Çatışmalarla Geçen Hayatımız ve ”Sinema”

Aslında bir tılsıma kapılmıştık hepimiz, ta ki gözlerimize güneş ışığı vurana dek. Kör bir ıslık peşinde koşmuştuk, belki denizle nehrin amansız savaşını duymadan hayatımıza devam ediyorduk. Geçmişimizden bir haber değildik, kendimizle çatışma halindeydik. Evet büyük bir çatışma, ilk isyan, gerilim, savaş. Dahası koca bir yıkım… İçimizdeki kör çatışma, armonilerin sağırlaşması, tualimize sıçrayan kara leke, içine su kaçmış bir saat… Ufak bir kıvılcım ile başlayıp bizi esir alan fikir. Günden güne kemiren hastalık, rüzgarın sağır edici uğultusu. Aslında biz kendi halimizde yaşamak isterken sinsice beynimize işleyen yağmur… Koskocaman bir çatışma. Bir tarafta siyah kaleler diğer tarafta beyaz piyonların olduğu savaş meydanı. İnsan hayatının vazgeçilmezi çatışma her adımda yanımızda. Doğduğumuzda bizim ağlarken büyüklerimizin güldüğünde oluşan  o, ilk çatışmadan günümüze süre gelen cereyandır çatışma…

Sinema ve çatışma birbirini tamamlayan iki dost ya da diğer bir değişle çıkar arkadaşlığı. Sinemanın tenine sinmiş olan bu düşünceler karşıtlığı temanın filizlenip büyümesine neden olan yağmurdur. Düşüncelere bürünmüş bulutlardan sinema filminin üzerine boca edilen yağmurdur çatışma. İyi ile kötünün savaşı, köle ile efendinin hayatının izleri, aşk ve nefretin timsalidir çatışma. Siyah bir bulutun beyaz bulutu kıskanıp yağmur olup bardaktan boşanırcasına toprağa işlemesidir. Sinemanın yaşamdan aldığı her kesitin iliklerine işleyen bu düşünce çatışması seyirciyi taraf olmaya iterken kendine de taraftar toplamaktadır. ‘’hayır efendim, bu sefer kötü adam kazanacak, neden hep iyi kazanıyor’’ diye bir isyan. İşte sinemanın yıllardır üzerine sinmiş bu düşünce çatışması bazen ufak sevimli kıvılcımlara da neden olmaktadır. ‘’o ki çok ısrar ettiniz bu sefer siz kazanın kötü adam’’…

Yolumun üzerinde bir ağaca rastlıyorum. Acaba burada işi ne diye sormadan edemiyorum. Düşünüyorum, kısa müddet sonra ‘’ beni anlamak istiyorsan bana tırmanmalısın’’ diyor bir ses ormanın içinden. Duraksıyorum sonra ağaçta buluyorum kendimi. Evet ağaçları anlamak istiyorsak onlara tırmanmamız gerekiyor. İşte çatışmaları anlamamız içinde çatışmaya giren iki gruptan birinin safına geçmemiz ve savaşmamız gerekiyor. Kaybettiklerimizin yanında kazandıklarımızı da hesaplamamız gerekiyor. Çatışmadan sağ çıkma olasılığımız kadar kaybederek çıkma olasılığımız da var. İnsan doğası gereği düşünce yağmuruna tutulmuştur. Beynin içine hücum eden düşünce akımları, armoni ıslıkları, şelalenin çağlaması… Nehir ile deniz. Nehrin denize kavuştuğu yerde özlem bitmez, savaş başlar. Denizle kucaklaşan nehir boğulmamak için çırpınır, her defasında dalgalara yenik düşse de varlığını korumaya çalışır. İşte bizimde beynimizde yankılanan çatışmalar deniz ile nehir gibidir.

Aslında bir tılsıma kapılmış hepimiz, şimdi de olduğu gibi. Kısa ama hayatımıza sokulmak için çabalayan düşüncelerle karşı karşıya kalmıştık. Her şeyden önemlisi de kendi savaşımızı kendimiz başlatmıştık…

Gökhan Kuloğlu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir