığı, yönetmenliğini Tarsem Singh’in yaptığı “Hücre”, düşüncenin sınırlarını zorlamakla kalmıyor, düşüncenin derinliklerinde bir serüvene çıkarıyor. Modern-klasik Hollywood tarzının hakim olduğu filmde, bu tarza ait anlatı belirgin hale gelmiş. Artık klasik kompozisyon biçiminde giriş, gelişme, sonuç şeklinde seyreden ve genellikle sonucun da rahatlıkla tahmin edilebildiği bir anlatı ile karşımıza çıkıyor. Hollywood tekniği ise görsellik boyutuyla ön plana çıkmış. Bilinçaltına doğru yol alırkenki görsellik sizi de kendi bilinçaltınıza doğru itiyor. Gerek bu sahnede gerekse sadece ve sadece Jennifer Lopez’in vücudunu gösterebilmek adına çekildiği aşikar olan buzdolabına bakış sahnesinde yönetmen Tarsem Singh’in reklamcı kişiliği ön plana çıkmış ve görsellik boyutunda oldukça başarılı da olmuş.

Hastalarının bilinçaltına inerek onlara yardım etmeye çalışan bir psikolog, bu terapi esnasında sıradışı bir yöntem kullanır. Bir simülasyonla hastanın bilinçaltında “matrix” gerçekliğinde hastayla temasa geçilir. Böylelikle dile gelmeyen, bastırılan düşüncelere ve çocukluk ve geçmiş zaman anılarına rahatlıkla ulaşılabilmektedir. Peki ya aynı durum ağır şizofren bir psikopat katil için söz konusu olsaydı, onun bilinçaltına inmek bir çocuğunkine inmekle eş değer olur muydu? Bu sorunun cevabı filmde verilmiş. Bu nedenle biz daha çok psikoloji ile destekleyerek simülasyon, düşünce yönetimi ve gerçeklik üzerinden sinemaya değineceğiz.

Bir çok kişilik kuramları ortaya atılmıştır bugüne kadar. Davranışçı kuramlar, humanistik kuramlar, psikanalitik kuramlar, bilişsel kuramlar vs. Aslında değişik zamanlarda değişik kültürlerde benimsenmiş ve karşılığını bulmuştur da bir çoğu ancak bunların içinde şüphesiz ki en çok ses getiren ‘psikanalitik’ kuramlar olmuştur. Bilinç ve bilinç öncesinden yahut da bilinç dışının etkisinden önemle bahsetmesi, çağımız insanı için çok büyük öneme sahip olmuştur. Freud’un bahsettiği id(nefs), ego(akıl) ve süperego(vicdan) üçlüsü, Freud’a göre birbiriyle çatışma halindedir ve birbirlerini baskılamaya çalışmaktadırlar. Bu üçlü insanın farklı durum ve şartlarda sık sık başvurduğu yanları, dolayısıyla benliğinin bütünüdür. İnsan davranışlarında ise en önemli etken daha çok bilinç altında saklı olan güdülerdir. Dolayısıyla bir insanın neyi neden yaptığını anlayabilmek onun bilinç altına inebilmekle mümkün olmaktadır. Psikanalitik kuram bize bunu sağlamaktadır. Çağın iletişim tekniklerini de göz önüne alırsak artık insanlar ‘kitleler’ şeklinde adlandırılmakta ve bireysel bilinçten çok ‘kollektif bilinç’ ön planda tutulmaktadır. Kollektif bilincin olduğu yerde bir de kollektif bilinç altı mevcut olur ki, gerek tüm insanlara has özelliklerin ‘yirmi beşinci kare’ suistimali gibi kötüye kullanılması ile, gerekse de kültürel özelliklerden yapılan çıkarımlar ile düşünce yönetiminde önemli bir yere sahiptir. Tarkovsky’nin Ayna(Zerkalo, 1975)’sı insan zihninin işleyişini ve bilinçaltını bu minvalde çok güzel bir şekilde sunmaktadır.

Bilincin ve bilinçaltının birbiriyle perçinleşmiş bir şekilde iç içe geçmiş olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu durumda insan için anlık bir mutlak gerçeklik söz konusu değildir. Yani ‘an’ geçmiş yaşanmışlıklarla, şimdinin uyarıcılarının etkileşimi ile şekillenmektedir. Gerçeklik zamansal boyutta gerçekliğini yitirmiştir çünkü insan bilinçaltı ile geçmişe sıkı sıkıya tutunarak anlık etkileşimleri yorumlamaktadır. Yaşanmışlıklar yaşanılanları temin etmektedir. Bu durumda katı bir determinizme ulaşılmış gibi gözükse de, yaşanmışlıkların karmaşası bu durumu aklın keskinliğinden kurtararak akışı kolaylaştırmaktadır. Konumuza dönersek bilinç ve bilinçaltının bu kadar etkileşim içinde olması bizde gerçekliğin uyarılardan ibaret olduğu duygusunu uyandırır. Filmde “Yaşananlar gerçek değil” diyebildiği ve buna inanabildiği ölçüde bilinçaltına inişinde başına gelebilecek olası zararlardan kurtulabileceği düşünülmektedir. Dolayısıyla gerçekliği objektif bir yanı bulunduğu gibi ‘inanç’ olarak özetleyebileceğimiz bir de subjektif yanı mevcuttur. Bu subjektiflik, insana objektif gerçeğe deneme-yanılma yöntemiyle ulaşması yolunda bir prova imkanı sağlar. Simülasyon uygulamaları bu nedenle gerçekliğin bir provası olmakla beraber, sinema da aynen böyledir. Hayatı okumaya çalışanlar öncelikle bir filmi okumayı başarabilmelidirler. Sinema hiç bir simülasyonda yaşanmadığı kadar gerçekliğe yakın, aynı zamanda çekim aşamalarını irdelersek, bir o kadar da gerçeklikten uzaktır. Çekim esnasında her şey sahte ama çekim bittikten sonra da her şey bir o kadar gerçektir. Bir film bir simülasyondan daha iyi bir uyarıcıdır bu nedenle. Ve yine sırf bu nedenle ‘Matrix’, ‘Matrix filmi’nden daha gerçektir, tıpkı filmde inilen bilinçaltı ‘hücre’lerinin, ‘Hücre’ filminden daha gerçek oluşu gibi…
**Filmin Künyesi
Tür: Bilimkurgu, Gerilim, Fantastik
Yönetmen: Tarsem Singh
Senaryo: Mark Protosevich
Oyuncular: Jennifer Lopez, Vince Vaughn, Dylan Baker, Jake Weber
Yapım: 2000-ABD
