Düşüş (The Fall) 2006

Aslında bu filmde hepimizden bir şeyler var. Hepimiz çocuk olduk, bazılarımız anne baba oldu. Küçük bir çocukken olağanüstü hayal gücümüzle çok farklı düşüncelere dalardık, bazen de en sevdiğimiz varlığın hayal gücünü bilmek ister, annemize gider bize masal anlatmasını isterdik. Annemiz kimi zaman bildiği bir masalı anlatırdı, kimi zaman da o anda tamamını kendi ürettiği bir masalı.. Belki de en çok kendi masalını severdik annemizin; bizi daha çok içine çekerdi, çünkü o masallar bizden birinin dünyasıydı. İşte The Fall bizi, sadece annemizin masallarında var olabilecek tarzda, özlediğimiz dünyaya yolculuğa çıkarıyor, oldukça güzel bir görsellikle etrafımızı sarıyor ki; film en başında seyirciyi bağlıyor koltuğuna, en geç yarısına geldiğinizde ‘Hiç bitmese keşke’ dedirtiyor, bittiğinde ise biraz duygusala bağlamış ama mutlu mesut dönüyoruz gerçek Dünya’ya..
20.yüzyılın ilk çeyreğinde Los Angeles’ ta bir hastanedeyiz. 10 yaşındaki Alexandria ( Catinca Untaru) kolunu kırmıştır ve hastanede tedavi görmektedir. Çeşitli filmlerde dublörlük yapan Roy ( Lee Pace), bir çekim sırasında yaralanır ve hastaneye kaldırılır. İşte küçük kız ve Roy’ un yolları burada kesişir. Roy hayattan sıkılmış, karamsar birine dönüşmeye başar. İntihar etmeyi bile düşünür hale gelir. Bu esnada Alexandria’ dan istediği ilaçları getirmesi halinde ona anlatacak çok güzel bir masal bildiğini söyler ve masala başlar: Farklı yerlerden gelen ve birbirlerini tanımayan 6 adam bir adacıkta uyanır. Kötü vali Odious, hepsinin hayatını mahvetmiştir. Güçlerini birleştirip validen intikam almaya karar veren 6 adam yola çıkarlar… Masal küçük kızın çok hoşuna gider fakat ilerledikçe Roy’un ruh haliyle birlikte farklılaşmaya ve karamsar bir hikayeye dönüşmeye başlar ..
Yönetmen Tarsem Singh’ in 2000 yılında çektiği The Cell filmini bazılarımız hatırlar. Bir katilin beynine, hayal gücüne ve fikirlerine yolculuğu anlıyordu ve farklı bakış açısıyla adından söz ettirmişti. The Fall yönetmenin ikinci filmi ve 2006 yapımı. Bu yönetmen o kadar sene neden beklemiş demiştim kendi kendime ama filmi izledikten sonra boş boş beklemediğini anladım. Zaten filmin yapım ve post prodüksiyon süreci epey uzun. ( Ben yönetmen olsam ve bu filmi çekebileceğimi bilsem 6 değil belki 10 senemi verebilirdim şahsen :)
Başladığında küçük kızın tatlığıyla ve ‘Ya böyle bişey olamaz’ dediğim oyunculuğuyla seyirciyi saran film, masalın anlatılmaya başlamasıyla birlikte etkisini yükselterek bizi elimizde olmadan hikayesine dahil etmeyi başarıyor. Basitmiş gibi duran masal aslında oldukça güzel ve benzersiz. Olay örgüsü başarılı bir şekilde işlenmekle kalmamış, her telden insanın bişeyler bulabileceği bir hikaye ortaya çıkıvermiş . Farklı kültürlerin tek bir amaç için birlikte savaşmasını mı istersiniz, anlatan kişinin ruh haline göre beklemediğimiz yerlere yönelen, hiç bilgisayar efekti kullanılmadan çekilmiş masalsı karelerle anlatılan masal mı istersiniz, yoksa kolu alçıda hastanede dolaşan, çok şeker bir İngilizce aksanı ve doğallığıyla filmi film yapan küçük bir kız mı? Bence 3ünü de istersiniz ve bu filmi de kaçırmazsınız.
SEFA ÖZSOY
