Melekler Şehri (City Of Angels) 1998
- Hey dostum sen bu inşaattan değilsin.
- Beni görüyor musun, beni görebiliyor musun!?
- Evet seni çok iyi görebiliyoruz.
- Bu kan mı, bu kan değil mi?
- Evet, o kırmızı olan mı?
- Kırmızı… Bu kırmızı mı? Renkli görüyorum…!

Senaryo gereği yüksekten atlayarak melek iken insan olan adamın sözleri bunlar. Ardından düştüğü yerden kalkıp yola çıkıyor ve selam verdiği insanlar onu öneme alıp cevap bile vermiyor. Adam insan olduğuna seviniyor, yüzünden akan kana, eline ayağına, etrafa bakıyor. Sevinçten deliye dönüyor ve bir çocuk gibi koştura koştura dönerek yürüyor yollarda. Tam anlamıyla bir çocuk gibi davranıyor fakat büyük olduğu için deli gibi görünüyor. İnsanlar onun sevincini anlayabilmek bir yana selamını bile almıyor. Kimi mahallelerden alışık olduğumuz mahallenin aldırış edilmeyen delisini hatırlatıyor bize, ki biz onların meczup olma ihtimalini de biliyoruz.
Sinema imkânının belki de bize en büyük armağanıdır bu; normalde olmayacağını bildiğimiz bir imkânsızı izliyor ve hayatımızı kuşatan mümkünleri anlamlandırıyoruz. Melek melektir, insan insandır; bir kimse bana gelip bir meleğin yüksekten atlayıp insana dönüştüğünü düşün ve bununla tefekkür et dese olmayacak iş deyip dinlemem, hatta bir kitapta okusam da anlam çıkarmam. Fakat bu gerçek olmayan durumu sahneye vurunca durum biraz değişiyor. Kendisi başlı başına olmayan günlerin anlatısı olan sinemada bunu izlerken gerçekliğini sorgulamıyor sadece izliyorum; bu da farklı yorumların kapısını aralıyor. Aslında hepimiz nasıl sistemlerle çevrili olduğumuzu düşünsek, şu içimizde dolaşıp durmakta olan kana bir kez olsun filmdeki adamın gözü ile bakabilsek aklımızı yitiririz. Bir de renkli görmek, görmek başlı başına akıl almaz bir olay iken; kim renkli gördüğünün şükründe ki, hangimiz farkında… Bir takım kanunlar, güneş ışığının farklı yansıması ve benzerleri denilerek ilminin kıyısına yaklaşılıyor belki. Ama tümüne vakıf olamayız, anlayamayız, bir kez anlayacak olsak halimiz filmdeki adam gibi olur. Çocuklar dünyayla daha az ilgili oldukları için aynı davranışları onlarda da görebiliriz. Ama onlar da yaşları büyüdükçe dünya haline alışacak, bir takım kelimelerle konuşacak, şaşırmayı unutacaklardır.
Geçen haftalarda bir yaşlarındaki bir çocuk ile oynuyordum. Sakin bir çocuk; kendi kendine bir şeyler mırıldanıp tebessüm ediyor, bizi izliyor, geziyor, bazen düşünüyordu. Derken odaya elindeki tabakta üzüm olan birisi geldi ve çocuk birden sevinç çığlıkları atarak üzümlere doğru koştu, o ana kadar pek sesi çıkmamıştı oysa. Alıp ağzına attı ama fazla yemedi, daha çok oynadı. Eline aldı gülerek bize getirdi. Önünden almak isteyince ağladı. Üzüm ile bir yakınlığı vardı sanırım. En çok da ilk gördüğünde üzüme doğru koşmasını unutamıyorum; sevinç içinde koşması filmdeki adamın koşuşuna benziyordu.
Şimdi biz, üzüm ile tefekkür etmeye çalışsak, ne düşüneceğiz? Ayette geçtiği üzere hem şarap hem rızık olması mı, yoksa kitaplarda anlatılan ve bilim adamlarınca ‘fruktoz’ ismi verilen meyve şekerini bulundurması mı? İşte bunların hepsi sebeptir. Tefekkür edelim derken, yine ve yeniden sebeplere sarılmak üzümün sahibine ihanetten başka bir şey değildir. Sebepsiz tefekkür gerek. Asıl tefekkür, çocuğun üzüme doğru koşması, henüz ona dair bir dünya kelâmı edemezken üzüm ile oynamasıydı. Bilmiyorum, belki üzüm ile önceden bir tanışmışlığı vardı, sanki cennetten kopup gelmişti ikisi de.
Üzümün her habbesini yerken besmele çeken irfan erleri var imiş eskiden. Bir çocukların bir de velilerin özel gayret sarf etmeden farkına vardıkları incelikleri düşününce bizim bir meyveye olan bakışımız, onu alıp yalnızca yememiz ne kadar da anlamsız geliyor. İnsanlar evet yiyorlar, içiyorlar, yaşıyorlar fakat bunlar hakkında düşünmüyorlar. Apartmandaki işçinin ‘evet o kan, kırmızı olan’ cevabının adamın sevinci yanında ne kadar somut, soğuk ve yetersiz olduğunu düşünelim. Meczupların karşısında modern dünya bu cevaptan ibaret olsa gerek.
Ben de tahmini ilkokul 1-2’ye giderken bir gün aynada gözkapağımın iç kısmında iğne ucu kadar bir delik olduğunu görüp korkarak babamın yanına gitmiştim. Babam da onun gözyaşı kanalının ucu olduğunu, gözyaşının oradan aktığını ve herkeste olduğunu söylemişti. Ne kadar da mutlu olmuştum, bu kadar ayrıntıya sahip olduğumu bilmiyordum. Filmdeki adamın insan olunca kan gibi dehşetengiz bir sıvıyla karşılaşması gibiydi benim sevincim de, insan olduğunu ve insanın nasıl bir canlı olduğunu keşfetmeye dair mutluluklar. Şimdi ise o gözyaşı kanalına yaşın nasıl geldiğini, hangi kasların hareketi ile olduğunu biliyorum, dahası bunu bir sistematik ile anlatanların koyduğu latince isimleri kullanarak sıralayabiliyorum. Fakat, sevinemiyorum.
Çocukken sebep az, kelime bilgisi az, fakat her şey esrarengizdi. Biz büyüdükçe, bilim ilerledikçe ve biz bilim öğrendikçe sebeplere boğulduk, bunu özellikle kendi çocukluğumu hatırlayınca derinden hissediyorum, sebeplere sarıldığımızı… Biz biliyoruz ki imanın sahih olması dahi sebepten yoksun olmasıyla ilişkilidir.city-of-angels-meleklerin-sehri-nicolas-cage-meg-ryan Hikmetini tam kavrayamadığımız, aklımızın almadığı, hatta zaman zaman tam tersini düşündüğümüz bir meseleye külliyen teslim olacağız ki iman olsun bunun adı. İçki zararlıdır öyle mi, mideye iner ve sonra da emilerek hücrelere şu şu zararları verir, o halde içilmemelidir. Hayır, ben iman ederim ki hayır, içkinin faydaları da vardır. Bizzat ayet söylüyor bunu; “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.”* diye. %20 fayda %80 zararlı ise %80 içmiyorum değil, kesinkes %100 içmemem gerektiğine inanmışım, sebep zararlı oluşu değil demek ki. Sebep, biz büyüdükçe ve aklımız, günlük meşgalelerimiz hep dünya hayatıyla irtibatlı oldukça tabu olarak önümüze koyduğumuz bir mesele. İşte çocuklar, bizi dünyaya sıkı sıkı bağlayan bu sebep arama merasiminden yoksunlar. Anne ve babalarından gördüklerini sorgulamadan alıp uyguluyorlar. Bazen sebepsiz ağlıyor, çoğu zaman sebepsiz seviniyorlar.
Biz ise yeryüzünün gelmiş geçmiş en az mucize gören, en rasyonel, en akılcı insanlarıyız. İllüzyon gösterisi izlerken bile neden, nasıl oldu, hangi tekniği kullandı diye düşünmekten izleyemiyoruz. Bazen bir çocuğun gözlerine bakıp, evladım beni kurtar, demek geliyor içimden.
Ve bir çocuklarda bir de şimdilerde yalnız kitaplarda okuduğumuz velilerde görüyorum bu hali; biz ise sebep-sonuç ilişkisine dayalı bilimlerin içine daldık, dünya kelâmı ezberliyor, az hayret edip, bol puan almayı umuyoruz. Belki bir peygamber duası şifa olur halimize; Allah hayretimizi artırsın…
Film anlattığım gibi, benim için önceleri melek olan adamın insan olunca yaşadığı sevinçten ibaret. Tamamını izlemediğim için tahlil etmiş yahut önermiş değilim. Aksine bu filmde mümin gözünü kirletecek sahneler olduğunu duyduğum için her ne anlatıyor olursa olsun izlenmemesi taraftarıyım. Fakat bir tv kanalında rast gelerek bahsettiğim insan olma sahnesini izledim. Ve bu sefer başka türlü bir hayret ile aynı içimizdeki kandan bîhaber oluşumuz gibi, Amerikan sinemasının oynadıkları bu filmden yalnız para kazanmalarına, bir şey anlayamamalarına üzüldüm. Ne diyelim, Allah cümleten hayretimizi artırsın.
(*) Bakara Suresi, 219.
