Aguirre, Tanrı’nın Gazabı (Aguirre, Der Zorn Gottes)

Werner Herzog’un 1972 yapımı filminin başrolünde Klaus Kinski yer alıyor. Hikaye 1500’lü yıllarda kendilerine yeni bir dünya kurmak için “Yeni Dünya” yı keşfe çıkan İspanyol kaşiflerinin macerasını, Gonzalo Pizarro’nun kafilesinden kopan ve kendisine yepyeni bir krallık kurmak isteyen Aguirre’nin şahsında anlatır.

Kendisini “Tanrı’nın Gazabı” olarak tanımlayan Aguirre aslında bir betimleme karakterdir filmde. Bu nedenle Aguirre, Peru’da Francisco Pizarro, Meksika’da Cortes, Arjantin’de Mendoza’dır. Ve her biri Kızılderililer olarak adlandırılan İnkalar, Aztekler ve Mayalar için Tanrı’nın Gazabı olmuştur. Tamamen ticaret yollarından mahrum kalan Avrupa’nın yepyeni ticari amaçlarla Asya’ya ulaşma çabasının sonucu olan Yeni Dünya’nın keşfini ondan öncesinde yaşanan şartlar zorunlu kılmıştır. Cenevizlilerin ve Venediklilerin tamamen ticaret hakimiyetlerini kaybettikleri Akdeniz’de o devrin en güçlü Batı imparatorluğu olan İspanya da tutunamaz. İçlerinde merak güdüsüyle yola çıkanlar olsa da bunları üst yöneticilere anlatmak pek mümkün olmayacağından, sefere çıkmak isteyen kaşifler gidecekleri yerlerdeki zenginliklerden ve fethedecekleri topraklardan bahsetmek zorundaydılar. Aksi takdirde krallardan destek göremezlerdi.  Çünkü salt bir merak için harcanacak tek kuruşları yoktu. İşte Gonzalo Pizarro da Peru’yu işgal edip, İnkaları kolonileştiren Francisco Pizarro’nun kardeşi olup, İspanyol kafilelerinden birine kumandanlık etmektedir. Bu seferlerdeki zihin yapısını Meksika’yı işgal eden Cortes’in şu sözleri çok güzel anlatır: “ Ben buraya, köylü bir toprağı eşelemeye değil, altın aramaya geldim.”(1) Filmin hikayesi ise Pizarro ile bu sefere katılan keşiş Gaspar de Carvajal’ın günlüklerinden uyarlanmıştır.

Gürbüz ormanlar ve sis bulutlarıyla kaplı dağların arasından inen kafileyi göstererek başlar film. Filmin başında kamera bize kafileyi ve doğayı tanıtır adeta. Yani insanı ve mekanı. Filmde bir anlamda insanın mekan ile olan temasına değinirken, mekana hükmetmek isteyen insanın mekanda hükmedilişi ile sona erer. Mekanı güzel kılacak olan kendi doğal yapısı ile insanın içindeki güzelliklerdir. İnsanın içindeki asıl olan güzellik ile doğal güzellik birbirine uyumludur çünkü tek kaynaktan çıkmıştır, eğer insan içindeki güzelliği keşfetmez ve kötülüğün peşinden giderse kendi doğasına ters düşmekle beraber doğayla da uyuşamaz ve doğanın tepkisiyle karşılaşır. Bu anlamda filmde kaşiflerin macerasının anlatılmasından dolayı girişte insanı ve mekanı tanıtması oldukça anlamlıdır. Film keşiş Carvajal’ın dilinden bir dış sesle, onun günlüğünden cümlelerle açıklamalarda bulunur. Burada dış ses, filmdeki doğal sesler, oyuncuların gergin halleri, ara ara oluşan sessizlik ve sık sık kullanılan mistik müzik müthiş bir uyum içindedir. Ve sizi meşhur zenginlikler ülkesi “El Dorado” efsanesinin peşinde, kaşiflerle beraber bir yolculuğa çıkarır.

Ana kafileden ayrılan öncü keşif kafilesi İnkalarla karşılaşırlar. Ve daha önceden köleleştirdikleri bir Kızılderili aracılığıyla onlarla konuşurlar. Onlara Tanrı’nın mesajını teklif ederler, ancak Kızılderili kitabı sallar ve “ bu konuşmuyor” der. İnsan algılayışları ve farklılıklarını anlatan güzel bir sahnedir. İnkalar doğadan gelen sesi dinlemiş, yaşadıkları doğal ortamın etkisi onları işitmeye duyarlı kılmış ve işiterek öğrenmeyi öğrenmişlerdir. Bu kadarcık farklılığı dahi idrak edemeyen medeni insanlar olan kafiledeki kaşifler bu insanların infaz emrini vermiştir. Aslında bu sahne yüzyıllarca Afrika ve Amerika’da yaşananları bir anda çok güzel bir şekilde betimlemiştir. Objektifliğini film boyunca yitirmemeye gayret gösteren yönetmen yine de belli noktalarda Avrupalı olmanın verdiği bakış açısından, üstten bakıştan kurtulamamıştır. Yerlileri çıplak göstererek ilkelliklerini vurgular ancak İnkaların o zaman giydikleri gösterişli kıyafetlerden habersizdir sanki. Yanmış kafatasları ve kemikler bulunur İnka köyünde. Ve de öldürülmüş insanlar. Kızılderililerin insan kurban ettikleri doğrudur ancak korktukları doğaya karşı ellerindeki en değerli şeyi doğanın gazabından korunmak için ona veriyorlardı. (2) İspanyolların kendilerini uğruna katlettiği altın zengini olmalarına karşın ellerindeki en değerli saydıkları şey insan hayatıydı. Ve kurban da bile isteye giderdi ölüme. Bu derece maddeden manaya geçebilmiş bir topluluktu.

Keşiş Carvajal günlüğünü şu cümleyle bitirmek zorunda kalır: “ Asker Gonzales ilaç sanıp mürekkebimi içtiği için artık yazamayacağım.” Ve bu cümleden sonra her ne kadar günlüğü sinemaya uyarlarken de muhayyilesini konuştursa da, gerçek hikayenin bu cümleden sonraki kısmı da yönetmenin hayal gücü olan anlatısıyla biter. Tanrı’nın Gazabı olan Aguirre, kendi tanrısı olan altının gazabına uğrar…

(1)  R.Luraghi- Sömürgecilik Tarihi, Sosyalist Yayınlar

(2)  R.Luraghi- Sömürgecilik Tarihi, Sosyalist Yayınlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir