Bir Zamanlar…”Son Çeyreklik”

Son bir çeyreklik ile ne yapılabilirdi. Bir kafede oturup bir fincan kahve içebilirim diye düşünmüştüm. Ne kadar doğruydu bilmiyorum. Deneyip öğrenmem gerekiyordu. Sokakların git gide daraldığı bir kesimin köşe başında bulunan kesme taştan bir kafeye girdim. Grand Cafe adında bir mekân. İsmi pek düşündürücü olmamıştı benim için. Çünkü mekândan çok cebimdeki son çeyrekliğe sıkı sıkıya sarılıyordum. Masaya oturmakta tereddüt etsem de istemeden oturmuştum bir kere. Siyah ve beyazın alaşımı görünümlü garson üzerime yürümeye başlamıştı. Sanki savaş alanındaki süvari birliklerini andırır gibi bir telaş içindeydi. Bense ne söylesem diye düşünüyordum. Ne söyleyebilirdim ki. Pasta mı hayır hayır, çikolata soslu kurabiye mi çok fazla uçma bence. Evet, tek çıkar yol kahve dedim kendi kendime. Acaba yarım porsiyon uygulaması dedim ve kendi kendime güldüm. Bir iki adım kalmıştı ki ‘’ buraya bakın beyler, bunu daha önce gördüğünüzü zannetmiyorum’’ diye bir ses yükseldi kapının solundaki masadan. Garson duraklamıştı. Oh be, dedim kendi kendime. Oldum olasıya meraklı olmuşumdur ya, bende kulak kesildim sohbete. Ne kadar ilgimi çekecekse artık, cebimdeki çeyreklikle… Kahverengi şapkalı, gür bıyıklı iki adam etraflarına toplanan yığında kayboluyordu. Zar zor seçiyordum, sanki tanıyacaktım da adamları. ‘’Eğer bir çeyrekliğiniz varsa sizde film izleyebilirsiniz,’’ diye bir ses yükseldi kalabalığın içinden. Acaba kısa boylu olan mı konuşmuştu, bilemedim. Neye yarar ki, bir çeyreklik dedi sonuçta. Daha dikkatli kulak kesildim ve kalabalığa sokuldum. Kalabalığa sokulurken film neydi, daha önce duymuş muydum diye düşündüm. Hayır, kesinlikle dedim kendi kendime. Adam elinde kare şeklini alan bir makineyi millete gösteriyor bunun içinde görüntü olduğunu iddia ediyordu. Kalabalığın bazı kesimlerden kahkahalar yükseliyor, hiç olur mu öyle şey efendim diyordular. Elimi cebime attım, çeyreklik yerindeydi. Adam elindeki fotoğraf makinesini andıran alet ile film izlemek isteyenlerin paralarını toplamaya başladı. Tuhafıma giden şuydu ki kahkaha atanlar önceliği alıyordu, ilginçti gerçekten. İnanmıyorum ama merak etmiyorum da değil düşüncesi bu olsa gerek, dedim. Elimi cebime atıp, paltomun derinliklerine sıkıca tutunmuş son çeyrekliği adama uzattım ve sandalyeye oturdum. Birkaç dakika sonra uğultu kesildikten sonra herkes pür dikkat duvara bakıyordu. ‘’Eee, bu duvar beyaz,’’ diyorlardı. Onu bende fark ediyordum, evet beyazdı. Ta ki bir dakika sonraya kadar. Duvarda insanlar yürümeye başlamıştı. Meydana akın eden işçiler. Hayret içindeydi herkes. Meydana akın edenler, hızlı ve vurdum duymaz, sanki biz yokmuşuzcasına. Kahkaha atanların soluğu kesilmişti bir an için. Birkaç dakika sonra meydana akın eden kalabalık siyah beyaz silüetle birleşip şehrin merkezine akıyordu. Üzerinde yayılan fabrika dumanı bulutların arasına karışıyordu. Biraz sonra uzaktan beliren bir tren herkesin şaşkınlığını büyütür derecede duvarda akis etmeye başlıyordu. Rayların üzerinde birkaç dakika ilerledi dumanı tüterek. Son çeyrekliğimin duvar üzerinde akışını şaşkınlıkla izliyordum. Yaşam duvara akıyordu sanki. Son çeyrekliğimle bir fincan kahve yerine kısa bir hayat satın almıştım. Bunun hayreti, yüzümü hatta vücudumu büsbütün sarıyordu. Duvar aniden bembeyaz oldu. Herkes dikkat kesilmiş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Adamlar makineyi kapatıp ‘’ evet beyler filmimiz bitti, izlediğiniz için teşekkür ederiz, tekrar görüşmek dileğiyle,’’ dediler toparlanıp kapıya yönelmeye başladılar. Bende sandalyeden kalkıp kapıdan çıkan adamlara ‘’ siz kimsiniz acaba, bu da neydi böyle,’’ dedim. Adamlar gülerek, ‘’Biz, Auguste ve Louis Lumière kardeşleriz, izlediğiniz de filmdi beyefendi,’’ diyerek son çeyrekliğimle uzaklaştılar. Garson şaşkınlığı bozarak ‘’Kahve!’’. Elimi cebime atmama gerek yoktu artık, bulaşıkları yıkarken ya da kapı dışarı edilirken hayal ettim kendimi ve gülümsedim ‘’Kahve’’ dedim…
Gökhan Kuloğlu
