Sefiller Les Miserable Film İnceleme ve Genel Bakış

Sefiller, dünya genelinde 42 ülkede, 21 dilde, 60 milyondan fazla kişi tarafından izlenen ve 28 yıldır her yerde hala gişe rekorları kıran dünya çapındaki tiyatro fenomeninin sinema uyarlamasıdır.
Yönetmenliğini The King’s Speech/Zoraki Kral’ın Akademi ödüllü yönetmeni Tom Hooper’ın, yapımcılığını ise Working Title Films/CAMERON MACKINTOSH’un üstlendiği filmin başrollerini HUGH JACKMAN (The Prestige/Prestij, önümüzdeki dönemlerde vizyona girecek olan The Wolverine), Oscar® ödüllü RUSSELL CROWE (Gladiator/Gladyatör, A Beautiful Mind/Akıl Oyunları), ANNE HATHAWAY (The Dark Knight Rises/Kara Şövalye Yükseliyor, The Devil Wears Prada/Şeytan Marka Giyer), AMANDA SEYFRIED (Mamma Mia!, Dear John/Sevgili John), EDDIE REDMAYNE (My Week With Marilyn/Marilyn İle Bir Hafta, The Other Boleyn Girl/Boleyn Kızı), AARON TVEIT (televizyon dizisi Gossip Girl, Premium Rush) ve yeni oyuncu SAMANTHA BARKS’ın yanı sıra, HELENA BONHAM CARTER (Harry Potter serisi, Sweeney Todd) ve SACHA BARON COHEN (Hugo, Borat) paylaşıyor.
19. yüzyıl Fransa’sında geçen Sefiller, bir kırılan hayaller, karşılıksız aşk, tutku, fedakârlık ve kefaret hikâyesi ve insan ruhunun dayanma gücünün herhangi bir zamana ait olmayan göstergesi. Jackman, şartlı tahliye kurallarını ihlal etmesinin ardından acımasız polis Javert (Crowe) tarafından onlarca yıldır aranan eski hükümlü Jean Valjean karakterini canlandırıyor. Valjean, fabrika işçisi Fantine’in (Hathaway) küçük kızıyla ilgilenmeyi kabul edince hayatları sonsuza dek değişiyor.
Haklarından mahrum bırakılmış grupların, ahlaksızlıkla mücadele ve değişim talep etmek için bir araya geldiği Victor Hugo’nun dünyanın en uzun soluklu müzikaline ilham veren 150 yıllık hikâyesi, güncelliğini hiçbir zaman yitirmiyor. Şimdi Sefiller, Hooper’ın bu klasik destana getirdiği muhteşem yorumla, gücünü beyaz perdeye taşıyor. Uluslararası üne sahip yıldızlar ve “I Dreamed a Dream”, “Bring Him Home”, “One Day More”, “On My Own” gibi sevilen şarkılarla dolu şovların şovu, unutulmaz bir sinema müzikali deneyimi olarak yeniden doğuyor.
Film, yapımcılığını Cameron Mackintosh’un üstlendiği, ALAIN BOUBLIL ve CLAUDE-MICHEL SCHÖNBERG’in orijinal müzikal tiyatrosundan uyarlandı. Sefiller’in senaryosunu, iki kez Oscar’a aday gösterilen WILLIAM NICHOLSON (Gladiator/Gladyatör, Shadowlands/Gölge Topraklarda), Boublil, Schönberg ve HERBERT KRETZMER (Les Misérables in Concert: The 25th Anniversary/Sefiller: 25. Yıl Konseri) yazdı. Filmin müziklerini Schönberg yaptı ve şarkı sözlerini Kretzmer yazdı.
Filmin yapımcılığını, Working Title Films’den TIM BEVAN ve ERIC FELLNER’in (Atonement/Kefaret, Notting Hill/Aşk Engel Tanımaz, Pride & Prejudice/Aşk ve Gurur, Frost/Nixon) yanı sıra, DEBRA HAYWARD (Tinker Tailor Soldier Spy/Köstebek, Anna Karenina’nın uygulayıcı yapımcısı) ve Cameron Mackintosh (Miss Saigon, The Phantom of the Opera, Cats oyunları) üstlendi.
Kamera arkası ekibinde işinde uzman ve başarılı isimler yer alıyor. Bunların arasında, Oscar’a aday gösterilen görüntü yönetmeni DANNY COHEN (The King’s Speech/Zoraki Kral, This Is England/Burası İngiltere), Oscar’a aday gösterilen yapım tasarımcısı EVE STEWART (The King’s Speech/Zoraki Kral, Topsy-Turvy), kurgucular MELANIE ANN OLIVER (Anna Karenina, Jane Eyre) ve Akademi ödüllü CHRIS DICKENS (Slumdog Millionaire/Milyoner, Paul) ile kostüm tasarımcısı PACO DELGADO (Biutiful, Bad Education/Kötü Eğitim) gibi isimler var. Müzik prodüksiyonu ve orkestrasyon ANNE DUDLEY (The Full Monty/Anadan Doğma, Tristan + Isolde/Tristan ve Isolde) tarafından yapıldı. STEPHEN METCALFE da (Les Misérables in Concert: The 25th Anniversary/Sefiller: 25. Yıl Konseri) orkestrasyonda görev aldı ve canlı şarkı kaydı ile prodüksiyon ses miksi SIMON HAYES (Mamma Mia!, Prometheus) tarafından yapıldı.
FİLM ÖZETİ VE MÜZİKAL PARÇALAR
Yıl 1815, Toulon/Digne: Pranga mahkumları (“Look Down”) arasında geçirdiği 19 yılın ardından 24601 numaralı mahkum Jean Valjean (Jackman), suçlu işçilerden sorumlu Javert (Crowe) tarafından serbest bırakılır. Valjean, yemek, kalacak yer ve iş bulmak adına Toulon’dan Digne’ye gitmek için mücadele ederken, toplum tarafından dışlanmış, herkesin uzak durmaya çalıştığı birisi olduğunu keşfeder (“Freedom Is Mine”). Ona sadece Digne Piskoposu Myriel (Londra ve Broadway’de Valjean rolünü oynayan COLM WILKINSON) nazik davranmaktadır. Ama zorluklarla geçen yılların ardından hayata küsmüş olan Valjean, Myriel’in nezaketinin karşılığını, kilisenin gümüş şamdanlarını çalarak öder. Valjean çok geçmeden yakalanıp geri getirilir ama piskopos onu kurtarmak için polise hırsızlık yapmadığını söyleyince şaşkına döner. O andan sonra Valjean hayatına yeniden başlamaya karar verir (“What Have I Done?”).
Yıl 1823, Montreuil-sur-Mer: 8 yıl geçmiştir ve şartlı tahliye kurallarını ihlal edip ortadan kaybolan Veljean, piskoposun gümüşlerini satarak kazandığı parayı, kendisini saygıdeğer belediye başkanı ve fabrika sahibi Mösyö Madeleine olarak değiştirmek için kullanır. İşçilerinden biri olan Fantine’in (Hathaway) Cosette adında gizli bir gayrimeşru çocuğu vardır ve kazandığı her frangı ona bakanlara göndermek zorundadır. Diğer kadınlar bunu öğrenirler. Fabrikadaki ustabaşının asılmalarına karşılık vermeyip onu sürekli tersleyen Fantine’in, konumun üstünde davrandığını düşünerek onun işten çıkarılmasını talep ederler (“At the End of the Day”). Kadın hiç merhamet gösterilmeksizin kovulur. Fantine, Valjean’dan kendisine yardım etmesini rica eder ama onun dikkati başka bir şeydedir.
Artık polis müfettişi olan Javert, Madeleine’i görmek için fabrikaya gelir. Javert, daha önce tanışmış olabileceklerini düşünmesine rağmen, Valjean hemen ona hata yaptığını söyler. Konuşmaları dışarıda gerçekleşen bir kazayla kesilir ve hızla dışarı çıkarlar. Orada Javert şaşkınlıkla Valjean’ın Fauchelevent (STEPHEN TATE, birkaç yıl boyunca Londra sahnesinde Thénardier’i canlandıran) adındaki bir sürücünün üstüne devrilen bir at arabasını kaldırmasını izler. Bu sıra dışı güç gösterisi Javert’e suçlu Valjean’ı hatırlatır ama bu düşüncesini söyleyebilecek kadar kendine güvenmemektedir.
Umutsuzca kızının ilaç parasını ödemek için paraya ihtiyaç duyan Fantine, genelev mahallesine gider (“Lovely Ladies”). Orada çok sevdiği madalyonunu, saçlarını ve dişlerini sattıktan sonra kendisini satan fahişelere katılır (“I Dreamed a Dream”). Tam anlamıyla küçük düşürülen kadın, şiddet gösteren bir müşteriyle kavgaya tutuşur. Kavga nedeniyle Javert tarafından tutuklanmak üzereyken, belediye başkanı gelip kadının tutuklanmak yerine hastaneye götürülmesini ister. Fantine Valjean’a, ustabaşısı tarafından işten atıldığını, Veljean’ın kendisine yardım etmediğini ve kızının ölmek üzere olduğunu söyler. Şaşkına dönen adam, kızının kaldığı Montfermeil’deki hana gideceğine ve onu annesiyle tekrar bir araya getireceğine söz verir.
Daha sonra Javert, sekiz yıldır peşinde olduğu suçlu Valjean’ın tekrar yakalandığını duyar ve şüphelerinden ötürü özür dilemek üzere Madeleine’i görmeye gider. Valjean şaşkınlığını gizler ve bu yanlışlık anlaşılmadan oradan ayrılmak üzere hazırlanmak için hemen evine gider. Masum bir adamın hapse girdiğini görmeyi içine sindiremeyen Valjean, 24601 numaralı mahkum, yani gerçek Valjean olduğu gerçeğini itiraf etmek için mahkeme salonuna dalar (“Who Am I?). Bunun ardından Valjean hastaneye gider ve ölmekte olan Fantine’e, Cosette’i bulacağına ve ona kendi çocuğu gibi bakacağına dair söz verir (“Take My Hand”). Fantine ölürken Javert, Valjean’ı tutuklamaya gelir. İki adam kavga eder (“The Confrontation”) ama Valjean kaçmayı başarır.
Küçük Cosette (yeni oyuncu ISABELLE ALLEN) Montfermeil’de, öz kızları küçük Éponine’i (yeni oyuncu NATALYA WALLACE) şımartırken, kendisine korkunç bir şekilde davranan Mösyö ve Madam Thénardier’le (Baron Cohen ve Bonham Carter) birlikte yaşamaktadır (“Castle on a Cloud”). Bir han işleten çift, kirli bir iş yürütmektedir. Sık sık müşterilerinin ceplerindekini çalmaktadırlar (“Master of the House”). Valjean, Cosette’i hanın yanındaki ormanda donmak üzereyken bulur. Kızı bakıcılarına geri götürüp, Thénardier’lere onu Paris’e götürmesine izin vermeleri için para verir (“The Bargain”).
Valjean ve Cosette’in oradan ayrılmasının hemen ardından Javert gelir ve Valjean’ın bir kez daha elinden kaçmasına lanetler yağdırır. Paris’e doğru giderlerken, Valjean, Cosette’e duyduğu sevgi yüzünden şaşkına dönmüştür (beyaz perde için yazılan “Suddenly”) ama babalık duygularına kapılmak için zamanı yoktur. Javert hemen arkalarındadır. Valjean ile Cosette Paris’e geldiklerinde, bir manastırda kendilerine sığınak ararlar. Orada, Valjean’ın mutlak ölümden kurtardığı Fauchelevent’a rastlarlar, aradıkları şeyi bulmuşlardır. O gece Javert, onu tekrar parmaklıkların ardına gönderene kadar Valjean’ın peşini bırakmayacağına dair uyuyan şehre ant içer (“Stars”).
Yıl 1832, Paris: Aradan dokuz yıl geçmiştir, sokaklarda ölen fakir vatandaşlara ilgi gösteren tek hükümet yetkilisi, popüler lider General Lamarque’nin ani ölümünden dolayı şehirdeki huzursuzluk içten içe kaynamaktadır. Boyun eğmez sokak çocuğu Gavroche, (DANIEL HUTTLESTONE, Sefiller’in West End prodüksiyonu) bir at arabasından diğerine atlamakta, tam anlamıyla elit tabakanın tepesinde dans etmekte (“Look Down”) ve başlarını Marius (Redmayne) ile Enjolras’ın (Tveit) çektiği politik fikirlere sahip öğrenciler sokaklarda toplanmaktadır. Enjolras destek için kalabalık toplamakta ve yeni olgunlaşmış genç bir sokak kızı olan Éponine (Barks) hayranlıkla Marius’a bakmaktadır. Çok açık bir şekilde ve umutsuzca ona aşıktır.
Aynı günün ilerleyen saatlerinde Mösyö ve Madam Thénardier’in başını çektiği bir sokak çetesi, dilencilere sadaka veren Valjean ve güzel bir genç kız olan yetişkin Cosette’in (Seyfried) üzerine çullanır. Marius, Cosette’i görür ve gözlerini ondan alamaz. Bu, ilk görüşte aşktır. Daha sonra Javert gelir ve kavgayı bitirir ama eski mahkum gözden kaybolana kadar Valjean’ı tanıyamaz. Éponine, gözü başkasını görmeyen Marius’un, Cosette’i bulmasına yardım etmeyi kabul eder.
Lamarque’nin ölüm haberinin Paris’e yayılmasıyla, öğrenciler devrim için destek vermek adına bir kez daha toplanırlar (“Red and Black”). Ancak Cosette’le ilgili düşünceler Marius’un dikkatini dağıtmaktadır (“In My Life). Éponine, Marius’u Cosette’e yönlendirirken (“In My Life”/“A Heart Full of Love”), küfürbaz babası Valjean’ın evini soymaya çalışır. Javert’in peşinde olduğuna inanan Valjean, Cosette’e ülkeyi terk etmeleri gerektiğini söyler. Cosette aceleyle Marius’a bir mektup yazar, böylelikle Marius onu nerede bulacağını bilecektir. Cosette, Éponine’i görür ve ondan notu Marius’a vermesini ister. Éponine mektubu alır ve Paris’in tenha sokaklarında umutsuzca yürüyerek Marius’un yaşadığı apartmana gelir (“On My Own”). Kalbi kırık kız mektubu kendine saklar ama ona Cosette’in İngiltere’ye gittiğini söyler.
“One Day More” şarkısı başladığında, hikâyedeki farklı örgüleri takip ediyoruz: Valjean ve Cosette şehri terk ederken; Marius, Cosette’e özlem duyar, Éponine ise hiçbir zaman nasıl olacağını bilemeyeceği bir aşkın üzüntüsünü yaşar. Enjolras ve öğrenciler ayaklanma için cephane hazırlarken, Javert güçlerini harekete geçirir ve ayaklanmayı bastırma sözü verir. Marius öğrencileri sokaklara döker ve kalabalık tarafından desteklenir. Lamarque’nin cenazesinde pusu kurarlar (“Do You Hear the People Sing?”) ve insanları ayaklanmaya çağırırlar. Askerlerden biri silahını ateşleyince cenazede bir ayaklanma patlak verir. Öğrenciler kaçar ve merkezlerine doğru koşarlar. Orada bir barikat kurmaya ve son direnişlerini yapmaya hazırlanırlar. Erkek kılığına giren Éponine, orada Marius’la yeniden bir araya gelmeye karar verir. Cenaze boyunca gizli bir çalışma yürüten Javert de büyüyen barikata ulaşır. Gavroche çok geçmeden Javert’in gerçek kimliğini ortaya çıkarır ve casus, öğrenciler tarafından rehin alınır.
Barikat büyümeye devam etmektedir. Devrimciler, askerlerin “Direnişi bırakın” uyarılarına meydan okumaktadırlar. Éponine, Marius’u korurken öldürülür (“A Little Fall of Rain”) ama ölmeden önce Cosette’in notunu Marius’a vermeyi başarır. Marius, Gavroche’dan Cosette’e bir mektup götürmesini ister ama bu, Valjean tarafından engellenir. Valjean artık Marius ve Cosette’in aşık olduğunu anlamıştır, öğrencilerin bir şansı olmayacağını bilerek Marius’u aramaya gider. Valjean barikata girmeyi başarır ve kısa bir süre sonra Javert’in esir olarak orada tutulduğunu görür. Keskin nişancılar konusunda öğrencileri uyaran ve güvenilirliğini kanıtlayan Valjean, Enjolras’dan Javert’in kendi gözetimine bırakılmasını ister. Valjean’ın eline Javert’i öldürme şansı geçer ama o Javert’e merhamet gösterir. Öğrenciler uzun bir gece için barikata yerleşir (“Drink With Me”). O anki ölüm sessizliği içinde Valjean, Marius’a bir şey olmaması için Tanrı’ya dua eder (“Bring Him Home”).
Ertesi gün Gavroche daha fazla cephane bulmak için gönüllü olur (“Little People”) ve genç bir asker tarafından öldürülür. İsyancılar artık ordu tarafından yapılan bir bombardımanla karşı karşıyadır, bu saldırıda Marius vurulur. Valjean bilinci kapalı durumda olan Marius’u yaşanan katliamdan uzağa taşıyarak kanalizasyona kaçar. Enjolras ve geriye kalan birkaç isyancı öldürülür. Olayın sonunda Javert cesetler arasında yürür, vahşice isyanı bastıran otoritenin zaferini incelemektedir ama kaldırılan bir lağım kapağını görene kadar Valjean’ı bulamamıştır.
Valjean kanalizasyon boyunca Marius’u sürükler ve isyancıların cesetlerini soyan Thénardier’le karşılaştıktan sonra, sadece bir kez daha kendisini bekleyen Javert’i bulmak için kanaldan yukarı çıkar. Valjean, Marius’u hastaneye götürmek için zaman ister ama Javert, kaçmaya çalışırsa onu öldüreceğini söyleyerek tehdit eder. Valjean yürümeye devam eder ama Javert tetiği çekemez. Javert, Valjean’ın gitmesine izin verir ama değişmez adalet ilkelerini çiğnediğinin bilinciyle yaşayamaz ve hayatına son vermek için bir köprüden atlar.
Kendisini kurtaran kişinin kim olduğundan habersiz olan Marius, büyükbabası Gillenormand’ın (PATRICK GODFREY, The Remains of the Day/Günden Kalanlar) evinde kâbustan uyanır. Hala güçsüz durumda olan Marius, öğrencilerin ayaklanma planını yaptıkları kafeye geri döner ve dava uğruna ölen yoldaşlarına üzülür (“Empty Chairs at Empty Tables”). Oradan ayrılmak için döndüğünde kendisini bekleyen Cosette’i bulur. Büyükbabasının evine geri dönen Marius, Cosette’in bakımıyla iyileşir ve kurtarıcısının geçmişiyle ilgili itiraflarını dinlemek için Valjean’a gider. Yakalanması durumunda Cosette’i utandırmamak için kaçması gerektiğini bilen Valjean (“Who Am I?”), gerçek hikâyesini Cosette’in hiçbir zaman öğrenmeyeceğine dair Marius’a yemin ettirir.
Marius ve Cosette evlenir. Düğün yemeğinde Thénardier’ler, Valjean’ın kimliği konusunda sessiz kalma karşılığında Marius’a şantaj yapmaya çalışırlar. Ancak Marius kanalizasyonda olduğu gece kendisinde olan Thénardier’in çaldığı yüzüğü görünce kendisini kurtaran kişinin Valjean olduğunu anlar. Bir yumrukla Thénardier’i yere serer ve Thénardier’ler protesto sesleriyle dışarı atılır (“Beggars at the Feast”). Cosette, Marius’la birlikte aceleyle manastıra gider. Cosette sonunda gerçek hikâyesini öğrenir. Ölürken Valjean’ın yanında kalırlar, onlara Fantine’in hayaleti ve piskopos da katılır (“Take My Hand”).
Yıllar sonra Paris halkı binler halinde ayaklanır ve yeni Cumhuriyet doğar. Kurdukları uçsuz bucaksız barikatta binlerce insan vardır (“Do You Hear the People Sing?”). Onların arasında Enjolras ve öğrencilerin, Gavroche ve Éponine’in, Fantine ve Valjean’ın hayaletleri de yer alır, hep birlikte zafer şarkıları söylerler.
YAPIM HAKKINDA
Savaş. Rüya. Umut. Aşk: Romandan Sahneye, Sahneden Beyaz Perdeye
Müzikal Sefiller’in temeli, 1978 yılında, Fransız besteciler Alain Boublil ve Claude-Michel Schönberg’in Victor Hugo’nun eserinin müzikal uyarlaması üstünde çalışmaya başlamasıyla atıldı. Buna ilham veren şey, Boublil’in Londra ziyareti sırasında yapımcı Cameron Mackintosh’un 1977 yılında yeniden sahnelediği Oliver!’ı izlemesi oldu. Gerçi o dönemde Mackintosh’un bu konuda hiçbir fikri yoktu. Boublil, Artful Dodger karakterinin, Hugo’nun hikâyesinde devrimci öğrencilerle birlik olan genç sokak çocuğu Gavroche’u hatırlattığını fark etti. Bir müzikal tiyatro olarak “Sefiller”in tohumları ekildi. Boublil ile Schönberg’in konsept albümü 1980 yılında piyasaya çıktı ve 260.000 adet sattı. O yılın Eylül ayında, Fransız yönetmen Robert Hossein, Paris’teki Palais des Sports’da 500.000’den fazla kişi tarafından izlenen bir gösteride çalışmalarını sahneledi.
Yaklaşık iki yıl sonra Macar yönetmen Peter Farago, Sefiller’i İngilizce müzikal olarak sahnelemeyi düşünüp düşünmeyeceğini görmek için konsept albümü Mackintosh’a götürdü. Mackintosh hemen bunun çok özel bir şey olduğunu fark etti ve Boublil ile Schönberg’e ulaştı. Mackintosh akıcı bir şekilde Fransızca konuşmamasına rağmen mest olmuştu. Yapımcı bunu şöyle açıklıyor: “Hikâye anlatımında müzik olağanüstüydü. Sadece albümdeki dört şarkıyı dinledim ve o kadar heyecanlandım ki, gösteriyi sahnelemek istediğimi anladım”.
Mackintosh, Boublil ve Schönberg’in sürecin kilit parçaları olarak kalmalarını istedi ve onları yaratıcı bir ekiple, yönetmenler Trevor Nunn ve John Caird ile söz yazarı James Fenton’la bir araya getirdi. Fenton, daha sonra yerini Herbert Kretzmer’e bıraktı ama şekil ve biçim yönünden gösteriye kattığı bazı unsurlar nedeniyle, adı hala emeği geçenler listesinde yer alıyor. Gerisini zaten tiyatrodan biliyorsunuz.
Sefiller, aslen Londra’da 8 Ekim 1985 tarihinde Barbican Theatre’da perdelerini açtı. 4 Aralık 1985’te Palace Theatre’a transfer oldu ve 19 yıl sonra 3 Nisan 2004’te şu anki evi olan Queen’s Theatre’a taşındı. Sefiller, 8 Ekim 2006’da Londra’daki 21. doğum gününü kutladığında dünyanın en uzun soluklu müzikali oldu ve Londra-West End’de sahnelenen Cats müzikalinin elinde tuttuğu rekoru egale etti. Ocak 2010’da, West End prodüksiyonu tarihe geçen 10.000. performansını kutlayarak başka bir rekora daha imza attı. Dünya genelinde 42 ülkede, 21 dilde sahnelenen ve 60 milyondan fazla kişi tarafından izlenen Sefiller, tartışmasız bir şekilde dünyanın gelmiş geçmiş en popüler müzikallerinden biri haline geldi ve dünyanın dört bir yanında sürekli yeni prodüksiyonlar sahneye konuldu.
Bu fenomeni Mackintosh şöyle aktarıyor: “Sefiller şimdiye kadar yazılmış en müthiş sosyal romanlardan biri. Hugo karakterler yaratmış ve olayları hem herhangi bir zamana ait olmayacak şekilde hem de evrensel bir biçimde yazmış. Claude-Michel Schönberg’in müziklerinin gücünü, Alain Boublil’in orijinal Fransızca sözlerinin görkemini, Herbert Kretzmer’in kaleminin herhangi bir zamana ait olmayan tarzını eklediğinizde oyunun başarısı kolaylıkla anlaşılabiliyor”.
Yıllar içinde Mackintosh, oyunu sinema filmine dönüştürmek için birkaç film yapımcısıyla görüştü. Hatta filmin hakları 25 yıl önce, oyun büyük alkışlarla Broadway’de perdelerini açtıktan sonra satılmıştı ama zaman opsiyonu doldu ve haklar Mackintosh’a geri döndü. Yapımcı bekledi ve sonunda İngiltere’nin en üretken ve saygın yapım şirketi Working Title Films’le çalışmayı seçti. Yapımcılar Tim Bevan ve Eric Fellner bir dönem bir müzikal yapmakla ilgilenmişlerdi ama Sefiller’e olan ilgilerini tetikleyen şey, Fellner ve Mackintosh Ltd.’nin müdürü NICHOLAS ALLOTT’un sosyal bir ortamda karşılaşması oldu. Bevan ve Fellner, kısa bir süre sonra Mackintosh’la tanıştı ve böylece Sefiller’in sinema uyarlamasıyla ilgili konuşmalar ciddi bir şekilde başlamış oldu.
“Tiyatronun en büyük müzikalini, sinema için bir müzikale dönüştürmek insanın gözünü korkutan bir görevdi. Ama bunun yanında elimizde miras niteliğinde çok sevilen bir materyal olması ve oyunu yaratan insanlarla birlikte çalışma fırsatı bulmamız bir ayrıcalıktı” diyor Fellner.
Bevan, Fellner ve Mackintosh, projenin kalbinde yatan tiyatro müzikaliyle böylesine büyük bir başarı yakalamış olan çekirdek ekibi korumanın çok önemli olduğu konusunda hemfikirdi. Boublil, Schönberg, Mackintosh ve Kretzmer başından itibaren sürece fazlasıyla dahil oldu.
Bir yönetmen seçilene kadar, yapımcılar orijinal ekibin sürecin ne kadar parçası olacağını bilmiyorlardı. Buna karar verilmişti ancak çalışmalarını beyaz perdeye uyarlamak için ekibe bir senaryo yazarı dahil edilmeliydi. Film yapımcılarının ilk görüşmelerinden kısa bir süre sonra, senaryoyu kaleme alma görevi William Nicholson’a verildi. Working Title Films’in eski film sorumlusu Debra Hayward; Bevan, Fellner ve Mackintosh’la birlikte Sefiller’i yapmak için tekrar şirketle bir araya geldi. “İçgüdüsel olarak Bill’in doğru kişi olduğunu biliyorduk. Onunla birkaç kez çalışmıştık, bu yüzden onun çalışmalarını yakından biliyorduk. O, harika bir oyun yazarı olmanın yanı sıra, müzik anlayışı da harika olan biri” diyor Hayward.
Gladiator/Gladyatör ve Shadowlands/Gölge Topraklar’daki çalışmalarıyla iki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Nicholson, daha önce destansı dönem filmi Elizabeth: The Golden Age/Elizabeth: Altın Çağ’da Working Title Films’le birlikte çalışmıştı. “Müzikal tiyatroyu alıp onu sinemaya taşımak için beyaz perde uzmanlığıyla yola çıktım. Bu büyüleyici bir işti çünkü oyunu birçok kez izlemiş ve kesinlikle bayılmıştım. Tiyatro deneyimi çok güçlü ve müzikle birlikte ilerliyor, oysa film çok daha doğal bir yapıya sahip, bu da gerçekçilik ve güvenilirlik meselelerini zorluyor. Benim işim, hikâyenin ana temalarını güçlendirmekti” diyor Nicholson.
Mackintosh’un başından itibaren güçlü bir etkisi vardı. Filmde oyunu sergilemek istemedi, filme kendine ait bir hayat katmak istedi. Fellner bu durumu şöyle yorumluyor: “Bizim işimiz, varlığını geçerli kılmak ve seyircilerin bunu izlemesini sağlamaktı ama aynı zamanda bu oyunun özünde yer alan şeyi filmin her karesinin kalbinde yer alacak şekilde korumaktı. Cameron’ın ‘Oyunun DNA’sı’ olarak tarif ettiği şeyi ve dünyanın dört bir yanında bu kadar çok insanı cezbeden şeyi korumayı umuyorduk”.
Beklenildiği gibi, projeye uygun yönetmen arayışı sırasında yıldız isimler üzerinde duruldu. Ancak istisnai bir durum yaşandı, yönetmen Tom Hooper’ın projeye katılması, Akademi ödüllü The King’s Speech/Zoraki Kral’ın dünya çapındaki şaşkınlık verici başarısından önce gerçekleşti. Daha önce başka bir projede birlikte çalıştığı Nicholson’ın adını duyan, ayrıca Sefiller’in bir uyarlamasını şekillendirmiş olan Hooper, bu işi başarmak için kendini hazır hissetti. “Kafamda bir ampul yandı. Bunun gerçekten ilginç bir fikir olduğunu düşündüm” diyor yönetmen. Hooper oyunu izlememişti ama müzikalin çok iyi olduğunu biliyordu ve hikâyenin geçtiği dönem ilgisini çekmişti. Hiç zaman kaybetmeden müzikali izlemeye gitti. “Oyunu Ağustos ayında, çok sıcak bir günde izledim. İçimin cız ettiği 3-4 an oldu. Son derece duygusaldı. Melodilerin inanılmaz bir şekilde bağımlılık yapması beni çok etkiledi. Oyunu bir kez izledikten sonra hiç aklımdan çıkmadı. Claude-Michel, oyuna melodilerle, dokularıyla, yapılarıyla ve motifleriyle çok derin bir şeyler işlemişti” diyor Hooper.
O sıralarda Hooper, Working Title Films’de prodüksiyon sorumlusu olan Hayward’la tanıştı. “O harika rastlantısal anlardan biriydi. Tom bizi görmeye geldiği sırada Nicholson da senaryoyu yollamıştı. Onu okudu, çok beğendi ve bu işi yapmak istediğini anladı” diyor Hayward.
Fellner katılıyor: “Tom Hooper bizim ilk tercihimizdi. Senaryoyu teslim edeceğimiz tek yönetmen oydu ve imzayı attığı andan itibaren süreç çok heyecanlı bir yolculuk halini aldı. Tom tutkulu, detaycı, çok çalışkan ve kendini tamamen olaya adayan birisi”.
Hooper hikâyeye birçok katman eklediğinden bahsediyor: “The King’s Speech/Zoraki Kral’ı yapmanın en heyecan verici taraflarından biri, dünyanın dört bir yanındaki izleyicileri harekete geçiren bir duygusallığa sahip olması. Bundan dolayı bir sonraki filmimde çok daha güçlü duyguları harekete geçirtecek bir konuyu işlemek istedim”. Uçakla Londra’dan Los Angeles’a giderken Nicholson’ın senaryosunu okuyan ve göz yaşlarına hakim olamayan Hooper, sıradaki filmini bulduğunu biliyordu. “Müzikalin bana hissettirdikleriyle senaryonun üstümde bıraktığı etki bir araya gelince, son derece duygusal bir yolda çalışmak için inanılmaz bir fırsat yakaladığımı düşündüm. Bu sıra dışı hikâyeye, bu aşmışlığa ve müziğin çekimine kapıldım”.
Onlara miras kalan güçlü materyale rağmen, film yapımcıları sahnede görünmeyen ama beyaz perdede görünür hale gelecek olan bazı boşlukları doldurmak için hikâyenin orijinal kaynağına geri dönme ihtiyacı hissetti. “Kitap Tom için harika bir ilham kaynağı oldu. Bu, aldatıcı bir şekilde zor bir uyarlamaydı. Ne zaman bir sorunla karşılaşsak kitaba geri döndük ve cevapları orada bulduk. Boşlukları genel yapıyı etkilemeden doldurmak için hikâyedeki bazı harika unsurları filme getirdik. Müziklerin bütünlüğü, uyarlamaya başladığımızda giriştiğimiz en zevkli mücadelelerden biriydi” diyor Hayward.
“Bu, muazzam ve ustaca bir çalışma. Onu okumak için bir bahaneye sahip olmak ve materyali uyarlama sürecinde ona geri dönmek çok keyifliydi. Müzikal, film için benzersiz bir yolla yorumlandı. Bu, Cameron, Claude-Michel ve Alain’in başından itibaren yapmam için bana izin verdikleri bir şeydi. Çok heyecan verici olan unsurlardan biri de buydu. Claude-Michel’in müzikleri o kadar harika, Alain ve Herbie’nin sözleri o kadar güçlü ki, hepsi bu yorumlamaya izin verdi. Çalışmada muazzam bir esneklik var ve tüm harika eserlerde olduğu gibi dil, anlam ve tempoyla oynamanıza olanak tanıyor” diyor Hooper.
Senaryonun Nicholson tarafından yazılan ilk taslağı, aralarına şarkılar serpiştirilmiş diyaloglara bölünmüştü. “Bill, kendi ortaya çıkardığı tüm yeni hikâye materyalini ve benim hikâyeden alarak eklemek istediğim hikâye materyalini normal konuşma diyaloğu formunda yazdı. Ancak müzikalin kendisi baştan sona şarkı halinde söyleniyor. Çok fazla düşünce ve yansımadan sonra müzikalin baştan sona şarkı halinde söylenen formunu onurlandırmak istediğime karar verdim. Filmde, insanların şarkı aracılığıyla iletişim kurduğu yerlerde alternatif bir gerçeklik yaratmak istedim. O noktada, müzikalin orijinal yaratıcı ekibi olan Claude Michel Schönberg, Alain Boublil ve Herbie Kretzmer’i senaryonun yaratım sürecine dahil ettik. Onlardan tamamen yeni sözler yazmalarını ve yeni bir müzikal yapı yaratmalarını istedik. Bill’in yazmış olduğu konuşma diyaloglarından ilham alınarak ortaya yeni bir şarkı [“Suddenly”] çıkarıldı. Filmde yeniden yorumlamak için müzikalin orijinal koşullarını baştan yarattığımız zamanlar, gerçekten son derece heyecan verici anlardı” diyor Hooper.
Baştan sona şarkı halinde söylenen bir müzikalin sinema uyarlamasını düşünürken, Hooper için başka bir önemli cazip nokta daha vardı. Yönetmen bunu şöyle açıklıyor: “Risk almak ve farklı bir türde tamamen farklı bir şey yapmak istedim. Başından itibaren beni heyecanlandıran şey, bunu canlı yapma fikriydi. Filmi canlı yönetmenin mümkün olmadığı anlaşılsaydı, bu işi yapacağımı sanmıyorum çünkü burada önemli olan şey, oyuncuların playback olarak söyledikleri şarkının ne kadar iyi bir şekilde senkronize olduğu değil. Bir izleyici, ‘Bu işte gerçekçi olmayan bir şeyler var’ diyebilir. Bu durum, izleyicinin perdede olan biten şeylerle bağlantı kuramadığını hissetmesine neden olur”.
Hooper’ın tutkulu bir şekilde oyuncuların şarkıları canlı söylemesi konusunda ikna edici olması, Mackintosh’un bu iş için doğru yönetmeni bulduklarından iyice emin olmasını sağladı. “Bu müzik işini yapabilmenizin tek yolu, anı yakalamaktır. Bunu yapmak istemesinin nedenlerini bana açıklarken Tom’un söylediği ilk şeylerden biri de buydu. Ayrıca Sefiller’i bu şekilde çok sevmişti. Yıllar içinde konuştuğum diğer yönetmenlerin çoğu, ‘Bu şarkının ya da şu şarkının nasıl yapılacağını biliyorum, nasıl yapılacağını bilmediğim şey Sefiller şarkısını söylemek’ dedi. Ama Victor Hugo’nun romanı bununla ilgili. Sadece Jean Valjean ve Javert’in hikâyesi değil, hepimizle ilgili bir hikâye. Tom’un bunu yakaladığını o an anladım. Anladım ki, hikâyeyi yaparken kendi yolunu bulacak ve gerçekten hepimizi çalışmaya katacak kişi oydu” diyor Mackintosh.
Kusursuz Oyuncu Fırtınası: Müzikal Destana Oyuncu Seçimi
Film yapımcıları, Hooper’ın sık sık söylediği şeyi, “kusursuz oyuncu fırtınası”nı bulmaya girişti. “Oyuncularımızdan almamız gereken üç şey vardı: yıldız gücü, yetenekli oyuncular ve başarılı şarkıcılar. Böyle oyuncuların var olduğu bir zamana denk gelmemiz Tanrı’nın bir lütfuydu. Filmde gördüğümüz oyuncu kadrosu, neredeyse tamamen öncelikli olarak peşinde olduğumuz oyunculardan oluşuyor” diyor Fellner.
Hikâyenin merkezinde Jean Valjean ve müfettiş Javert arasındaki ilişki yer alıyor. Bu, tipik “kahraman kötüye karşı” türündeki senaryolardan çok daha karmaşık. Küçük bir suçtan dolayı 19 yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliyeyle serbest bırakılan Valjean, gittiği her yerde uzak durulan ve toplum tarafından dışlanan biri. 20 yıl boyunca kürek mahkumu olarak ceza çekmek onu dünyadan, daha da önemlisi kendisinden nefret eden birisine dönüştürüyor. Hapisten ilk çıktığında tanıştığı bir piskoposun gösterdiği merhametli yaklaşım onu kefaret yoluna sokuyor. Yine de Valjean hayatını, inatla onun izini süren, kendini işine adamış dürüst polis müfettişi Javert’den kaçarak geçirecek. “Bu bilhassa erkeksi bir hikâye. Zaman içinde bu iki adam arasında yaşanan çekişme, tüm filmi sürükleyen bir lokomotif niteliğinde” diyor Hayward. Bu iki ana karaktere, doğru oyuncu seçimleri yapmak, verilen çabanın başarısı için büyük önem taşıyordu.
Hem Mackintosh hem de Hooper’ın tüm oyuncuları ses sınavına sokması gerekiyordu. Yönetmen, filmin ana çekimlerinin başlamasından yaklaşık dokuz ay önce Hugh Jackman’la bir araya geldi. Hooper bu görüşmeyi şöyle anlatıyor: “Bu, hayatımda yaptığım en heyecan verici ses sınavıydı. Hugh’un şarkı aracılığıyla oyunculuk yapma gücü tamamen sıra dışıydı. Şarkı aracılığıyla, kendi içindeki duygusal yaşama girebiliyordu hem de diyaloglarla olandan daha içten bir şekilde. Şarkı söylemenin ilk iletişim seçimi olduğuna inanmıştı, işini yaparken son derece rahat ve akıcıydı. Benim için bulunmaz bir nimetti, o hem oyunculuk hem de şarkıcılık yönünden bir deha”.
Hem tiyatro sahnesinin hem de beyaz perdenin son derece karizmatik oyuncusu Tony ve Emmy ödüllü Jackman, bir süredir müzikal bir film yapmak istiyormuş. Avustralyalı aktör, Hooper’ın ses sınavıyla ilgili sözlerine katılıyor: “Üç saat sürdü. Tom’un materyalle çalıştığı ilk dönemdi ve yaptığımız şey bir atölye çalışmasına dönüştü. Kesinlikle hayatımda geçirdiğim en keyifli ses sınavıydı ama sonunda Tom’a eve gidip çocuklarımı yatırmam gerektiğini söylemek zorunda kaldım”.
Zaten oyunun hayranı olan Jackman, Sefiller’i üç kez izlemiş ve hatta drama okulunu bitirdikten hemen sonra ilk ses sınavlarından birinde “Stars” şarkısını söylemiş. “Valjean, tüm zamanların en harika edebi karakterlerinden biri” diyor aktör. “20 yıllık zaman dilimi süresince onu, eski hükümlü olarak şartlı tahliyeyle serbest bırakılışını, bir şehrin belediye başkanı oluşunu, tekrar toplum tarafından dışlanan biri oluşunu takip ediyorsunuz. Bu zaman süresince tüm iniş-çıkışları, hayatın getirdiği acıyı ve coşkuyu görüyorsunuz. O, inanılmaz bir şekilde insan, dikkat çekecek derecede sabırlı ve güçlü, en nihayetinde de tamamıyla ilham verici. Onun yaşamı tam anlamıyla destansı”.
Hugo’nun hikâyesinin anımsattığı evrensel kefaret temalarına da kapılan Jackman şöyle söylüyor: “Valjean, piskopostan gelen güzel ve dokunaklı nezaket anlarından birinin muhatabı. O anın utancı içinde izlediği yolları onarmaya ve hayatını, ruhunu Tanrı’ya adayıp halkın hizmetinde olmaya karar veriyor. Sürekli daha iyi bir insan olmaya, Tanrı’nın ondan istediğini düşündüğü şeye ulaşmaya çalışıyor”.
Bir aksiyon yıldızı olarak tanınan Jackman, hayranlarının Logan/Wolverine olarak daha iyi bildiği James Howlett karakterini canlandırmak için yorucu çalışma süreçleri geçirdi. Valjean’ın fiziksel özelliğinden bahseden aktör şöyle söylüyor: “Şimdiye kadar benden bu kadar çok şey isteyen ya da bu kadar fiziksel ve duygusal adanmışlık gerektiren bir rolüm olmamıştı. Valjean, tüm birikimime ihtiyaç duyan bir karakter. İster tiyatro sahnesinde ister bir filmde olsun, buraya gelene kadar yaptığım her şeyi bu rolde bir araya getirdiğimi hissediyorum. Bu, unutulmaz bir roldü”.
Jackman, birkaç yıl içinde mahkumdan toplum tarafından dışlanan birine, sonra da bir belediye başkanına dönüşen karakterin gerektirdiği fiziksel zorlukları ve değişimleri benimsedi. Ana çekimlerin başında mahkum Valjean sahnelerinin çekilmesine karar verilmesi, Jackman’ın sadece kilo vermesine değil aynı zamanda da sakalını uzatmasına olanak tanıdı. “19 yıl boyunca hapis yatmıştı, bu hikâyeyi anlatmak çok önemliydi” diyor Jackman. “Son derece sınırlı miktarda yiyecekle hayatta kalmaya çalışıyordum ama Valjean aynı zamanda gücüyle tanınan biriydi bu yüzden spor salonunda üç saat geçiriyordum. Bu, zorlu bir başlangıçtı”. Jackman kendisini rolüne o kadar adamıştı ki, filmin başlangıç sahnelerini çekmeden önce 36 saat boyunca su içmemeye karar verdi. Bu durum sonucunda, dönemin bir mahkumuna uyan ağız kuruluğunu ve boğukluğu sağlamış oldu.
Filmin başrol oyuncusu olarak Jackman; Hooper’la, diğer oyuncu ve ekip arkadaşlarıyla çatışma yaşadı. Oyuncu bunu yapabileceği başka bir yönetmen düşünemediğini itiraf ediyor. “Tom, materyale mükemmel bir şekilde uyuyor. O, tıpkı Hugo gibi detayların ve tarihin kölesi. Çok zeki biri. Materyali bütünüyle yakalıyor ve müzikal formda çok güvenli. Onun harika bir film yapımcısı olduğunu düşünüyorum. Tom, film yapımının zirve noktasını üstlenmeye karar verdi. O, bizim korkusuz liderimiz”.
Valjean’larını bulan film yapımcıları, Javert rolü için Jackman’ın karşısında oynayabilecek kadar güçlü bir oyuncu bulmaya kararlıydı. Hemen akıllarına Akademi ödüllü aktör Russell Crowe geldi. Bunu şu sözlerle ifade ediyorlar: “Russell’ın bu kadar güçlü bir şarkıcı olduğunu ya da kariyerine müzikal tiyatroda başladığını bilmiyorduk. Şansımıza inanamamıştık. Dünyanın en büyük sinema yıldızlarından biri ve dünyanın en harika aktörlerinden biri müzikal altyapıya sahip, tutkulu bir müzik adamıydı”.
Birlikte rol aldığı diğer oyuncuların çoğunun aksine Crowe, film yapımcılarının kendisiyle görüşmesine kadar oyunu izlememişti ama uzun ömürlü oluş nedenini hemen anladı. “Evrensel bir çekiciliğe sahip bir sürü güçlü şarkı ve tema vardı” diyor aktör. Crowe bu mücadeleden hemen heyecan duydu. “Bu, yapmak istediğim bir şeydi. Hayatımın o dönemini müzikle geçirmek, etrafımın müzikle sarılmasını istedim. Hayatımın büyük kısmında öyle oldu”.
Crowe’un da Jackman gibi Hooper ve yapımcılar için ses sınavına girmekle ilgili bir sorunu olmadı ve yönetmenle yaptığı ilk görüşmeden iki ay sonra çağrıldı. Fellner bunu şöyle açıklıyor: “Oyuncular, ses sınavının bizim için olduğu kadar kendi yararlarına da olduğunu anladılar. Şarkı söyleyip rol yaparken rahat olduklarından ve 12 haftadan daha uzun süre çekim yapabileceklerinden emin olmak istedik”.
Oyuncu, sıra dışı bir yol izlediğini itiraf ediyor. “Ses sınavının olduğu gün ‘Oraya yürüyebilirim’ diye düşündüm. Başladığımda, ses sınavına girdiğimde yapacağım şeyin temel olarak yemekle yememek ya da kira verebilmekle verememek arasındaki fark gibi olduğunu düşünüyordum. Sınav, oturduğum yerden 28 blok ötedeydi ve yağmur yağıyordu. Bir taksiye atlayıp oraya gitme fırsatım vardı ama bunu yaparsam ses sınavının iyi geçmeyeceğini biliyordum“ diyor Crowe. Crowe’un ses sınavına tepeden tırnağa ıslanmış bir şekilde gelmesi yapımcıları şaşırttı. “A Beautiful Mind/Akıl Oyunları filmindeki John Nash’den beri hiçbir karakterin beni bu kadar heyecanlandırdığını sanmıyorum”.
Crowe’un bu efsanevi düşmanı canlandırmasındaki kilit unsur, Javert’in onlarca yıldır inatla Valjean’ın peşini bırakmayış sebebini, kanun ve düzen için neden o nihai fedakârlığı yaptığını ayrıntılarıyla anlatmaktı. “Karakterin derinliklerine inmek için, bu adamın sonunda neden kendi canına kıydığını anlamak için çok yetenekli bir aktöre ihtiyaç vardı. İşte Russell bunu yaptı” diyor Hayward.
Crowe, Hayward’ın bahsettiği kritik ikilemin iç yüzünden bahsediyor: “Javert’in son derece kendine özgü bir ahlak anlayışı var. Ona göre dünyanın işleyiş şekli, iyi olan iyidir, kötü olan kötüdür prensibine dayanıyor. Hatası kanıtlandığında, kötü olduğuna inandığı bir adam iyi çıktığında Javert yıkılıyor”.
Valjean’ının gerçekliği gibi, Hooper’ın Javert’i de tamamen karaktere hayat vermeye adanmıştı. “Russell’ın bu rol için yaptığı hazırlık inanılmazdı. O, birlikte çalışmak için harika bir insan. Hikâye anlatımına kattığı keskin bir zekâsı ve sıra dışı bir birikimi var. Bu, çok keyif aldığım ve yararlandığım bir şey” diyor Hooper.
Jackman gibi düşünen Crowe, Hooper’ın kendisine sunduğu Herkülvari mücadeleyi takdir ediyor: “Tom varını yoğunu bu işe kattı. Haftada yedi gün çalıştı ama yine de kendisini dengede tutmayı başardı. O çok zorlu bir adam. Bir şeyi kafasına koyduğunda, istiyor ve alıyor ama o, birlikte çalışmak isteyeceğiniz türden bir yönetmen”.
Film yapımcıları Fantine rolü için onu denemek üzere Anne Hathaway ile görüştüler ama Hathaway’in projeyle bağlantısı bu görüşmeden çok önce başladı. Hathaway yedi yaşındayken, Mackintosh onun annesine Sefiller’in ulusal Amerika turnesinde bir fabrika kızı rolü verdi. Annesi ayrıca tiyatroyla birlikte çalıştığı dönemde birkaç kez Fantine karakterini oynadı. Hathaway gerçekten de müzikle, müziği severek büyümüş. “Annie, şarkı söyleyerek oyunculuk yapmayı bilmenin getirdiği sıra dışı rahatlığa sahip olmak bakımından adeta Hugh’un kadın versiyonu gibi. Bu sadece şarkı söyleyerek yapılan bir oyunculuk değil, yakın plan çekimle birlikte şarkı söyleyerek yapılan bir oyunculuk. Bu işin gerektirdiği şeyler onu, tiyatro sahnesinde performans sergilemekten oldukça farklı kılıyor” diyor Hooper.
Aktris, Jackman’la birlikte emin ellerdeydi. Hathaway arıca Hooper’la üç saat süren bir ses sınavı geçirdi ve Hugo’nun hikâyesindeki belki de en trajik karakteri oynayacağını öğrenmeden önce bir ay bekledi. Fabrikadan atıldıktan sonra fahişelik yapmak zorunda kalan Fantine’in aşağılanmayı kabul etmeyişi yürek parçalayıcı. “O, sadece sevmek, sevebilmek istiyor ama paylaşmak istediği kalp zarar görüyor ve hiçe sayılıyor. Fantine’in aşka hayat verme ıstırabının derinliğini filmin geri kalanında yaşıyorsunuz” diye açıklıyor Hathaway.
Söylenenlere göre, Hathaway’in role kendini adamışlığı sıra dışıydı ve duygusal yolcuğunun yanı sıra, fiziksel yolculuğu da Jackman’ınki kadar yoğundu. Hathaway, Fantine’in buklelerini sattığı sahnede kendi saçlarını kesmeyi seçti. Ancak bununla da kalmadı, zaten ince olan aktris, Fantine’in fiziksel çöküşünün ve sonunda tüberkülozdan ölümünün tamamen inandırıcı olması için büyük miktarda kilo verdi.
“Beş haftada 11 kilo verdim” diyor Hathaway. “Çok yoğun ve son derece ağır bir şeydi. Dürüst olmak gerekirse, eğer durup yaptığım şeyi gerçekten düşünmemiş olsaydım, muhtemelen çok sıkıntı çekerdim. Bir son an yaşadığımı biliyordum ve yapmam gereken tek şey, cesaretimi toplayıp o noktaya odaklanmayı sürdürmekti. Ben metot oyuncusu değilim ama bir kurbanı oynuyordum. Bu yüzden başımdan geçen acıları, acı gibi hissetmiyordum. Onun hissettiği gibi hissetmiyordum. Bu anlık bir dönüşümdü”.
Birçok müzikalde hatırı sayılır miktarda diyalog olsa da, Sefiller tamamen şarkılardan oluşuyor. Prodüksiyon ilerlerken bu durumun, oyuncular ve ekip açısından çok büyük bir zorluk olduğu görüldü. Hathaway ve Hooper, aktrisin canlı söylemesi konusunu görüştü ve Hathaway bu görev için hazırlandı. “Canlı şarkı söyleme fikrini destekledim” diyor oyuncu. “Belli bir duygusallık içeren müzikaller var, onlarda bu işi canlı yapmak çok şey fark ettirmiyor. Ama böyle dramatik bir hikâye olduğunda, sizi yönlendirecek bir diyalog olmadığında ve her şeyin anında gerçekleştiği bir ortamda sürekli şarkı söylemek zorunda olmak, büyük bir baskı yaratıyor ama yine de her şey spontane gerçekleşiyor. Siz bunu koruyabilmeli, hakkını verebilmeli ve keşfedebilmelisiniz. Bu bir risk ama faydaları, potansiyel bedeline ağır basıyor”.
Film yapımcılarının Cosette ve Marius karakterlerini oynayabilecek yeteneklerle ilgili belli fikirleri vardı. Ekip, Amanda Seyfried ve Eddie Redmayne’de genç aşıkların somutlaşmış halini gördü. “Cosette’imi uzun süre aradım” diye özetliyor Hooper. İzleyicilerin dünya çapında büyük başarı elde eden Mamma Mia! filminde canlandırdığı, gerçek babasını bulmaya çalışan genç müstakbel gelin Sophie rolüyle tanıdığı ve kısa bir süre önce Dear John/Sevgili John ve Letters to Juliet/Aşk Mektupları’nda rol alan Seyfried, onu diğerlerinden ayıran şaşırtıcı bir sese sahip. “Amanda, iki disipline de hakim olan inanılmaz bir yetenek. Bunun da ötesinde beyaz perdede büyüleyici” diyor Hooper.
Seyfried’in Sefiller’le tanışması, 11 yaşındayken bölgesel bir turneyle karşılaştığı zaman gerçekleşti. 15 yaşındayken bir okul gösterisinde Cosette’i canlandırdı. “Cosette, hikâyedeki ana ışık, umut ve sevgi kaynağı” diyor aktris. “Bu pozitifliği role getirmek gibi bir sorumluluk söz konusu çünkü rol, bazı yönlerden çok trajik. Cosette, canlandırmak için harika bir karakter. Hayat ve olasılık dolu”.
Eddie Redmayne, rol aldığı televizyon dizisi Elizabeth I’i yönettiğinden beri Hooper’ın çalışma arkadaşı. Kendisini sosyal ortamlardan tanıyan Schönberg’in cesaretlendirmesiyle aktör, film yapımcılarına kendisine ait bir kaydı sunmaya karar verdi. Ses sınavı için Marius’un imzası niteliğindeki parça “Empty Chairs and Empty Tables”ı seslendirdi. “Bu işi Tom’un yaptığını duydum. Kuzey Carolina’da bir römorkun içinde bir kovboyu canlandırdım ve şarkıyı cep telefonuma kaydettim. Bu, son derece yoğun geçen ses sınavı sürecinin başlangıcıydı. Son derece korkutucuydu” diyor Redmayne.
Hooper, eski oyucusunun sesini duyduğunda çok heyecanlandığını itiraf ediyor: “Bu, beni bu kadar heyecanlandıran ilk kasede kaydedilmiş ses sınavıydı. Eddie benim hayallerimdeki oyuncuydu ve onun bu seviyede şarkı söyleyebildiğini öğrenmek en müthiş keşifti”.
Seyfried gibi Redmayne de Sefiller’i, Hooper’ın filmi radarına girmeden çok önce keşfetmiş. “Oyunu çocukken izledim ve Gavroche’u oynamayı saplantı haline getirmiştim” diyerek gülüyor oyuncu. “9 yaşındayken barikatlardan atlayan o sokak çocuğu olmak istedim”. Oyuncu, Fransa’daki eşitsizlik konusunda son derece hırslı olan ve davası için savaşmaya hazırken Cosette’e aşık olan politik ideallere sahip öğrenci Marius rolüne seçilince daha da çok heyecanlandı. Redmayne olayı şöyle tarif ediyor: “Başını döndüren bir Romeo ve Juliet anı yaşıyor. Bunun parçası olmak insanı inanılmaz bir şekilde özel hissettiriyor”.
Trajik Éponine karakterini, ilk oyunculuk denemesini bu filmde gerçekleştiren İngiliz aktris Samantha Barks canlandırıyor. Barks, Sefiller’in Londra prodüksiyonunda (Haziran 2010’dan Haziran 2011’e kadar) Éponine rolünü canlandırdı ve Sefiller’in O2 arenadaki 25. yıl konserinde Mackintosh tarafından bu rolü oynaması için seçildi. Londra-West End’deki Queens Theatre’daki açılış gecesinde gösterdiği performansı izledikten sonra, yapımcı onun Éponine’i ölümsüzleştirmek için mükemmel bir seçim olacağını anladı. Aslında aktris, I’d Do Anything adlı televizyon dizisini tamamladığından beri Mackintosh’un radarındaydı. Barks, Mackintosh’un Oliver! oyunundaki Nancy karakteri için yapılan tanınmamış oyuncu arayışı sırasında da finale kalan isimlerden biriydi.
Barks üçüncü oldu ama sonunda Aralık 2010’da perdelerini açan oyunun İngiltere turnesinde Nancy karakterini oynadı. Şu anda hala Oliver!’ın İngiltere turnesinde rol alan oyuncuya Sefiller’deki rolü için izin veridi. Mackintosh, Sefiller’in sinema versiyonunda Éponine karakterini canlandırmak üzere onun seçildiğini duyurduğunda, oyuncu Manchester sahnesindeki gösterisinin sonuna gelmişti. Oyuncu, “Bu hayatımda yaşadığım en inanılmaz an” şeklinde bir tweet attı. Barks bu klasik şahsiyetle bağlantısını anlatıyor: “‘On My Own’ şarkısının sadece başını duydum ve yüreğim parçalandı. Kendimi Éponine’e çok yakın hissettim. Onunla birlikte uzaklara gittim. Onu oynamak bana gurur veriyor çünkü çok güzel yazılmış bir karakter”.
Hooper ve Mackintosh’un yapımcı arkadaşları, Mackintosh’un çok özel bir yeteneği keşfettiğini biliyorlardı. Fellner, Barks’ın sette geçirdiği zamanı şöyle özetliyor: “Samantha mükemmel bir şekilde eğitilmiş, tiyatral bir şarkıcı. Onu sadece sahneye oturtup bütün gün ‘On My Own’u dinleyebilirsiniz”.
Sacha Baron Cohen ve Helena Bonham Carter, etkileyici seçimlerini ve komedi dehalarını, hancılık yapan profesyonel adi hırsızlar Mösyö ve Madam Thénardier karakterlerine getiriyorlar. Film, The King’s Speech/Zoraki Kral’daki Kraliçe Elizabeth rolüyle ikinci kez Oscar’a aday gösterilen Bonham Carter’la Hooper’ı tekrar bir araya getiriyor. Aktris ayrıca, yönetmen Tim Burton’ın müzikal filmi Sweeney Todd’da Pirelli karakterini canlandıran Baron Cohen’le birlikte rol aldı.
Hayward, bu karakterlerin prodüksiyon üstündeki etkisinden bahsediyor: “Mösyö ve Madam Thénardier, çok ihtiyaç duyulan komedi rahatlamasını sağlıyor. Böylesine emek isteyen bir materyalde ciddiyetsiz anlara sahip olmak zorundasınız. Cameron ve orijinal tiyatro oyununun yaratıcıları bunu bildiklerini gösteriyorlar. ‘Master of the House’ müzikalin en sevilen parçalarından biri. Mükemmel komik eşleşmeyi bulmak için Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen’den ötesine bakmamız gerekmedi. İkisinin de harika seslere sahip olması ise adeta pastanın üzerindeki krema gibiydi”.
Sefiller’in ana oyuncu kadrosu, ateşli devrimci öğrenci Enjolras’ı canlandıran Amerikalı aktör ve yükselen Broadway yıldızı Aaron Tveit’le tamamlanıyor. Ona Gavroche olarak Daniel Huttlestone (West End’de Gavroche karakterini canlandırdı, halen turnedeki Oliver! oyununda Barks’la birlikte rol alıyor ve Artful Dodger karakterini canlandırıyor), küçük Cosette olarak Isabelle Allen (Londra prodüksiyonunda da aynı rolü oynuyor) ve küçük Éponine olarak Natalya Wallace katılıyor.
Yardımcı rollerde Londra sahnesinden birçok yıldız var. Sefiller’in 1985 Londra ve 1987 Broadway prodüksiyonlarında Jean Valjean’ı oynayan COLM WILKINSON, Digne Piskoposu rolünde; oynadığı Éponine rolüyle Tony Ödülü kazanan FRANCES RUFFELLE, Güzel Kadınlar’dan biri rolünde; Matilda: The Musical’de (Broadway’de tekrarlamak üzere) canlandırdığı Bayan Trunchbull karakteriyle 2012 Olivier Ödülü’nü kazanan BERTIE CARVEL, Bamatabois rolünde; tiyatro sahnesi ve beyaz perdenin yıldızı olarak bilinen MICHAEL JIbson, fabrikadaki ustabaşı rolünde; biri Sunday in the Park With George’daki performansıyla olmak üzere iki kez En İyi Erkek Oyuncu dalında Olivier Ödülü kazanan DANIEL EVANS, kadın satıcısı rolünde; Queen’s Theatre’da birkaç kez Madam Thénardier’i canlandıran KATY SECOMBE, Madam Hucheloup rolünde; Queen’s Theatre’da Enjolras’ı canlandıran KILLIAN DONNELLY, öğrenci Combeferre rolünde; kısa bir süre önce Queen’s Theatre’da sahnelenen Sefiller oyununda rol alan FRA FEE, öğrenci Courfeyrac rolünde; Queen’s Theatre’da Fantine karakterini oynayan CarolIne Sheen, National Theatre’da Lady Macbeth karakterini oynayan KATE FLEETWOOD, A Little Night Music ve Kiss Me Kate’in yıldızı HANNAH WADDINGHAM, fabrikada çalışan kadınlar rolünde ve Olivier ödüllü aktör ADRIAN SCARBOROUGH, Toothman rolünde yer alıyor.
İnanılmaz bir oyuncu kadrosunun bir araya gelmesi, başarılı bir ekibin Hooper’ın vizyonunu benimsemesi, heyecan ve coşkunun projeye getirilmesiyle, Pinewood Studios’da ve İngiltere ile Fransa’daki tarihi ve simgeleşmiş mekânlarda ana çekimlere başlama zamanı gelmişti.
Canlı Şarkı Söylemek: Sefiller’in Müziği
Hayatlarının başyapıtının vücut bulmuş son haliyle takdir edilen, tüm zamanların en harika tiyatro müziklerinden birinin yaratıcıları, prodüksiyon boyunca sette yer aldı ve durum herkes tarafından memnuniyetle karşılandı. Oyuncular için Schönberg ve Boublil’in varlığı, kendilerinden beklenen çıtayı yükseltti. Hathaway grup adına konuşuyor: “Kesinlikle onları memnun etmek, onları etkilemek ve vizyonlarını hayata geçirmek istiyorsunuz. Süreçte gerçekten çok destekleyici oldular ve yapılması gereken belli adaptasyonlara karşı son derece anlayışlı yaklaştılar”.
Tiyatro sahnesinden beyaz perdeye geçiş, her zamanki gibi zorlayıcı bir unsur olacaktı ama Hooper’ın her oyuncunun canlı şarkı söylemesini istemesi çıtayı daha da yükseltti. “Tom, izleyiciyi olabildiğince yakına getirmek istedi ve bir izleyici, en iyi canlı performansla kendini yakın hissederdi. Ama bu, hem teknik açıdan hem de bu işin oyuncuların tüm gün boyunca şarkı söylemesini gerektirmesi bakımından bir riskti” diyor Fellner.
İngiltere’nin en önde gelen müzikal tiyatro şefi ve şahsiyetlerinden biri olan müzikal yönetmeni STEPHEN BROOKER, Mackintosh’un dünya çapındaki müzik ekibinin başında yer alıyor ve onun oyunlarından çoğuna şeflik ve müzik süpervizörlüğü yapıyor. Brooker, oyuncuların canlı şarkı söylemesiyle ilgili alınan karar hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklıyor: “Bu, kesinlikle doğru bir seçimdi. Bu durum oyunculara, metne çok duygusal bir şekilde bağlanma şansı tanıdı”.
Hooper bu bilmeceyi açıklıyor: “Playback şarkı söylemek oyuncunun o andaki varlığının inkar edilmesi gibi bir şey, bu da bir sorun çünkü bir oyuncu aylar önce hazırlanmış bir planın her saniyesine bağlı kalmak zorunda. Ancak canlı şarkı söylendiğinde, bir oyuncunun anın içinde oynadığı karakterde illüzyon yaratma özgürlüğü bulunuyor. Bu da performansın gerçekçiliği ve gücü üzerinde derin bir etkiye sahip. Sefiller’de çok fazla duygu var ve ben, oyuncuların performansla yaratılabilecek opsiyonlara sahip olmasını istedim. Bunlar aylar önce yapılmış bir stüdyo kaydında sahip olamayacağınız opsiyonlar”. Bunun bir başka artısı da, bu durumun oyuncuların performanslarının, önceden yapılmış bir kaydın temposuyla kısıtlı kalmayacağı anlamına gelmesi.
Canlı sesleri yakalamak gibi muazzam bir işle görevlendirilmiş olsa da, prodüksiyon ses miksçisi Simon Hayes de Hooper’ın görüşünü destekledi. “Tom, bu proje hakkında ilk kez benimle konuştuğunda canlı ses kaydı yapma görüşünün doğru olduğunu içgüdüsel olarak biliyordum. Tüm filmde muhtemelen 15-20 diyalog vardır. İzleyicilerin tüm film boyunca oyuncuların ağız senkronu yapmasını kabul edeceklerini sanmıyorum” diyor Hayes.
Oyuncuların her gün sete gitmeden önce ısınmaları sağlandı, bu konuda ses koçları kendilerine destek oldu. Bir çekim yerine gittiklerinde oyunculara kulaklıklar verildi. Bununla bir set piyanistinin çaldığı müzikleri duymaları sağlandı. Müzisyen, oyuncuların hareketleriyle melodi ve temponun gelebileceği yerlerdeki tepkileri doğrulamak için bir monitörden canlı performansları izledi. Sesler aynı zamanda eşlik eden bir piyano olmadan kaydedildi. Bu da filmin yapım sonrası aşamasında bir orkestranın doğru bir şekilde orkestrasyon yapmasına olanak tanıdı.
Hayes bu işin hiç de kolay olmadığından bahsediyor: “Çekimlerin ilk gününde Hugh’u bir dağa çıkardık. Çok yüksekteydik, hava giderek azalıyordu. Tüm ekipmanları yukarı çıkarmak 1,5 saatimizi aldı. Bu durum canlı kayıtta iyice ortaya çıktı çünkü Hugh dağda yürürken nefesinin kesildiğini duyabiliyordunuz. O formda olan biriydi, çok sıkı bir şekilde çalışıyordu ama oksijen azlığından sıkıntı çekiyordu ve bu durum sesine yansıyordu. Çok güzel söylüyordu ama bir dağ sırasından yürüyerek geçiyordu. Bu, sıra dışı bir performanstı. Bir anda Tom’un görüşünü anladım, bunun çok işe yarayacağını biliyordum. Bu şekilde şarkı söyleyen bir insanla bağlantı kurabilirdiniz ama önceden yapılmış bir kayıt üstüne ağız senkronu yapsaydı bu bağlantıyı kuramazdınız”.
Aynı şekilde oyuncular da yönetmenlerinin aykırı kararını takdirle karşıladı. “Bu, cesur ama doğru bir seçimdi. Oyuncuların gözünü korkutan bir seçimdi ama bu bize performansımızda sahip olamayacağımız bir özgürlük verdi. Bu şu anlama geliyordu, oynamaya devam edebilir ama üç ay önce ses geçirmeyen bir odada gerçekleştirdiğim bir performansa sıkışıp kalmayabilirdim. Bu, filme gerçek ve doğrudan bir his kattı” diyor Jackman.
Crowe bu yoruma katılıyor: ”Şarkıları canlı kaydetmenin faydası, duygusal anlamda sınırlanmamanız. Anı keşfederek, karakterler ve aralarındaki ilişkiyle ilgili ilginç ve etkileyici keşifler yaptık. Bu deneyimi bu kadar tatmin edici kılan kilit unsur da bence buydu”.
Yürek burkan simgeleşmiş şarkı “I Dreamed a Dream”i ustalıkla seslendiren Hathaway ekliyor: “Sadece daha önce hiç yapmadığınız bir şeye kendinizi açmak zorunda kalmıyorsunuz, aynı zamanda bunu daha önce hiç yapmamış bir grup oyuncuyla, daha önce hiç böyle bir film çekmemiş bir ekiple ve daha önce hiç böyle bir şey yapmamış bir yönetmenle birliktesiniz. Karakterlerimiz dahilinde hepimiz farklı deneyim seviyelerinde olsak da, mesele bu işi yapmaya geldiğinde hepimiz bir bütündük”.
“Aynı savunmasızlık seviyesinde olmanın yanı sıra, desteklendiğimizi hissetmek ve birbirimizi desteklemek harikaydı” diye devam ediyor Hathaway. “Şarkıyı öğrendim ve sonra onu sahnenin gerçekliğine uyguladım. Gerçeklik şu, Fantine harap olmuş durumda ve bir fahişe haline geliyor. Şarkı, oyunda olduğundan farklı bir yerde. Oyunda şarkı, fabrikadan kovulmasının hemen ardından geliyor, bu yüzden hala biraz umudu var. Ama filmde tam anlamıyla dibe vurmuş durumda. Bakıyor ve deliğin dibinden hiçbir zaman tırmanıp çıkamayacağını fark ediyor. Bunun güzel bir versiyonunu denemeye çalışmak bana biraz bencillik gibi göründü. Melodiye gerçeği uygulamaya karar verdim. Gelmiş geçmiş en müthiş şarkıcılardan bazıları tarafından söylenmiş bu şarkıya bu hamlığı getirmek korkutucuydu. Ama Tom, Cameron, Claude-Michel ve Alain’in desteğini aldım, bu yüzden bunu yapmaya çabaladım”.
Seyfried bu yoğun deneyimi açıklıyor: “Bir filmde canlı şarkı söylemeye hazırlanmanın imkânı yok. Mamma Mia!’yı yaptığımda kayıt stüdyosunda iki gün geçirdim. Kendi seslerimizi dinledik, çıldırma noktasına gelene kadar zamanlama ve nefesleri ezberledik. Böylelikle ağız senkronizasyonunu sağlayabildik. Sefiller’de yaşadığım deneyim, bir şarkıcının hayatını yaşamak gibiydi”.
Tiyatro sahnesinde oyunda yer alan Barks, bu işe katkı sağlayacak bir deneyime sahip olsa da, o da filmde canlı şarkı söylemeyi oldukça göz korkutucu buldu. “‘On My Own!’u baştan sona kadar söyledim, tekrar üstüne tekrar aldım, belki de 15 defa. Bu benim için yeni bir deneyimdi. Tiyatroda bunu haftada sekiz oyundan, gecede bir kez yapıyordum. Ama çekimler süresince bunu her gün, tüm gün boyunca yaptık. Bu farklı bir disiplin. Güç bakımından kendinize gerçekten bakmak zorundaydınız, herkes aynı durumun içindeydi” diyor Barks.
Büyülü Gerçekçilik: Setler ve Çekim Mekanları
Fransa’da Çekim Yapmak
Provalar, kostüm ayarlamaları, makyaj ve kamera testleriyle geçen birkaç haftanın ardından, Sefiller prodüksiyonu sayıları azaltılmış bir ekiple Güney Fransa’daki Gourdon’da 12 hafta sürecek çekimlere başladı. Burada Hooper ve onun değişmez yapım tasarımcısı Eve Stewart, karşısında Valjean’ın özgürlüğe yürüyüşünü çekmek için eşsiz bir dağlık bölge bulmuşlar. “Fransa’da çekim yapmamız ruhani açıdan önemliydi ve Gourdon bize çok özel ve benzersiz bir şey sundu” diyor Stewart.
Film yapımcıları tiyatrodan aldıkları materyali beyaz perdeye aktarırken karşılaşacakları en büyük zorluğun, onu sinemaya uygun bir hale getirmek için geliştirmek olacağını biliyorlardı. “Kitapta bütün bir hikâye var, zaman pasajları, harika manzaralar, 19. Yüzyıl Fransa’sı. Hepsi de inanılmaz bir şekilde görsel ve tiyatroda yorumlamak açısından çok zor unsurlar. Müzikalin ve kitabın görsel unsurlarından faydalandık ve onları genişlettik. Harika bir müzikalin yanı sıra, destansı bir görsel deneyim ortaya koymaya kararlıydık” diyor Hayward.
Her iki zengin kaynaktan da ilham alan tasarımcı, filmin görünüşüyle ilgili olarak Hooper’la paylaştığı vizyonu aydınlatmak adına birçok araştırma yaptı. “Müzikale saygı göstermek çok önemliydi, biz bunu setlerin tiyatrallığıyla, renklerle ve dokularla yapmayı seçtik ama gerçekliği inanılır yapmanın da aynı derece önemli olduğunu hissettik. Aksi takdirde, karakterlerimizin içinde yaşadığı durumların gizemi ve dramı dokunaklı ve duygusal olmazdı” diyor Stewart.
Sefiller, Hooper’ın Stewart’la yaptığı dördüncü işbirliği ve yönetmen aralarında gelişen kısa yoldan hemen birbirlerini anlama durumunu itiraf ediyor. “Eve olağanüstü bir iş çıkardı. Her yaptığınızda daha da derinleşen yaratıcı işbirliğinin harika bir yanı var. Eve, benim çekim şeklimi biliyor ve çekim yapma konusunda beni heyecanlandıracağını bildiği fırsatlar yaratıyor. Çalışmalarımın büyük bölümünde tarihsel doğruluğu kendime rehber alıyorum. Son derece gerçek bir dünya yaratmaya çalıştığım sırada, Eve’in beni bu yapıların bazılarından birazcık da olsa kurtarması harika bir şey” diyor Hooper.
Rıhtımlar Üzerinde Yaşam
Prodüksiyon, Fransa’dan İngiltere’ye döndükten sonra ana çekimler tam gaz ilerlemeye başladı. Sonraki çekim yerleri, oyunculara ve ekibe İngiltere’deki simgeleşmiş tarihi yerlere gitme fırsatı sunmanın yanı sıra, filme de zamanı hiç geçmeyen bir hikâyeyi tam anlamıyla ilham verici olan bazı arka planların önünde aktarma fırsatı sağladı.
Efsanevi HMS Victory’nin demirlendiği, dünya çapında bir turist güzergâhı ve yılda yaklaşık 500.000 ziyaretçiyi ağırlayan faal bir deniz üssü olan İngiltere’nin güneyindeki Tarihi Portsmouth Tersanesi, filmin başlangıç sahnesi için ihtiyaç duyulan muazzam arka planı sağladı. Valjean ve diğer mahkumlarla ilk karşılaştığımızda tamir edilmesi için devasa bir gemiyi çekiyorlar. Kısa bir süre sonra Javert, Valjean’a serbest kaldığını gösteren değerli belgeyi veriyor.
Normalde gemilerin tamir edilmesi için kullanılan ve mahkumların yıpranmış gemiyi suyun dışına çekiyormuş gibi görünmelerini sağlamak için ekip tarafından içi suyla doldurulan havuzlardan birini kullanmak, filmdeki lojistikle ilgili en büyük zorluklardan birini ortaya koydu. Kamera vincini, dalga ve rüzgar makinelerini, geminin ipleriyle direk ve yelkenlerini çok kısa bir hazırlık sürecinde rıhtıma çıkarmak gerekiyordu. Çekim günlerinde oyuncular ve ekibin rıhtımların dik ve ıslak merdivenlerinden inişleri çok korkutucuydu ve mucize eseri tüm çalışanlar o çekim yerinden yaralanmadan ayrıldı.
Artık en zorlu anlarda güvertede dolaşabilme becerisine sahip olan ekip, İngiltere’nin güneydoğusunda yer alan Kent’teki başka bir faal tarihi tersane ve müze olan Chatham’a gitti. Bu harika çekim yeri prodüksiyona, çekimler başlamadan yaklaşık bir ay önce hazırlanan birkaç devasa set sağladı. Fantine’in fabrika setini de içeren çekim yeri, 1786 ve 1791 tarihleri arasında inşa edilen ve çürümelerini önlemek için iplere işlem uygulanan İp Katranlama Evi’nde yaratıldı. Stewart tarafından keşfedilen bina, boyutları açısından mükemmel bir mekân, renk paleti ve doku sağladı. Stewart ve ekibi sadece set dekorasyonunu ekledi. “Napolyon’la savaşacak Nelson’un gemisine ipler yapan bir ip ambarıydı. Hikâyemizle son derece büyülü bir bağlantıydı” diyor tasarımcı.
Daha sonra oyuncular ve ekip, Fantine’in ölüm sahnesini ve Valjean ile Javert arasındaki yüzleşme için hastaneyi çekti. İp evinin tavan arasında çekilen sahneler için dört kat yukarıdaki ve yaklaşık 500 metre yüksekliğindeki bir alanda çalışıldı. Dünyada türünün kalan tek örneği olan bu göz kamaştırıcı tarihi binada çekim yapılmasına ilk kez izin verilmişti. Ekip, çok dikkatli davranmak zorundaydı. Bazıları 15. yüzyıldan kalma olan eski keresteler, ip yapımından kaynaklanan dumanı içlerine çekmişti. Bu durum da mekânı her an tutuşmaya hazır bir kibrit kutusuna çevirmişti. Normal ateş ve SFX dumanı kullanmak kesin bir şekilde yasaktı, bu yüzden ekip seti dekore etmek için titreyerek yanan alevler ve duman yaratmak adına yapay metotlar geliştirmek zorunda kaldı.
Chatman ayrıca Montreuil-sur-Mer sokakları ve Red-light bölgesi için çekim yerleri sağladı. Stewart ve ekibi burayı, Pinewood Studios’da (ekibin Chatham’dan sonra tekrar taşındığı) inşa edilen muhteşem Güzel Kadınlar setiyle birleştirdi. Fransız ressam Gustave Doré’nin çalışmalarından, Toulon’daki rıhtımlardan ve ambarlardan, Chatham’daki tarihi rıhtımlardan ilham alan Stewart’ın muhteşem setini yaratmak sekiz hafta sürdü. Fantine’in çöküşü için görsel ve fiziksel bir metafor olan alanı inşa etmek için, sıvacıların, marangozların, heykeltıraşların, setin bitkilerle donatılmasından sorumlu işçilerin, denizcilik donanımı uzmanlarının ve manzara ressamlarının yeteneklerini bir araya getirmek gerekiyordu. Tuğla işleri, bir kereste temeli üzerinde alçı levhalardan yapıldı. Ana gemi, metal çerçeve üzerine polisitrenden yontuldu ve sonrasında alçıyla kaplandı.
Polisitrenden yapılan gemi başı süsleri, sete istenen tiyatral özelliği vermeye yardım etti. Bu olağanüstü ama aynı zamanda gerçekçi olan unsurlar, Stewart’ın boyama ekibinin ustaca çalışmasının bir ürünüydü. Ekip, duvarların üzerine boyayla balçık ve küf efektleri yaptı ve İskoçya’daki Outer Hebrides’den getirtilen dokuz ton yosunu yerleştirdi. Ayrıca sete 10 ton yeşil kum ve çamur getirtildi. Bunların yanında her sabah saat 2:00’da Londra’nın Billingsgate pazarından çuvallar dolusu uskumru ve berlam balığı taşındı (ve her gece imha edildi). Oyuncular ve ekip için oldukça rahatsız edici olan koku, gerçek bir liman gibi görünen mekânın gerçek bir liman gibi kokmasını da sağlıyordu.
Öylece ayakta durmanın da zor bir şey olduğu görüldü, özellikle de ekibin teçhizatları kullandığı, saçları, makyajı ve kostüm kontrollerini yaptığı anlarda. Set dekoratörü Anne Lynch Robinson şöyle özetliyor: “Set mümkün olduğunca berbat görünümlü olmalıydı. Fantine’in varlığının temel unsurlarına nasıl ulaştığını göstermemiz gerekiyordu”. Montreuil-sur-Mer’in çamurlarına saplanmış eski bir geminin çürüyen iskeletinde söylenen “I Dreamed a Dream” parçası, çöküşün yürek parçalayıcı doğasını yoğunlaştırdı. Soğuk, karanlık ve rutubetli alanda toplanan ekip, hayranlıkla Hathaway’in setteki inanılmaz bir şekilde inandırıcı olan sıra dışı canlı performansını izledi
Bastil Fili
Ekip daha sonra, Christopher Wren’in nehir kenarındaki ikiz kubbeli sanat eseri ve güneydoğu Londra’nın önemli bir şehir simgesi olan Greenwich’deki Eski Kraliyet Deniz Akademisi’ne taşındı. Stewart, orijinal olarak Napolyon tarafından tasarlanmış olan ve Victor Hugo tarafından, Gavroche’un Bastil Sarayı’ndaki sığınağı olarak ölümsüzleştirilen, aslı Paris’te yer alan Bastil Fili’ni oraya özellikle yerleştirdi. Bu parça, öğrenci ayaklanmasının ve filmin final sahnelerinin başladığı Lamarque’nin cenaze alayı için çarpıcı bir temel figür sağladı. Polisitrenden şekillendirilen 12 metrelik fili Pinewood’da yapmak yaklaşık bir ay sürdü. Yapımı tamamlandıktan sonra büyük parçalar halinde ayrılarak çekim yerine taşındı ve orada tekrar monte edildi. Fil ayrıca, filmin final sahnesinde tasarımcının ekibi tarafından inşa edilen başka bir dev olan büyük barikatın arka planında yer aldı. Mackintosh fili o kadar beğendi ki, çekimlerin sonunda onu atılmaktan kurtarıp İngiltere’nin batısındaki evine götürdü.
Final sahnesi, isyancıların barikat kurma sanatında uzmanlaştığı, başarılı 1848 Fransız devriminin olduğu dönemde geçtiği için, Stewart ve Hooper seti mümkün olduğunca büyük yapmak zorunda olduklarını biliyorlardı. Galler’den, Belçika’dan ve çeşitli evlerden yüzlerce mobilya parçası; kapılar, kilise sıraları, tahta kaplamalar, sandalyeler ve masalar sağlayan Stewart ve Robinson’un ekibinin, taşınabilir bir barikat inşa etmek için sadece iki haftaları vardı. Bu yüzden barikat Greenwich’e ancak çekimlerin hemen öncesinde nakledilebildi. Filin yanı sıra, barikatın Greenwich’e götürülmesi için son derece büyük ve sıra dışı yük özel izni verilmesi gerekiyordu. Filin barikata yüklenmesiyle yapının genişliği 30 metreye, yüksekliği ise 12 metreye ulaştı.
1832 Parisi’nin Sokakları
Chatham’daki başka bir görevin ve Winchester College’in güzel şapelinde Valjean’ın ölüm sahnesini çekmek için Winchester’a yapılan kısa bir ziyaretin ardından ekip, yeni inşa edilen Richard Attenborough Stage’de genişletilmiş çekimlere başlamak için Pinewood’a döndü. Ekip dönmeden önce Javert’in Valjean’ı takip ettiği sahneler ve küçük Cosette’in Paris sokaklarında dolaştığı sahneler için Winchester’ın taş döşeli sokaklarını kullandı. Yapım tasarımcısı döndükten sonra, Pinewood’un 15 metre yüksekliğindeki en yüksek platosunun tamamını kullandı. Tasarımcı ağırlıklı olarak, 1800’lerin ortasındaki Haussmann Planı sırasında büyük ölçüde yıkılan şehri yıkılmadan önce görüntüleyen fotoğrafçı Charles Marville’in çalışmalarını referans aldığı, 1832 yılının Paris’ini betimlemek için alana ihtiyaç duyuyordu.
200 marangoz, oymacı ve boyacının çalışmasıyla, 1832 yılının Paris sokakları sadece 10 hafta içinde yaklaşık 12-13 metre yükseldi. Günümüzde bildiğimiz Paris’in büyük bir kısmı hikâyenin geçtiği dönemde yoktu. Ayrıca Marville’in fotoğrafladıklarına benzeyen ortaçağ binalarından geriye çok azı kaldı. Stewart ve ekibi büyük ölçüde, dönem kitapları, gravürler, Paris’i tasvir eden yağlı boya resimler ile Fransız müzeleri ve tarih içerikli internet sitelerinden aldıkları referanslara bel bağladı. “Binalar gerçekten bu yükseklikteydi ve onları bu yükseklikte yapma kararı aldık çünkü bilgisayar grafikleri kullanıp filme fazladan yük bindirmek istemedik. Tiyatrallığın yanı sıra, yaratmaya çalıştığımız dünyanın dokusunu ve gerçekliğini de korumak istedik. Gerçekliğin karmakarışık renklerinin oluşturduğu bir karışımda, bir araya getirmek için dükkânlar ve binalar bulmak çok eğlenceliydi” diye açıklıyor Stewart.
Yönetmen, ekibinin yarattığı şeyi gördüğünde çok şaşırdığını itiraf ediyor. “Bu muazzam setleri inşa etmek çok keyifliydi. Filmin içten gelen bir gerçekliğe ve büyülü bir gerçekçiliğe dayalı olduğunu hissettirmek için en uç noktada bir gerçekçilik kombinasyonuna ulaşmaya çalışıyordum. Bunda operavari bir yön, bu nedenle de gerçeklikten bir parça yükselen bir tarz yaratmak için bir fırsat var” diyor Hooper.
Stewart, karşılaştığı en büyük zorluklardan birinin, marangozlarına yamuk hatları yaptırmak olduğunu söylüyor. Tasarımcı gülüyor: “Tam anlamıyla ellerinden cetvelleri almak zorunda kaldım çünkü büyük oranda sağa eğilmiş bir pencereyi yapmayı kabullenemiyorlardı”. Devrimci öğrencilerin toplandığı ve Marius’un “Empty Chairs and Empty Tables” şarkısını söylediği Café Musain’i, onların gelişememiş devrimlerinin doğasını vurgulayan, izole ve kırılgan bir yer olarak yorumlamak, Hooper ve Stewart için bilhassa çok önemliydi.
“Burası öğrencilerin devrimlerini planladıkları, barikatlarını inşa ettikleri ve sonunda çoğunun öldüğü yer. Evleri olan yeri kullanarak, kırılganlıklarının bir simgesini yaratma fikri hoşuma gitti. Binanın dayanıksızlığı ve onların büyük rüyasının yaralanabilirliğini fiziksel olarak göstermek benim için çok önemliydi” diyor Hooper.
Çekimler boyunca yaşanan en vahşi ve en beklenmedik anlardan biri, Redmayne ve Tveit’in canlandırdığı öğrencilerin barikatı inşa ettikleri sahneyle geldi. “Plan, barikatın bir kısmını çekimler sırasında inşa etmekti, sonra Eve ve ekibi yakınlardaki bir platoda hazırladıkları çalışmalarını bitireceklerdi. Ama çekim gününde, coşku anında kameraları çalıştırdım. Öğrenciler ve vatandaşlar, her mobilyayı, her kapıyı, her dükkânı söktüler. Ellerini geçirdikleri ne varsa getirip, gerçek zamanlı olarak tüm barikatı inşa ettiler. Yakalamak istediğim enerji ve devrimci ruh tam olarak buydu” diye açıklıyor Hooper.
Redmayne, o sırada gerçekleşen tek gerçekçi şeyin, barikatta canlı şarkı söylemek olmadığına katılıyor. “40 öğrenci, 50 figüran oradaydı ve Tom’un filme layık bir çekim yapmak için 10 dakikası vardı. ‘Barikatı kurun. Motor!’ dedi ve 10 dakika boyunca tam bir katliam yaşandı. Mobilyaları, piyanoları ve çantaları fırlattık. Her şey havalarda uçuyordu, çok korktuk. Herkesin reaksiyonu gerçekti” diyor Redmayne.
Ekibin Pinewood’a dönmeden önce ziyaret etmesi gereken bir çekim yeri daha vardı: “İngiliz Versay’ı” lakabı verilen, Buccleuch Dükü’nün Northamptonshire’daki konutu Boughton House. Şu anki binanın büyük bölümü, 1683 yılında babasının miras olarak bıraktığı eve sahip olan 1. Montagu dükü Ralph Montagu’nu eseri. İngiltere’nin eski Fransa büyükelçisi Montagu, tutkulu bir inşaatçı ve tablo meraklısı olmanın yanı sıra, bir sanatkâr ve dekoratördü. Kendisine miras kalan evde yaptığı değişiklikler, Fransa’nın güzelliğini ve tarzını İngiltere manzarasına taşıma hayalinin bir göstergesiydi. Ev, Valjean’ın yaralı Marius’u büyükbabasına teslim ettiği ve Cosette ile Marius’un düğün törenin gerçekleştiği Marius Pontmercy’nin aile evinin çekim yeri olarak mükemmel bir şekilde hizmet etti.
Çekimlerin son birkaç haftasında ekip Pinewood’a geri döndü. Valjean’ın Cosette’i Thénardier’lerle birlikte yaşadığı sefil hayattan kurtardığı ve Bonham Carter ile Baron Cohen’in seslendirdiği popüler parça “Master of the House” sahnesinin çekildiği han olan Montfermeil’i yaratmak için Richard Attenborough Platosu’nun bir bölümü düzenlendi. Javert’in Sen Nehri’ne atlayıp intihar ettiği sahne için tek bir çekim eklendi. Sahne, Georgia dönemini yansıtan Bath şehrinin merkezinden geçen Avon Nehri’ndeki muhteşem bentte çekildi.
Uluslararası Bir Çaba: Filmin Kostümleri
Hooper ve Sefiller’in kostüm tasarımcısı Paco Delgado, karakterleri tiyatrodan sinemaya dönüştürmeye başladığında, onlar için en önemli nokta kostümler değil, dönemin kıyafetleriydi. Eugène Delacroix ve Francisco de Goya gibi dönemin ressamlarının yaptığı çalışmalardan ilham alan Delgado, 33 yıla yayılan hikâye boyunca farklı sosyal sınıflar tarafından giyilmiş tüm kıyafet türlerini yansıtmak zorundaydı. “İşimiz birçok şeyi kapsıyordu. Mahkumlar, fahişeler ve rahibeler yarattık. Zenginlerimiz ve fakirlerimiz vardı. Bu inanılmaz bir işti” diyor Delgado.
Yapım tasarımcısı ve saç-makyaj ekipleriyle yakın bir şekilde çalışan Delgado, her bir karakter için büyüleyici bir görünüm yarattı. Iñárritu’nun yönettiği Biutiful, Almodóvar’ın yönettiği Bad Education/Kötü Eğitim ve The Skin I Live In/İçinde Yaşadığım Deri gibi etkileyici İspanyol filmlerindeki çalışmalarıyla tanınan tasarımcı için tarihsel gerçekliği bir parça gerçek dışılıkla harmanlamak, bir taraftan dönemin puslu havasına saygı gösterirken, diğer taraftan Napolyon döneminin sonundan kaçışı sunmak çok önemliydi. Delgado şöyle özetliyor: “Normalde bir dönem filmini ele alırken, çoğunlukla gerçekliği çok sayıda doğru unsurla yeniden üretme eğilimi söz konusudur. Bir müzikal olduğu için ve bu, gerçek yaşamda olmayan bir durum olduğu için buna biraz hayal gücü katmak zorundaydık. Gerçeklik ve hayal gücü arasındaki çizgide yürümek zorunda olduğumuzu biliyorduk”.
Delgado karakterin dokusal değişimlerinden şöyle bahsediyor: “Jean Valjean gerçekten zorlu bir durumun içinde başlıyor. Başlangıçta o, neredeyse hiçbir beklentisi olmayan bir mahkum, bununla ilgili olarak kaba kıyafetlerinden tutun da sakalına kadar her tür dokuya sahip. O, kıyafetleri içinde bir ölü. Sonra birden, azar azar daha sofistike ve sosyal anlamda daha adapte olmuş bir hâl almaya başlıyor. O noktada bu doku sayısı azalıyor, ince materyal sayımız ise artıyor. Renkler bakımından çok daha sofistike bir palete bürünüyor”.
Jackman’ın önerisi üzerine Delgado, mahkumun Mösyö Madeleine’e dönüşümünü vurgulamaya yardım etmesi için Valjean’ın şıklığını arttırdı. Valjean işlediği günahlardan ötürü pişmanlık çekiyor olmasına rağmen büyük bir başarıya imza atıyor. Jackman kıyafetinin (ve ağırlığının) bu büyümeyi yansıtacağını hissetti.
Valjean, inançlarının güçlendiği sırada yaşadığı değişimi kucaklarken, Javert için tam tersi geçerli oluyor. Delgado bu adamları “aynı paranın iki yüzü” olarak tanımlıyor ve Javert’in nasıl katılaştığından bahsediyor: “Javert için açık maviden, neredeyse siyaha çalan koyu maviye giden çok karanlık renklerle çalıştık”. Delgado, Javert’in görünüşünün tiyatro sahnesindeki haline çok benzediğini söylüyor. “Sanki karakterin kendisi sizden bu şekilde giydirilmesini istiyor” diyor Delgado.
Diğer Güzel Kadınlar’ın hafif transparan olan kostümleri koreografileriyle belirlenirken, Fantine’inki geçirdiği Valjean’ınki gibi şiddetli olan dönüşümle belirlendi. Onu fabrikada ilk gördüğümüzde, basit bir müslin kumaştan yapılma bir elbise giyiyor. Son derece zarif ve onun konumundaki bir kadının görüneceği kadar saf görünüyor. Ama seçenekleri tükenirken yavaş yavaş kirli bir hale getiriliyor. Delgado, Fantine’in zaten zayıf olan görüntüsünü daha da inceltmek için yapışan kumaşlar kullandı ve ona tüberkülozdan dolayı yok olan bir kadının görüntüsü vermek için Hathaway’in kostümlerinin yanlarını daha koyu renklere boyadı.
Küçük Cosette’i ilk gördüğümüzde o, Thénardier’lerin hanında hizmetçi olarak çalışan, çok kötü bir durumda olan, yırtık pırtık elbiseler giyen bir kız. Ama onun aksine kız kardeşi Éponine süslü bir oyuncak bebek gibi. Delgado tüm bu değişikliklerin nasıl olduğunu açıklıyor: “On yıl sonra, her şey tamamen tersine dönüyor. Aynadaki Alice gibi ama onlar farklı yönlerden gelip kesişiyorlar”. Delgado, kızların bakıcıları olan Thénardier’lerden “filmin rengi” olarak bahsediyor. Sürekli saklanma halinde olan düzenbaz çift, dönemin bukalemunları.
Kalabalık figüran kadrosuna yaklaşık 2200 kostüm yaratmak için büyük bir ekibe ihtiyaç duyuldu. Ekip, tasarımları Fransa, İspanya, İtalya ve İngiltere’de mükemmelleştirdi. Kostümler için ne yazık ki çalışmalarının berbat bir hale sokulması zorunluydu. Delgado’nun ekibi, kıyafetlerin dilencilere ve açlık çeken fakirlere aitmiş gibi görünmesini sağlamak için onları tam anlamıyla söktü, parçaladı ve kesti (hatta bazı yerlerini yaktı). Yine de dikkatli gözlemciler, tasarım ekibinin bu destanın tamamına Fransız bayrağının renklerini serpiştirdiğini fark edecekler. Enjolras’ın barikattaki ceketinin kırmızı olması, Fantine’in fabrikadaki elbisesinin mavi olması ya da Cosette’in gelinliğinin ve Valjean’ın ölürken giydiği kıyafetlerinin beyaz olması gibi, alınan tüm kararlar bilinçli olarak alındı. Yaşasın Fransa.
OYUNCULAR HAKKINDA
Avustralyalı olan HUGH JACKMAN’ın (Jean Valjean), Amerika’da yer aldığı ilk büyük rolü, X-Men serisinin ilk filmindeki Wolverine karakteriydi. Oyuncu aynı rolü, 2003 yılında büyük başarı yakalayan X2/X-Men 2’de ve 2006 yılında da X-Men: The Last Stand/X-Men: Son Direniş’de tekrar canlandırdı. Jackman kısa bir süre önce de serinin X-Men Origins: Wolverine/X-Men Başlangıç: Wolverine filminde Wolverine karakterini canlandırdı. Popüler serinin önceki dönemlerini anlatan film, vizyona girdiği Mayıs 2009 yılında, ilk haftadan ülke genelinde 85 milyon dolar hasılat elde etti. İzleyiciler Jackman’ı, çekimleri halen Avustralya’da devam eden The Wolverine adlı serinin yeni filminde aynı rolde izleyecekler.
Jackman, Ekim 2011’de tek kişilik gösterisi Hugh Jackman: Back on Broadway’le Big Way’e geri döndü. Aynı yılın başlarında San Francisco ve Toronto’da sahnelenen sınırlı sayıdaki şov sırasında büyük övgüler alan, 18 kişilik bir orkestra ve revüyle desteklenen gösteri, hem Broadway hitlerinden hem de oyuncunun kişisel olarak sevdiği parçalardan oluşuyordu. Jackman’ın Broadway cemiyetine yaptığı katkılar 2012 Tony Ödülleri’nde onurlandırıldı. Bir oyuncu ve yardımsever olarak ortaya koyduğu başarılar Tony Ödülleri komitesi tarafından takdir edildi ve Jackman, Tony Özel Ödülü’ne layık görüldü.
Jackman kısa bir süre önce DreamWorks’ün Real Steel/Çelik Yumruklar filminde rol aldı. Shawn Levy’nin yönettiği film, 900 kilogramlık robotların boks ringinde dövüştüğü yakın gelecekte geçen heyecanlı bir hikâyeyi konu alıyor. Film 2011 sonbaharında, arka arkaya iki hafta dönemin en yüksek gişe hasılatı elde eden film oldu.
Jackman, 2009 sonbaharında Keith Huff’ın kaleme aldığı A Steady Rain’le Broadway’e dönüş yaptı. Daniel Craig’le birlikte rol aldığı oyun, hayatları boyunca arkadaş olan ve birkaç sarsıcı günle ilgili farklı görüşleri hayatlarını sonsuza dek değiştiren Chicago’lu iki polisin hikâyesini anlatıyor.
Jackman 22 Şubat 2009’da 81. Akademi Ödülleri töreninde, prestijli sunuculuk görevini üstlendi. Kodak Tiyatrosu’ndan canlı olarak yayınlanan törende Jackman, izleyicileri heyecanlandırdı ve bir önceki yıla göre ABC’nin izlenme oranlarını yüzde 13 oranında artırmasına yardımcı oldu. Ancak bu Jackman’ın ilk ödül töreni sunuculuğu değildi. Jackman daha önce de 2003-2005 yılları arasında 3 yıl boyunca Tony Ödülleri’ni sundu, 58. ödül töreninde 2004 yılındaki görevleri nedeniyle bir Emmy Ödülü kazandı, 59. törendeki görevi için de 2005 yılında Emmy Ödülü’ne aday gösterildi.
Jackman 2008 yılının sonlarında, yönetmenliğini Baz Luhrmann’ın üstlendiği 20th Century Fox’un romantik aksiyon-macera filmi “Australia/Avustralya”da rol aldı. 2. Dünya Savaşı öncesinde kuzey Avustralya’da geçen filmde Jackman, Nicole Kidman’ın canlandırdığı bir İngiliz aristokrata, 2000 sığırı yüzlerce kilometrelik engebeli bir araziyi geçirme konusunda yardım eden ve orada onunla birlikte Japonya’nın Avustralya-Darwin’i bombalaması gerçeğiyle yüz yüze gelmek zorunda kalan kaba sığır çobanını canlandırdı.
Jackman ayrıca, Darren Aronofsky’nin “The Fountain/Kaynak”, Christopher Nolan’ın “The Prestige/Prestij” ve Woody Allen’ın “Scoop” filmlerinde başrol oynadı. Uzun metrajlı animasyon filmleri “Happy Feet/Neşeli Ayaklar” ve “Flushed Away/Fare Şehri”nde seslendirme yaptı. “Deception/Şantaj”, “Someone Like You/Bazıları Çabuk Bıkar”, “Swordfish/Kod Adı Kılıçbalığı”, “Van Helsing” ve 2002 yılında Altın Küre’ye aday gösterildiği “Kate & Leopold/Büyülü Çift”, başrolünü üstlendiği filmler arasında yer alıyor.
Jackman, “The Boy From Oz”da 1970’lerin şarkıcılarından ve şarkı yazarlarından Peter Allen’ı canlandırdı ve gösterdiği performansla müzikal dalında 2004 Tony Ödülü’nün yanı sıra, Drama Desk, Drama League, New York Dışı Eleştirmenler Birliği ve Tiyatro Dünyası ödüllerini kazandı.
Aktörün daha önce rol aldığı tiyatro yapımları ise şöyle: Carnegie Hall’da sahnelenen “Carousel”, Londra’daki Ulusal Tiyatro’da sahnelenen ve Olivier Ödülü’ne aday gösterildiği “Oklahoma!”, Avustralya’nın Tony Ödülü olan MO Ödülü’nü kazandığı “Sunset Boulevard/Sunset Bulvarı” ve MO Ödülü’ne aday gösterildiği Disney yapımı “Beauty and the Beast/Güzel ve Çirkin”.
Jackman kariyerine Avustralya’da, “Paperback Hero” ve “Erskineville Kings” adlı bağımsız filmlerle adım attı. “Erskineville Kings”deki performansıyla Avustralya Sinema Eleştirmenleri Derneği’nden En İyi Erkek Oyuncu Ödülü aldı ve Avustralya Sinema Enstitüsü tarafından En İyi Erkek Oyuncu dalında ödüle aday gösterildi. 1999 yılında Avustralya Sinema Kongresi’nde Yılın Avustralyalı Yıldızı olarak adlandırıldı.
Oscar® ödüllü RUSSELL CROWE (Javert), kendi neslinin en iyi aktörlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yeni Zelandalı olan Crowe, tartışmalı Romper Stomper/Gözü Kara filmiyle Avustralya film endüstrisinde çok ses getirdi ve bu filmle dünya çapında büyük övgüler aldı. Insider/Köstebek (1999), Gladiator/Gladyatör (2000) ve A Beautiful Mind/Akıl Oyunları (2001) filmleriyle art arda üç kez En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterildi ve Gladiator/Gladyatör filmindeki performansıyla Oscar ödülünü evine götürdü.
Crowe, Ridley Scott’ın Gladiator/Gladyatör filminde, Romalı bir generalken gladyatör olan Maximus rolüyle ortaya koyduğu performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazanmanın yanı sıra, içlerinde Yayıncı Film Eleştirmenleri’nin da yer aldığı çeşitli eleştirmen derneklerinden En İyi Oyuncu ödülü aldı ve En İyi Oyuncu dalında Hollywood Yabancı Basın Birliği, Sinema Oyuncuları Derneği (SAG) ve BAFTA ödüllerine aday gösterildi.
Ron Howard’ın A Beautiful Mind/Akıl Oyunları filminde Nobel ödüllü John Forbes Nash Jr.’ı ustalıkla canlandıran Crowe, bu performansıyla üçüncü kez Oscar’a aday gösterilmenin yanı sıra, Hollywood Yabancı Basın Birliği, Yayıncı Film Eleştirmenleri Birliği, Sinema Oyuncuları Derneği, BAFTA ve diğer eleştirmen dernekleri tarafından En İyi Oyuncu ödülüne layık görüldü.
Crowe, Akademi Ödülü’ne ilk kez gerçek bir hikâyeden uyarlanan The Insider/Köstebek filminde canlandırdığı tütün şirketi muhbiri Jeffrey Wigand rolüyle aday gösterildi. Ayrıca; Los Angeles Film Eleştirmenleri Derneği, Yayıncı Film Eleştirmenleri Birliği, Ulusal Film Eleştirmenleri Birliği ve Ulusal Eleştiri Birliği tarafından de En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görüldü ve aynı dalda Altın Küre, BAFTA ve Sinema Oyuncuları Derneği Ödülleri’ne aday gösterildi.
Crowe, Lucy Liu ve RZA’yle birlikte Universal Pictures’ın The Man With the Iron Fists filminde; Cate Blanchett’la birlikte Universal Pictures’ın Robin Hood filminde; Elizabeth Banks’la birlikte Paul Haggis’in The Next Three Days/Kaçış Planı filminde; Rachel McAdams ve Ben Affleck’le birlikte Universal Pictures’ın State of Play/Devlet Oyunları filminde; Leonardo DiCaprio’yla birlikte Warner Bros. için Ridley Scott’ın yönettiği Body of Lies/Yalanlar Üstüne filminde; Christian Bale’le birlikte Lionsgate’in 3:10 to Yuma filminde ve Denzel Washington’la beraber tekrar Ridley Scott’la çalıştığı Universal Pictures’ın American Gangster/Amerikan Gangsteri filminde rol aldı.
Ödül kazanmadan önce Crowe, Curtis Hanson’ın suç filmi L.A. Confidential/Los Angeles Sırları’nda, ahlak polisi Bud White performansıyla Hollywood’a damgasını vurdu. Diğer filmleri arasında; Jim Braddock’ı canlandırdığı, Ron Howard’ın Cinderella Man’i, Ridley Scott’ın yönettiği, Peter Mayle’in kitabından uyarlanan A Good Year/İyi Bir Yıl’ı, Jay Roach’un Mystery, Alaska’sı, Taylor Hackford’un Proof of Life/Yaşam Kanıtı ve Denzel Washington’la birlikte oynadığı Virtuosity/Sanal Gerçek var.
Çektiği ilk Amerikan filmi, Gene Hackman ve Sharon Stone’la birlikte rol aldığı The Quick and the Dead/Hızlı ve Ölü idi. Diğer filmleri arasında; Heaven’s Burning/Cennet Yanıyor, Breaking Up/Aşkın Sınırları, Rough Magic/Sihirli İksirin Peşinde, The Sum of Us, For the Moment/Bir An İçin, Love in Limbo, klasik Avustralya çocuk romanından uyarlanan The Silver Brumby, The Efficiency Expert ve Prisoners of the Sun yer alıyor.
Yeni Zelanda doğumlu olan Crowe, filmleriyle beğeni topladığı Avustralya’da büyüdü. Avustralya Film Enstitüsü’nün (AFI) üç yıl art arda dikkatini çekti. 1990 yılında The Crossing’le En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne aday gösterildi, 1991’de Proof/Kanıt filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı. 1992 yılında ise AFI ve Avustralya Film Eleştirmenleri Derneği’nden Romper Stomper/Gözü Kara filmindeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü aldı. 1993 yılında Crowe, Seattle Uluslararası Film Festivali’nde de Romper Stomper/Gözü Kara ve Hammers Over the Anvil filmlerindeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu seçildi.
Önümüzdeki günlerde Allen Hughes’un Broken City filminde ve Zack Snyder’ın Man of Steel filminde Jor-El rolüyle izleyicilerinin karşısına çıkacak olan Crowe, şu anda Darren Aronofsky’nin yönettiği Noah‘ın çekimlerine devam ediyor.
Endüstrinin en heyecan verici ve çok yönlü genç aktrislerinden biri olan ANNE HATHAWAY’in (Fantine) farklı çalışmaları, bir oyuncu olarak ne kadar yetenekli olduğunu gösteriyor. Hathaway geçtiğimiz dönemlerde Warner Bros.’un Batman Begins/Batman Başlıyor serisinin üçüncü filmi olan, yönetmenliğini Christopher Nolan’ın üstlendiği The Dark Knight Rises/Kara Şövalye Yükseliyor’da Christian Bale, Marion Cotillard ve Joseph Gordon-Levitt’le birlikte rol aldı. Hathaway filmde çekici ve tehlikeli Kedi Kadın rolünü canlandırdı. 2008 yılında Jonathan Demme’in büyük övgüler alan Rachel Getting Married/Rachel Evleniyor filminde rol alan Hathaway, filmdeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu dalında Akademi Ödülü®, Altın Küre, Bağımsız Ruh Ödülü ve Sinema Oyuncuları Derneği Ödülü’ne aday gösterildi. Oyuncu ayrıca, En İyi Kadın Oyuncu dalında Ulusal Eleştiri Birliği, Chicago Sinema Eleştirmenleri Birliği ve Yayıncı Film Eleştirmenleri Birliği tarafından ödüle layık görüldü.
Oyuncunun geçtiğimiz dönemde rol aldığı filmler arasında, Lone Scherfig’in One Day/Bir Gün (David Nicholls’ün romanından uyarlanan); Edward Zwick’in Love and Other Drugs/Aşk Sarhoşu (Hathaway’e ikinci Altın Küre adaylığını getiren); Tim Burton’ın Alice in Wonderland/Alis Harikalar Diyarında; Garry Marshall’ın Valentine’s Day/Sevgililer Günü; Bride Wars/Gelinlerin Savaşı; Get Smart/Akıllı Ol; Becoming Jane/Aşkın Kitabı; Rodrigo García’nın Passengers/Yolcular; Meryl Streep’le birlikte rol aldığı The Devil Wears Prada/Şeytan Marka Giyer ve Ang Lee’nin Brokeback Mountain/Brokeback Dağı yer alıyor.
Kariyerinin başlarındayken yer aldığı filmlerden bazıları ise şöyle: Garry Marshall’ın The Princess Diaries/Acemi Prenses ve The Princess Diaries 2: Royal Engagement/Acemi Prenses 2: Kraliyet Nişanı; Havoc/Gençlik Ateşi; Ella Enchanted/Ella; Nicholas Nickleby ve The Other Side of Heaven/Cennetin Diğer Yakası.
Hathaway, Hollywood’un ilgisini ilk olarak televizyon dizisi Get Real’le çekti. Oyuncu seslendirme yeteneğini, animasyon filmleri Rio ve Hoodwinked/Kırmızı Başlıklı Kız filmlerinde gösterdi. Animasyon dizisi The Simpsons/Simpsonlar’daki seslendirmesiyle Emmy Ödülü kazandı.
Oyuncunun tiyatro çalışmaları arasında ise, bir Shakespeare oyunu olan Park’ın Twelfth Night (2009), Andrew Lloyd Webber’in atölye çalışması The Woman in White ve Forever Your Child yer alıyor. 2004-2005 yıllarında Stephen Sondheim doğum günü galasının yanı sıra, Encores! konser galasına katıldı. Oyuncu ayrıca Lincoln Center’ın Encores! serisinin Carnival sunumunda yer aldı ve bununla, her yıl düzenlenen prestijli Clarence Derwent Ödülleri’nin elli yedincisinde ödül kazandı.
Hathaway bir aktris olarak New Jersey’deki Paper Mill Playhouse’da, New York City’deki Barrow Group’da eğitim aldı ve New York Üniveristesi’nin Collaborative Arts Projects 21 programında müzikal tiyatro eğitimine odaklandı. Nisan 2005’te ödüllü Barrow Group, Hathaway’i yoğun oyunculuk programlarına kabul edilme başarısı gösteren ilk ve tek ergenlik çağlarındaki genç olarak onurlandırdı.
Hathaway, Lollipop Theater Network’ün danışma kurunda görev alıyor. Organizasyon, kronik ya da yaşamı tehdit eden hastalıklara yakalanmış çocuk hastalar için hastanelerde film gösterimleri yapıyor.
Hathaway, yaşamını hem Los Angeles’ta hem de New York’ta sürdürüyor.
AMANDA SEYFRIED (Cosette), Hollywood’un en büyüleyici genç aktrislerinden biri olarak yerini sağlamlaştırdı. Oyuncu en çok Universal Pictures’ın başarılı filmi Mamma Mia!’daki rolüyle tanınıyor. Oyuncu, Donna’nın (Meryl Streep) kızı Sophie rolünü canlandırdığı bu filmde, şarkı söyleme yeteneğinin altını çizdi. Yönetmenliğini Phyllida Lloyd’un üstlendiği ve Temmuz 2008’de vizyona giren film, dünya genelinde 600 milyon doların üzerinde hasılat elde etti.
Seyfried, kısa bir süre önce yönetmenliğini Rob Epstein ve Jeffrey Friedman’ın üstlendiği, Millennium Films’in Lovelace filminin çekimlerini tamamladı. Film, hayatının kontrolünü tekrar eline alma mücadelesine girişmeden önce, endüstri ve zorlayıcı kocası tarafından suiistimal edilen, dünyanın ilk erotik film yıldızı Linda Lovelace’ın (Seyfried) hikâyesini anlatıyor.
Seyfried, 2013 yılında Robert De Niro, Diane Keaton ve Katherine Heigl’le birlikte, yönetmenliğini Justin Zackham’ın (The Bucket List/Şimdi Ya da Asla) üstlendiği Lionsgate’in The Big Wedding filmiyle izleyici karşısına çıkacak. Oyuncu ayrıca 20th Century Fox Animation’ın Epic filminde kendisini, iyi ve kötü güçler arasında bir savaşın yaşandığı bir ormanın derinliğinde bulan bir genci seslendirecek.
Seyfried, 2012 yılında Heitor Dhalia’nın yönettiği, Summit Entertainment’ın gerilim filmi Gone’da rol aldı.
Oyuncu 2011 yılında, senaryosunu Andrew Niccol’ün yazdığı ve yine Niccol’ün yönettiği New Regency’nin bilimkurgu-gerilim filmi In Time/Zamana Karşı filminde Justin Timberlake’le birlikte rol aldı. Dağıtımı 20th Century Fox tarafından yapılan film, yaşlanmanın 25 yaşında durduğu ve zamanın yeni para birimi haline geldiği bir toplumda yaşananları konu alıyor. Seyfried ayrıca, yapımcılığını Leonardo DiCaprio’nun yapım şirketi Appian Way’in, yönetmenliğini ise Catherine Hardwicke’in üstlendiği Warner Bros.’un Red Riding Hood/Kız ve Kurt filminde rol aldı.
2010 yılında Seyfried, Nicholas Sparks’ın (“The Notebook”) çok satan romanından uyarlanan ve gişede büyük başarı yakalayan Dear John/Sevgili John filminde Channing Tatum’la birlikte rol aldı. Oyuncu filmde, izinde olan bir askerle (Tatum) tanışan ve ona aşık olan genç bir kadını canlandırıyor. Yönetmenliğini Lasse Hallström’ün (The Cider House Rules/Tanrının Eseri Şeytanın Parçası, Chocolat/Çikolata) yaptığı ve senaryosunu Jamie Linden’in yazdığı Dear John/Sevgili John, dünya genelinde 100 milyon doların üzerinde hasılat elde etti ve Sony/Screen Gems’in bugüne kadar vizyona girdiği hafta en yüksek hasılatı yakalayan filmi oldu.
Seyfried ayrıca Summit Entertainment’ın Letters to Juliet/Aşk Mektupları filminde rol aldı ve filmde, “Romeo ve Juliet”in hayalî Juliet’ine yazan insanların mektuplarına cevap vermek için İtalya-Verona’ya giden genç bir Amerikalı’yı canlandırdı. Gary Winick’in (Bride Wars/Gelinlerin Savaşı, 13 Going on 30/Keşke 30 Olsam) yönettiği filmde Vanessa Redgrave ve Gael García Bernal da rol alıyor.
Aktris 2010 yılında, Atom Egoyan’ın yönetmenliğini üstlendiği gerilim filmi Chloe/Büyük Hata’da Julianne Moore ve Liam Neeson’la birlikte rol aldı. Seyfried filmde, kocasının (Neeson) sadakatini test etmek için başarılı bir doktor (Moore) tarafından tutulan bir eskort kızı canlandırdı.
2009 yılında Seyfried, 20th Century Fox’un Jennifer’s Body/Kana Susadım filminde rol aldı. Senaryosunu Diablo Cody’nin (Juno) yazdığı filmde Seyfried, küçük kasabasında yaşayan erkekleri öldürmeye başlayan çılgın bir ponpon kız olan Jennifer’ın (Megan Fox) en yakın arkadaşı Needy’yi canlandırıyor.
Seyfried, HBO’nun Altın Küre’ye aday gösterilen dizisi Big Love/Büyük Aşk’taki rolüyle büyük övgüler aldı. Oyuncu bu projede, Bill (Bill Paxton) ve Barb Hendrickson’ın (Jeanne Tripplehorn) önderlik ettiği çok eşli bir ailede yaşama mücadelesi veren genç kız Sarah Hendrickson’ı canlandırdı.
Pennsylvania’lı olan Seyfried, kariyerine 11 yaşında modellik yaparak başladı. Kısa bir süre sonra oyunculuğa yöneldi. 2000 yılında As the World Turns’de canlandırdığı Lucy Montgomery karakteriyle süresi belli ilk rolünü oynamış oldu. 2002 yılında All My Children’da Joni Stafford rolünü canlandırmak için imza attı.
Seyfried, 2004 yılında Lindsay Lohan, Rachel McAdams ve Lacey Chabert’la birlikte rol aldığı Lorne Michaels/Tina Fey/Paramount Pictures filmi Mean Girls/Kötü Kızlar’da büyük bir çıkış gerçekleştirdi ve hep birlikte MTV Film Ödülleri’nde Ekrandaki En İyi Ekip Ödülü’nü kazandılar.
Oyuncu 2005 yılında Sundance Film Festivali’nin favorisi Nine Lives/Dokuz Hayat’ta rol aldı. Yönetmenliğini Rodrigo García’nın üstlendiği filmde, Sissy Spacek, Glenn Close, Holly Hunter, Robin Wright ve Dakota Fanning de rol aldı.
2005 yılında Donald Sutherland, Forest Whitaker ve Marcia Gay Harde’yle birlikte American Gun/Amerikan Silahı’nda rol aldı. Bu filmi, yönetmenliğini Nick Cassavetes’in yaptığı, başrollerini Justin Timberlake, Sharon Stone, Emile Hirsch ve Bruce Willis’in paylaştığı Alpha Dog/Rehine takip etti.
Seyfried, Los Angeles ve New York’a bölünmüş bir şekilde yaşıyor.
EDDIE REDMAYNE (Marius), endüstrideki en iyi yönetmenler ve yeteneklerle birlikte çalışarak şimdiden kendine bir isim yaptı. Kısa bir süre önce Chloë Grace Moretz ve Blake Lively’le birlikte Derick Martini’nin yönettiği, Andrea Portes’in romanından uyarlanan Hick filminde rol aldı.
Redmayne; Michelle Williams, Dame Judi Dench, Emma Watson ve Kenneth Branagh’la birlikte rol aldığı ve Colin Clark rolünü canlandırdığı Weinstein Company’nin My Week With Marilyn/Marilyn İle Bir Hafta filminde de rol aldı. Redmayne ayrıca, Maria Bello ve William Hurt’le birlikte The Yellow Handkerchief/Sarı Mendil’de rol aldı ve Christopher Smith’in yönettiği Black Death/Kara Ölüm’de Osmund karakterini canlandırdı. Stephen Poliakoff’un Glorious 39 filminde, Romola Garai, Julie Christie, Bill Nighy ve Juno Temple’la birlikte yer aldı. Ayrıca Timothy Linh Bui’nin Powder Blue/Pudra Mavisi filminde Jessica Biel and Forest Whitaker’la birlikte rol aldı.
Redmayne, 2007 yılında başrollerini Cate Blanchett, Geoffrey Rush ve Clive Owen’ın paylaştığı, yönetmenliğini Shekhar Kapur’un yaptığı Elizabeth: The Golden Age/Elizabeth: Altın Çağ’da yardımcı rolde oynadı. Oyuncu ayrıca, Toni Collette’le birlikte suç-gerilim Like Minds’da; Natalie Portman ve Scarlett Johansson’la birlikte The Other Boleyn Girl/Boleyn Kızı’nda ve Julianne Moore’la birlikte Savage Grace/Vahşi Zarafet’de rol aldı.
Aktör, 2006 yılında Matt Damon ve Angelina Jolie’yle birlikte Robert De Niro’nun dramatik gerilim filmi The Good Shepherd/Kirli Sırlar’da rol aldı.
İngiliz televizyonunda da birçok çalışmaya imza atan Redmayne, kısa bir süre önce Clémence Poésy’yle birlikte Birdsong’da rol aldı. BBC için çekilen ve Birinci Dünya Savaşı döneminde geçen iki bölümlük dizi, Sebastian Faulks’un destansı aşk hikâyesinden uyarlandı. Aktör, 2011 yılında Ken Follett’in çok satan romanından uyarlanan, Altın Küre ve Emmy Ödülü’ne aday gösterilen, uygulayıcı yapımcılığını Ridley Scott’ın üstlendiği destansı mini dizi The Pillars of the Earth’de Matthew Macfadyen, Hayley Atwell ve Rufus Sewell’la birlikte rol aldı. Oyuncunun diğer televizyon çalışmaları arasında, Gemma Arterton’la birlikte rol aldığı ve Angel Clare’i canlandırdığı Tess of the D’Urbervilles’ın başarılı BBC adaptasyonu da bulunuyor.
Redmayne, 2010 yılında Michael Grandage’ın büyük övgüler alan tiyatral prodüksiyonu Red’deki performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Tony ve Olivier Ödülleri kazandı. Oyun, Donmar Warehouse’dan Broadway’deki John Golden Theatre’a transfer oldu. Aktör bu iki kişilik oyunda Alfred Molina’yla birlikte rol aldı. Redmayne, Edward Albee’nın güçlü draması The Goat, or Who Is Sylvia?’nın West End performansıyla çok iyi eleştiriler aldı. Jonathan Pryce’la birlikte rol aldığı ve sorunlu bir genci canlandırdığı oyundaki performansıyla 2004 yılında En Çok Gelecek Vaat Eden Oyuncu dalında London Evening Standard Ödülü ve 2005 yılında Tiyatro Eleştirmenleri Derneği Ödülü kazanmanın yanı sıra, yine 2005 yılında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Olivier Ödülü’ne aday gösterildi. Aktör, bu performansının ardından Christopher Shinn’in Royal Court Theatre’da sahnelenen yeni oyunu Now or Later’da rol aldı. Kısa bir süre önce de, perdelerini Londra’daki Donmar Warehouse’da açan Shakespeare’in 2. Richard oyununda 2. Richard’ı oynadı.
Redmayne’in etkileyici çalışmaları, 2012 yılında prestijli BAFTA Film Ödülleri’nde Orange Wednesday’in Yükselen Yıldız Ödülü’ne aday gösterilmesini sağladı.
Redmayne, Londra’da yaşıyor.
SAMANTHA BARKS (Éponine), Hollywood’un en sempatik genç aktrislerinden biri olarak göze çarpıyor. Barks, İngiliz tiyatro sahnelerine yabancı bir isim değil. Theatre Royal Windsor’da sahnelenen Aladdin oyununda ve Rufus Norris’in yönettiği, Birmingham Repertory Theatre’da sahnelenen Cabaret oyununda rol aldı. Her iki oyunun da uygulayıcı yapımcılığını Bill Kenwright üstlendi. Barks ayrıca, Nick Jonas’la birlikte yer aldığı Sefiller: 25. Yıl Konseri’nde Éponine karakterini canlandırdı.
Sefiller, Bark’ın ilk filmi.
İki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen HELENA BONHAM CARTER (Madam Thénardier), en son, yönetmenliğini Tom Hooper’ın yaptığı gerçek hayattan alınmış dram The King’s Speech/Zoraki Kral’daki performansıyla Oscar’a aday gösterildi. Oyuncu, Kral 6. George’un karısı Elizabeth rolünde gösterdiği performansla ayrıca Altın Küre ve Sinema Oyuncuları Derneği (SAG) Ödülü’ne aday gösterildi, BAFTA ve İngiltere Bağımsız Film Ödülleri’ni kazandı. The King’s Speech/Zoraki Kral’ın oyuncuları Sinema kategorisinde, Oyuncu Kadrosu Olarak En Göze Çarpan Performans dalında SAG Ödülü kazandı.
Bonham Carter, Henry James’in romanından uyarlanan 1997 yapımı romantik dönem dramı The Wings of the Dove/Güvercinin Kanatları’ndaki performansıyla ilk kez Oscar’a aday gösterilmenin yanı sıra, Altın Küre, BAFTA ve SAG ödüllerine de aday gösterildi. Oyuncu filmdeki performansıyla, içlerinde Los Angeles Sinema Eleştirmenleri Birliği, Yayıncı Film Eleştirmenleri Birliği, Ulusal Eleştiri Birliği ve Londra Sinema Eleştirmenleri Birliği’nin de bulunduğu çeşitli eleştirmen dernekleri tarafından En İyi Kadın Oyuncu dalında ödüle layık görüldü.
Bonham Carter, Johnny Depp’le birlikte rol aldığı, Stephen Sondheim müzikali Sweeney Todd The Demon Barber of Fleet Street/Sweeney Todd: Fleet Sokağı’nın Şeytan Berberi’nin, Tim Burton’ın yönettiği 2009 yapımı sinema uyarlamasında Bayan Lovett karakteriyle sergilediği performansla En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre’ye aday gösterildi ve Evening Standard British Film Ödülü’nü kazandı. 2010 yılında başarılı fantastik macera Alice in Wonderland/Alis Harikalar Diyarında için Burton ve Depp’le tekrar bir araya geldi.
Bonham Carter, Harry Potter and the Order of the Phoenix/Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı, Harry Potter and the Half-Blood Prince/Harry Potter ve Melez Prens ve Harry Potter and the Deathly Hallows Part 1/Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1’de canlandırdığı kötü Bellatrix Lestrange karakterini, 2011 yılında Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2/Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2’de tekrarladı.
Kısa bir süre önce Tim Burton’ın Dark Shadows/Karanlık Gölgeler filminde rol alan Bonham Carter, Mike Newell’ın yönettiği Great Expectations’da rol alacak. Oyuncu, Johnny Depp ve Armie Hammer’la birlikte rol aldığı Gore Verbinski’nin aksiyon filmi The Lone Ranger/Maskeli Süvari’nin çekimlerini yeni tamamladı.
Bonham Carter, sinemadaki ilk oyunculuk denemesini, 1986 yılında Trevor Nunn’un tarihi biyografik filmi Lady Jane’le gerçekleştirdi. Yönetmen James Ivory tarafından kendisine E.M. Forster’ın romanından uyarlanan A Room With a View/Manzaralı Oda’da başrol teklif edildiğinde, bu filmi daha yeni tamamlamıştı. Forster’ın romanlarından uyarlanan Charles Sturridge’in Where Angels Fear to Tread ve ilk kez BAFTA ödülüne aday gösterildiği Ivory’nin Howards End/Howardların Malikanesi’ndeki performanslarıyla büyük övgüler aldı. Oyuncunun kariyerinin başındayken yer aldığı diğer filmler arasında, Mel Gibson’la birlikte rol aldığı Franco Zeffirelli’nin Hamlet; Kenneth Branagh’ın yönetip oynadığı Mary Shelley’s Frankenstein; Woody Allen’ın Mighty Aphrodite/Sevimli Fahişe ve Trevor Nunn’la tekrar bir araya geldikleri Twelfth Night/Onikinci Gece bulunuyor.
Oyuncu, Brad Pitt ve Edward Norton’la birlikte David Fincher’ın Fight Club/Dövüş Kulübü; Tim Burton’ın Big Fish/Büyük Balık, Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi ve Charlie and the Chocolate Factory/Charlie’nin Çikolata Fabrikası; McG’nin aksiyon filmi Terminator Salvation/Terminatör 4: Kurtuluş gibi filmlerde rol aldı.
Oyuncunun bu filmlere ek olarak yer aldığı bazı bağımsız filmler ise şöyle: Novocaine/Aman Doktor, The Heart of Me, Till Human Voices Wake Us ve Conversations With Other Women/Başka Hatunlarla Muhabbetler. Oyuncu ayrıca, animasyon filmleri Carnivale; Burton’ın Corpse Bride/Ölü Gelin ve Oscar® ödüllü Wallace & Gromit in The Curse of the Were-Rabbit/Wallace ve Gromit Yaramaz Tavşana Karşı’da seslendirme yaptı.
Televizyon projelerinde de yer alan Bonham Carter, televizyon filmi Live From Baghdad/Bağdat’tan Canlı Yayın ve mini dizi Merlin’deki performanslarıyla Emmy ve Altın Küre’ye aday gösterildi. Mini dizi Fatal Deception: Mrs. Lee Harvey Oswald’daki Marina Oswald performansıyla Altın Küre’ye aday oldu. İngiliz mini dizisi Henry VIII’de Anne Boleyn karakterini, BBC televizyon filmi Magnificent 7’de de, dördü otistik olan yedi çocuk annesi ünlü çocuk kitapları yazarı Enid Blyton’u canlandırdı.
Bonham Carter’ın tiyatro çalışmaları arasında, The Woman in White, The Chalk Garden, The House of Bernarda Alba ve Trelawny of the “Wells” bulunuyor.
SACHA BARON COHEN (Thénardier) komedi dünyasına girişini, ikinci şahsiyeti “Ali G” olarak, HBO kanalının çok sayıda Emmy Ödülü’ne aday gösterilen popüler komedisi Da Ali G Show’la yaptı. İngiltere’de iki numaralı komedi fenomeni hâlini alan gösteri, 2003 yılında HBO kanalında yayına girmesinin hemen ardından büyük başarı kazandı. Baron Cohen, “Ali G” karakterini 1998 yılında The 11 O’Clock Show adlı İngiliz komedi dizisinde yarattı. Baron Cohen, dizide oyunculuğun ve senaryo yazarlığının yanı sıra, uygulayıcı yapımcılık görevini de üstlendi.
Gerçek hayatta yarattığı karakterlere bürünmeye bayılan Baron Cohen, 2001 yılında Almanya-Frankfurt’ta “Ali G” karakteriyle, 2005 yılında da Portekiz-Lizbon’da “Borat” karakteriyle MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde toplamda iki kere sunuculuk yaptı. sunuculuk yaptı. Atlantik Okyanusu’nun iki tarafında, toplamda 4 kez GQ dergisinin “Yılın Adamı” ödülünü kazandı ve 2004 yılında, Harvard Üniversitesi’nin “Class Day” etkinliklerine “Ali G” olarak katıldı.
Da Ali G Show, 6 Emmy Ödülü’ne aday gösterildi. 2003 yılında En İyi Komedi Programı, En İyi Senaryo ve En İyi Yönetmen dallarında aday oldu. Gösteri, 2005 yılında En İyi Müzik ya da Komedi Dizisi; En İyi Müzik ya da Komedi Programı kategorisinde Göze Çarpan Senaryo; En İyi Müzik ya da Komedi Programı kategorisinde Göze Çarpan Yönetmenlik dallarında aday gösterildi. Program, İngiltere’de de gösterime girmesinden önce, Sacha Baron Cohen’in iki tane BAFTA ödülü almasıyla büyük yankı uyandırdı. İki sezonu tamamladıktan sonra Baron Cohen, Borat: Cultural Learnings of America for Make Benefit Glorious Nation of Kazakhstan/Borat’la dünyayı fethetmeye başladı. Burada da başka bir kişiliği olan Kazak muhabir Borat Sagdiyev’i canlandırdı.
Rolling Stone dergisine göre Baron Cohen, dünya çapında son 10 yılın en iyi komedilerinden birini ve belki de yepyeni bir komedi türünü yaratmasıyla tanınıyor. Borat, 24 ülkede 1. sıradan gösterime girdi ve Amerika’da 1000’den az sinemada gösterime girerek 26 milyon dolar gişe hasılatı yaptı. Film, dünya çapında toplam 250 milyon doların üzerinde gişe hasılatı elde etti. 2007 yılında Baron Cohen, Komedi ya da Müzikal kategorisinde En İyi Aktör dalında Altın Küre Ödülü’nü ve Komedi ya da Müzikal kategorisinde En İyi Uyarlama Senaryo dalında da Akademi Ödülü’nü aldı.
Borat, Kasım 2006’da gösterime girdiği günden itibaren birçok ödül ve övgü aldı. Film, Amerikan Film Enstitüsü tarafından Yılın En İyi 10 Filmi arasında gösterildi. Ayrıca 2007 yılında Baron Cohen, Yılın Senaryo Yazarı dalında İngiliz Yazarları Birliği Ödülü’ne ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında Amerikan Yazarlar Birliği Ödülü’ne aday gösterildi. Baron Cohen, Los Angeles Sinema Eleştirmenleri, Utah Sinema Eleştirmenleri, San Francisco Sinema Eleştirmenleri, Toronto Sinema Eleştirmenleri Derneği ve İnternet Sinema Eleştirmenleri tarafından “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görüldü.
Film projelerinin arasında, Will Ferrell ve John C. Reilly ile birlikte rol aldıkları, başarılı komedi Talladega Nights: The Ballad of Ricky Bobby/Talladega Geceleri: Ricky Bobby Hikâyesi de yer alıyor. Aynı zamanda DreamWorks Animation yapımı olan ve dünya genelinde 500 milyon dolar hasılat elde eden Madagascar/Madagaskar filminde Kral Julien karakterini seslendirdi. 2008 yılında Baron, dünya genelinde 594 milyon dolar hasılat elde eden Madagascar: Escape 2 Africa/Madagaskar 2: Afrika’dan Kaçış filminde Kral Julien karakterini tekrar seslendirdi. 2007 yılında Baron Cohen, Johnny Depp’le birlikte Tim Burton’ın klasik Soundheim müzikalinden sinemaya uyarladığı Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street/Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi filminde rol aldı. Baron Cohen, Akademi ödüllü filmde Johnny Depp’in canlandırdığı Todd’un rakibi olan berber “Signor Adolfo Pirelli” rolünü oynadı.
Baron Cohen, 2009 yılında beyaz perdeye Da Ali G Show’daki başka bir karakteri olan “Brüno” olarak geri döndü. Borat filminde birlikte çalıştığı Jay Roach’la tekrar bir araya gelen Baron Cohen, Brüno filminin hem yapımcılığını üstlendi hem de senaryosunun yazılmasına yardım etti. Bir Universal Pictures filmi olan yapım, dünya genelinde 138 milyon dolar gişe hasılatı elde etti ve komedi dalında Peter Sellers Ödülü’nün sahibi oldu.
Baron Cohen’in en son çalışmaları arasında, oyuncunun Johnny Depp’le birlikte rol aldığı Sweeney Todd The Demon Barber of Fleet Street filminin yapımcılığını üstlenen ünlü yönetmen Martin Scorsese’nin Hugo filmi de yer alıyor. 1930’larda geçen film, Paris tren garının duvarları arasında yaşayan bir öksüzü, onun babasıyla (Jude Law’ın oynadığı) ve esrarengiz Pappa Georges’la (Sör Ben Kingsley’in oynadığı) ilgili bir gizemi keşfetmesini konu alıyor. Aralık 2011’de gösterime giren film, 5 dalda Akademi Ödülü kazandı.
Şüphesiz ki Baron Cohen Brüno ve Ali G karakterleriyle kalplerde taht kurdu fakat yeteneğinin esas limitleri, 2013 yılında gösterime girmesi planlanan Freddie Mercury’nin biyografisinde görülecek. Sabırsızlıkla beklenen filmde Baron Cohen, Freddie Mercury’yi canlandıracak. Film, Queen grubunun 1985 yılında Live Aid konserine kadar geçirdiği dönemi konu alacak. Senaryosunu Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Peter Morgan’ın yazdığı filmin yapımcılığını, Akademi ödüllü oyuncu Robert De Niro üstleniyor.
Baron Cohen, kendisi gibi oyuncu olan eşi Isla Fisher ve iki kızlarıyla birlikte yaşamını hem Los Angeles hem de Londra’da sürdürüyor.
FİLM YAPIMCILARI HAKKINDA
TOM HOOPER (Yönetmen) yönetmenliğini üstlendiği The King’s Speech/Zoraki Kral’la Akademi Ödülü kazandı. 2010 yapımı film, 12 dalda Oscar’a aday gösterildi ve bu konuda yılın diğer tüm filmlerini geride bıraktı. The King’s Speech/Zoraki Kral En İyi Yönetmen’in yanı sıra, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Orijinal Senaryo dallarında da Oscar kazandı. Film, içlerinde En İyi Film ve En Göze Çarpan İngiliz Filmi dallarının da olduğu birçok dalda BAFTA kazandı. Hooper gösterdiği yönetmenlik performansıyla bir de Amerikan Yönetmenler Birliği Ödülü kazandı. The King’s Speech/Zoraki Kral ayrıca Uluslararası Toronto Film Festivali’nde Halkın Seçimi Ödülü’nü, İngiltere Bağımsız Film Ödülleri’nde En İyi İngiliz Filmi, Bağımsız Ruh Ödülleri’nde Yılın En İyi Yabancı Filmi, Amerikan Yapımcılar Birliği Ödülleri’nde Yılın Yapımcısı ve Avrupa Halkın Seçimi Ödülleri’nde En İyi Avrupa Filmi ödüllerini kazandı. Film, dünya genelinde 414 milyon dolar hasılat elde etti.
Hooper; senaryosunu Peter Morgan’ın yazdığı, başrolünde Michael Sheen’in oynadığı The Damned United/Lanet Takım’ın yönetmenliğini yaptı. Prömiyeri Uluslararası Toronto Film Festivali’nde yapılan film, En İyi İngiliz filmi dalında South Bank Show Ödülü’ne aday gösterildi.
Hooper, HBO için yaptığı çalışmasıyla Altın Küre’de eşi benzeri görülmemiş bir başarıya imza attı ve ard arda üç yıl boyunca (2007, 2008 ve 2009) En İyi Mini Dizi ya da Televizyon İçin Yapılmış Film kategorisinde Altın Küre kazandı. Bu yapımlarda yer alan oyuncular da üç yıl boyunca sergiledikleri performanslarla Altın Küre ödülleri kazandı.
Hooper’ın, başrollerini Paul Giamatti ve Laura Linney’in paylaştığı John Adams projesi, dört Altın Küre ve 13 Emmy Ödülü kazandı. Yapım, Amerikan televizyon tarihinde bir yılda en fazla Emmy Ödülü kazanan proje oldu. David McCullough’un Pulitzer ödüllü çok satan biyografisinden uyarlanan John Adams, ikinci başkanın gözünden Amerikan Devrimi’nin hikâyesini anlatıyor. Hooper, uygulayıcı yapımcılığını Tom Hanks ve Gary Goetzman üstlendiği dokuz saatlik mini dizinin tamamını yönetti.
Senaryosunu Peter Morgan’ın yazdığı ve Hooper’ın yönettiği Longford‘un oyuncuları Jim Broadbent ve Samantha Morton, performanslarıyla Altın Küre kazanırken, proje de En İyi Mini Dizi ya da Televizyon İçin Yapılmış Film kategorisinde Altın Küre’nin sahibi oldu.
Hooper, başrollerini Helen Mirren ve Jeremy Irons’ın paylaştığı Elizabeth I’de gösterdiği yönetmenlik performansıyla Emmy Ödülü’nün sahibi oldu. HBO Films/Channel 4 mini dizisi, içlerinde En Göze Çarpan Mini Dizi ve Hellen Mirren’in aldığı En İyi Kadın Oyuncu dalları olmak üzere üç Altın Küre ve dokuz Emmy Ödülü kazandı.
Hooper, başrolünde Helen Mirren’in oynadığı ITV’nin Prime Suspect 6 projesinin yeniden çekimindeki başarısıyla En İyi Yönetmen dalında Emmy Ödülü kazandı. BAFTA’ya aday gösterilen Red Dust filminde, Hilary Swank ve Chiwetel Ejiofor’a yönetmenlik yaptı. Hooper’ın televizyon için yaptığı diğer çalışmaları arasında, 2003 Banff Televizyon Festivali’nde En İyi Mini Dizi dalında Banff Rockie Ödülü kazanan Daniel Deronda; Alan Bates’in BAFTA’ya aday gösterildiği Love in a Cold Climate ve ITV’nin birçok ödül alan komedi dizisi Cold Feet bulunuyor. Hooper, En İyi Melodram Dizisi dalında BAFTA Ödülü kazanan EastEnders’ın birer saatlik özel bölümlerini yönetti.
Hooper 18 yaşında, prömiyeri Londra Film Festivali’nde yapılan ve daha sonra Channel 4’de gösterilen kısa film Painted Faces’i yazdı, yönetti ve yapımcılığını üstlendi. Hooper, Oxford Üniversitesi’nde eğitim görürken, Kate Beckinsale ve Emily Mortimer’le tiyatro oyunları yönetti ve ilk televizyon reklamlarını yönetti.
Hooper 13 yaşında çektiği ilk filmi Runaway Dog’u bir Clockwork 16 mm Bolex kamerayla çekti ve filmin 30 metresini kullandı.
1992 yılından beri TIM BEVAN ve ERIC FELLNER’in (Yapımcı) başkanlık ettiği Working Title Films, dünyanın en önde gelen prodüksiyon şirketlerinden biri. LIZA CHASIN (Uygulayıcı Yapımcı) film sorumlusu olarak, ANGELA MORRISON (Uygulayıcı Yapımcı) ise operasyon müdürü olarak görev yapıyor.
1983 yılında kurulan Working Title, dünya genelinde 5 milyar dolardan fazla hasılat elde eden 100’den fazla filme imza attı. Şirketin filmleri altı Akademi Ödülü (Tim Robbins’ın Dead Man Walking/Ölüm Yolunda; Joel ve Ethan Coen’in Fargo; Shekhar Kapur’un Elizabeth ve Elizabeth: The Golden Age/Elizabeth: Altın Çağ; Joe Wright’ın Atonement/Kefaret filmleriyle) ve 30 BAFTA Ödülü kazanmanın yanı sıra, Cannes ve Uluslararası Berlin Film Festivalleri’nden ödüllerle döndü.
Bevan ve Fellner, İngiliz film yapımcılarına verilen en değerli iki ödülün sahibi: Orange British Academy Film Ödülleri’nde Sinemaya En Göze Çarpan İngiliz Katkısı dalında Michael Balcon Ödülü ve Evening Standard British Film Ödülleri’nde Alexander Walker Film Ödülü. İkili ayrıca, Britanya İmparatorluğu Onursal Önderliği nişanıyla onurlandırıldı.
Working Title, içlerinde Coen kardeşler, Richard Curtis, Stephen Daldry, Paul Greengrass, Edgar Wright ve Joe Wright ile oyunculuklarıyla tanınan Rowan Atkinson, Cate Blanchett, Colin Firth, Hugh Grant, Keira Knightley, Saoirse Ronan, Gary Oldman ve Emma Thompson’ın bulunduğu film yapımcılarıyla devam eden, başarılı ve yaratıcı işbirlikleri yapmaktan hoşlanıyor.
Working Title’ın yer aldığı diğer yapımlardan bazıları ise şöyle: Mike Newell’ın yönettiği Four Weddings and a Funeral/Dört Nikah Bir Cenaze; Richard Curtis’in yönettiği Love Actually/Aşk Her Yerde; Stephen Daldry’nin yönettiği Billy Elliot; Roger Michell’ın yönettiği Notting Hill/Aşk Engel Tanımaz; her iki Bean filmi (sırasıyla Mel Smith ve Steve Bendelack’in yönettiği); Edgar Wright’ın yönettiği Shaun of the Dead/Zombilerin Şafağı ve Hot Fuzz/Sıkı Aynasızlar; Paul ve Chris Weitz’in yönettiği About a Boy/Bir Erkek Hakkında; Greg Mottola’nın yönettiği Paul; Adam Brooks’un yönettiği Definitely, Maybe/Kesinlikle, Belki; Sydney Pollack’ın yönettiği The Interpreter/Çevirmen; her iki Bridget Jones filmi (sırasıyla Sharon Maguire ve Beeban Kidron’un yönettiği); Joe Wright’ın yönettiği Pride & Prejudice/Aşk ve Gurur ve Atonement/Kefaret; başrollerini Mark Wahlberg ve Kate Beckinsale’in paylaştığı Baltasar Kormákur’un yönettiği Contraband/Son Vurgun; her iki Nanny McPhee filmi (sırasıyla Kirk Jones ve Susanna White’ın yönettiği); her iki Johnny English filmi (sırasıyla Peter Howitt ve Oliver Parker’ın yönettiği); şirketin ilk belgesel filmi olan ve efsanevi yarış pilotu Ayrton Senna’yı konu alan Asif Kapadia’nın yönettiği Senna; Paul Greengrass’ın yönettiği United 93/Uçuş 93 ve Ron Howard’ın Frost/Nixon.
Billy Elliot’ın başarısı, Billy Elliot The Musical’le tiyatro sahnesinde de devam etti. Yönetmenliğini Stephen Daldry’nin yaptığı projenin metnini ve sözlerini Lee Hall yazarken, müziklerini Elton John yaptı. 76 uluslararası ödül kazanan yapım, hala başarılı bir şekilde Londra’da, Toronto’da ve tüm Amerika’yı kapsayan turnede sahneleniyor. Üç yılı aşkın bir süre boyunca Broadway’de sahnelenen oyun, 2009 yılında içlerinde En İyi Müzikal ve En İyi Yönetmen ödülünün de olduğu 10 Tony Ödülü kazandı. Daha önce Sydney, Melbourne, Chicago ve Seul’de sahnelenen oyun, dünya genelinde yedi milyondan fazla kişi tarafından izlendi.
Working Title’ın 2012/2013 çalışmaları arasında, başrollerini Keira Knightley, Jude Law ve Aaron Taylor-Johnson’ın paylaştığı ve yönetmenliğini Joe Wright’ın yaptığı Anna Karenina; Başrollerini Rachel McAdams ve Domhnall Gleeson’ın paylaştığı ve Richard Curtis’in yönettiği About Time; başrollerini Simon Pegg ile Nick Frost Edgar’ın paylaştığı ve Edgar Wright’ın yönettiği The World’s End; başrollerini Eric Bana ile Rebecca Hall’un paylaştığı ve John Crowley’nin yönettiği Closed Circuit; başrollerini Viggo Mortensen, Kirsten Dunst ve Oscar Isaac’ın paylaştığı, Hossein Amini’nin yönettiği The Two Faces of January; başrollerini Rose Byrne ile Rafe Spall’ın paylaştığı ve Dan Mazer’ın yönettiği I Give It a Year; başrollerini Hilary Swank ve Brenda Blethyn’in paylaştığı, senaryosunu Richard Curtis’in yazdığı ve yönetmenliğini Phillip Noyce’un üstlendiği televizyon filmi Mary and Martha ile başrollerini Chris Hemsworth ile Daniel Brühl’ün paylaştığı ve Ron Howard’ın yönettiği Rush filmi bulunuyor.
Working Title’ın yer aldığı diğer çalışmalardan bazıları ise şöyle:
2012 yapımı Contraband/Son Vurgun, Big Miracle/Büyük Mucize, Anna Karenina ve Les Misérables/Sefiller
2011 yapımı Senna, Paul, Johnny English Reborn/Johnny English’in Dönüşü ve Tinker Tailor Soldier Spy/Köstebek
2010 yapımı Green Zone/Yeşil Bölge ve Nanny McPhee Returns/Nanny McPhee Büyük Patlama
2009 yapımı Frost/Nixon, Pirate Radio/Rock’n Roll Teknesi, The Soloist/Virtüöz ve State of Play/Devlet Oyunları
2008 yapımı Definitely, Maybe/Kesinlikle, Belki, Wild Child/Vahşi ve Güzel ve Burn After Reading/Aramızda Casus Var
2007 yapımı Smokin’ Aces/Tehlikeli Aslar, Hot Fuzz/Sıkı Aynasızlar, Mr. Bean’s Holiday/Mr. Bean Tatilde, Atonement/Kefaret ve Elizabeth: The Golden Age/Elizabeth: Altın Çağ
2006 yapımı Catch a Fire/Ateşin Ortasında, United 93/Uçuş 93 ve Sixty Six/Altmış Altı
2005 yapımı The Interpreter/Çevirmen, Pride & Prejudice/Aşk ve Gurur, Nanny McPhee/Sihirli Dadı ve Mickybo & Me/Mickybo ve Ben
2004 yapımı Thunderbirds, Wimbledon ve Bridget Jones: The Edge of Reason/Bridget Jones: Mantığın Sınırı
2003 yapımı Thirteen/13, The Shape of Things/Aşkın Şekli, Love Actually/Aşk Her Yerde, Johnny English ve Ned Kelly
2002 yapımı About a Boy/Bir Erkek Hakkında, Ali G Indahouse, The Guru, My Little Eye/Ölüm Bizi Gözetliyor, 40 Days and 40 Nights/Elim Belim Bağlı ve Long Time Dead/Öldüren Oyun
2001 yapımı The Man Who Wasn’t There/Orada Olmayan Adam, Captain Corelli’s Mandolin/Corelli’nin Mandolini ve Bridget Jones’s Diary/Bridget Jones’un Günlüğü
2000 yapımı The Man Who Cried/Erkeğin Gözyaşları, Billy Elliot, O Brother, Where Art Thou?/Nerdesin Be Birader? ve High Fidelity/Sensiz Olmaz
1999 yapımı Notting Hill/Aşk Engel Tanımaz ve Plunkett & Macleane/Korkusuz Soyguncular
1998 yapımı The Hi-Lo Country/İhtiras Tomurcukları, Elizabeth, What Rats Won’t Do ve The Big Lebowski/Büyük Lebowski
1997 yapımı The Borrowers/Minik Kahramanlar, The Matchmaker ve Bean
1996 yapımı Fargo ve Loch Ness
1995 yapımı Dead Man Walking/Ölüm Yolunda, Moonlight and Valentino/Ayışığı ve Valentino, French Kiss/Fransız Öpücüğü ve Panther
1994 yapımı The Hudsucker Proxy/Bir Şirket Komedisi, Four Weddings and a Funeral/Dört Nikah Bir Cenaze ve That Eye, the Sky
1993 yapımı Posse, Romeo Is Bleeding/Aşk Bir Fahişedir ve The Young Americans
1992 yapımı Bob Roberts, Map of the Human Heart ve Dakota Road
1991 yapımı London Kills Me/Londra Beni Öldürür, Rubin & Ed, Drop Dead Fred ve the telefilm Robin Hood
1990 yapımı Chicago Joe and the Showgirl, Fools of Fortune ve Dark Obsession
1989 yapımı For Queen & Country/Kraliçe ve Ülkem Adına ve The Tall Guy
1988 yapımı A World Apart ve Paperhouse
1987 yapımı Personal Services, Wish You Were Here/Yanımda Olsaydın ve Sammy and Rosie Get Laid/Sammy ve Rosie İşi Pişirdi
1985 yapımı My Beautiful Laundrette/Benim Güzel Çamaşırhanem
DEBRA HAYWARD (Yapımcı), Working Title Films’de film sorumlusuyken, sık sık şirketin sinema filmlerinde Working Title yetkilisi Lisa Chasin’le birlikte uygulayıcı yapımcı olarak görev aldı. Hayward 2011 yılında kendi prodüksiyon şirketi Monumental Pictures’ı kurmak için Working Title’dan ayrıldı.
Hayward, 1989 yılında Working Title Films’e katılarak Fools of Fortune ve Dakota Road gibi filmlerde yapımcı asistanı olarak çalıştı. Daha sonra senaryo geliştirme sorumlusu oldu ve London Kills Me, Map of the Human Heart gibi filmlerde çalıştı. Amerikalı meslektaşı Liza Chasin’le birlikte şirketin tüm sinema filmlerinin sorumluluğunu üstlendi. Hayward ve Chasin, içlerinde Bridget Jones’s Diary/Bridget Jones’un Günlüğü, Atonement/Kefaret ve The Boat That Rocked/Rock’n Roll Teknesi’nin de bulunduğu filmlerin uygulayıcı yapımcılığını yaptı. Hayward, kısa bir süre önce büyük övgüler alan Tinker Tailor Soldier Spy/Köstebek ve Senna’da çalıştı.
Şu anda Abi Morgan’la birlikte William Shakespeare’in Taming of the Shrew oyununun geliştirme ve adaptasyonu üstünde çalışan Hayward, Bridget Jones’s Baby projesinde uygulayıcı yapımcı olarak görev alacak.
CAMERON MACKINTOSH (Yapımcı), The New York Times tarafından “Günümüzün en başarılı, etkili ve güçlü yapımcısı” olarak adlandırıldı. Tiyatro tarihinde diğer herkesten çok uluslararası müzikalin yapımcılığını üstlendi. Bu projelerin arasında tüm zamanların en uzun süre sahnelenen oyunları, Sefiller, Cats ve Operadaki Hayalet yer alıyor. Üç oyun da 30. yıllarında gişe rekorları kırmaya devam ediyor. Güçlü trajik aşk hikâyesi Miss Saigon da 25 yılını doldurmuş, dünya çapında çok büyük başarılar yakalamış başka bir yapım. Bu oyun da Hollanda, Tayland, Kore ve Japonya’daki tiyatroların ortaklığıyla hala dünyanın dört bir yanında sahneleniyor. Mackintosh ayrıca My Fair Lady, Oklahoma! ve Carousel gibi sevilen klasiklerin yapımcılığını üstlenmekten hoşlanıyor. Mackintosh’un 1965 yılında kariyerine başlarken yer aldığı bir oyun olan Oliver!, Londra’daki efsanevi Theatre Royal-Drury Lane’de rekorlar kıran iki yıllık bir dönem daha geçirdi. Dikkat çekici yeni proje, İngiltere turunu gerçekleştirdi ve yakında dünyaya açılacak.
Mackintosh’un ortak yapımcılığını Disney’le birlikte üstlendiği Mary Poppins; Broadway, Avustralya, Hollanda ve Amerika turnesindeki prodüksiyonlarla ve yakında perdelerini açacak olan Meksika, Çin, Fransa, Japonya, İzlanda, Macaristan, İspanya, Singapur ve Yeni Zelanda prodüksiyonlarıyla büyüsünü dünyaya yayıyor.
Mackintosh’un diğer orijinal müzikal prodüksiyonları arasında, Little Shop of Horrors, Martin Guerre, Song and Dance, The Witches of Eastwick, The Fix, Tom Lehrer’ın Tomfoolery gösterisi ve dünyanın dört bir yanında sahnelenmeye devam eden başarılı yapım Betty Blue Eyes yer alıyor. Mackintosh’un ilk uluslararası başarısı, müzikal revü Side by Side by Sondheim’dı. Sondheim’la yaptığı diğer işbirlikleri arasında, hem Amerika’da hem de İngiltere’de sahnelenen Putting It Together ve Sondheim’in 1987 yılında Londra’da sahnelenen uzun soluklu prodüksiyonu Follies bulunuyor.
Sefiller’in Londra prodüksiyonu 28. yılına girmek üzere. Oyun, Ekim 2010’da 25. yılına ulaştığında Mackintosh, Londra O2 arenada, 30.000 hayranın önünde Sefiller’in yıldızlarla dolu çarpıcı bir konserini sahneye koydu. Hayatta bir kez karşılaşılacak bu organizasyon, dünyanın dört bir yanındaki sinemalarda canlı yayınlandı ve DVD’si şu anda uluslararası çapta en çok satan DVD’ler arasında. Sefiller ayrıca 2010 yılında tiyatral anlamda bir tarih yazdı. Aynı müzikalin üç farklı prodüksiyonu aynı anda aynı şehirde sahnelendi. Bunlardan biri O2 konseri, diğerleri ise Londra’daki Barbican Theatre’da gerçekleştirilen 25. yıl prodüksiyonu ve Queen’s Theatre’daki orijinal prodüksiyondu. 25. yıl prodüksiyonu yeni baştan büyük bir başarı yakaladı. Prodüksiyon, üç yıllık periyotta Kanada, Avustralya, İspanya (ikinci kez), Güney Amerika, Güney Afrika, Kore, Japonya ve Çin’de sahnelenerek, dünyaya açılacak diğer prodüksiyonlarla birlikte Kuzey Amerika’da gişe rekorları kırmaya devam ediyor.
Ekim 2011’de Operadaki Hayalet 25. yılını kutladı. Olayı perçinlemek için prodüksiyon Royal Albert Hall’a yerleştirildi ve DVD için kaydedildi. Mackintosh, Mart 2012’de İngiltere’de sahnelenmeye başlayan bu efsanevi Andrew Lloyd Webber müzikalinin yeni turne prodüksiyonunu sahneye koyuyor. Oyun 2013 ve 2014’te Amerika turnesi yapacak.
Önümüzdeki üç yıl içinde, Mackintosh’un müzikallerinin 40’tan fazla yeni prodüksiyonu dünyanın dört bir yanında perdelerini açacak.
Mackintosh, Londra-West End’deki yedi tarihi tiyatronun sahibi. Bu tiyatrolar, Prince of Wales, Gielgud, Queen’s, Wyndham’s, Noël Coward, Novello ve Prince Edward. Hepsi de büyük tadilatlardan geçen tiyatrolar sayesinde Mackintosh, mimari ve eski binaları restore etme tutkusunu tatmin etme fırsatı buluyor. Mackintosh ayrıca, dünyanın en büyük tiyatro ruhsatı verme acentesi Music Theatre International’ın sahiplerinden biri.
Mackintosh 1990 yılında Oxford Üniversitesi’ndeki Cameron Mackintosh Chair of Contemporary Theatre’ın açılışını yaptı. Bu sayede, Court of Benefactors of St. Catherine’s College’ın onursal üyesi yapıldı. 1994 yılında İskoçya Kraliyet Konservatuarı’nın başkanı oldu. Birçok uluslararası ödüle layık görülen Mackintosh, Müzikal Tiyatro’ya katkılarından dolayı Richard Rodgers Ödülü, Oscar Hammerstein Ödülü ve turizme katkılarından dolayı ulusal Enjoy England ödülü kazandı. Şirketi İhraç Başarısı’ndan dolayı 1995 yılında Queen’s Ödülü aldı. Mackintosh, İngiliz tiyatrosuna yaptığı hizmetlerden ötürü, 1996 Yeni Yıl onur nişanları verilirken şövalye nişanı aldı.
1948 yılında doğan WILLIAM NICHOLSON (Senaryo), Sussex ve Gloucestershire’da büyüdü. Downside School ve Cambridge-Christ’s College’de eğitim gördükten sonra, BBC Televizyonu’na katılarak belgesel yapımcısı olarak çalıştı. Orada çalışırken roman yazmakla başlayan tutkusunu televizyon dramaları yazmaya yönlendirdi. Televizyon için hazırladığı oyunları arasında, En İyi Televizyon Draması dalında BAFTA ödülleri kazandığı Shadowlands ve Life Story de bulunuyor. Nicholson ayrıca, Sweet as You Are ve The March’la da ödüller kazandı. 1988 yılında ise Kraliyet Televiyon Derneği Yazar Ödülü’nü kazandı.
Nicholson’ın ilk oyunu Shadowlands’in sahne uyarlamasıydı ve bu oyun 1990 yılında En İyi Oyun dalında London Evening Standard Theatre Ödülü’nü kazandı. Daha sonra bir Tony Ödülü kazanan oyun, Broadway’de sahnelenmeye başlandı. Nicholson oyunun, başrollerini Anthony Hopkins ve Debra Winger’ın paylaştığı, yönetmenliğini Richard Attenborough’nun yaptığı sinema uyarlamasının senaryosuyla Oscar’a aday gösterildi.
Daha sonra Nicholson; Sarafina!, Nell, First Knight/İlk Şövalye, Grey Owl/Gri Baykuş, ikinci kez Oscar’a aday gösterildiği Gladiator/Gladyatör (ortak yazar olarak) ve Elizabeth: The Golden Age/Elizabeth: Altın Çağ için senaryolar yazdı. Firelight filminin hem senaryosunu yazdı hem de yönetti. Nicholson, Shadowlands’e ek olarak dört oyun yazdı. Bu oyunlar Map of the Heart, Katherine Howard, Broadway’de beş ay sahnelenen ve üç Tony Ödülü’ne aday gösterilen The Retreat From Moscow ve Crash.
Nicholson’ın büyük çocuklar için yazdığı roman “The Wind Singer”, 2000 yılında Nestlé Smarties Book Prize Gold Ödülü’nü ve 2001’de Blue Peter Book of the Year Ödülü’nü kazandı. “The Wind Singer”ın devam kitabı “Slaves of the Mastery” 2001 yılında, üçlemenin son kitabı “Firesong” ise 2002 yılında yayımlandı. Üçleme, Amerika’dan Çin’e kadar tüm büyük ülkelerde satıldı.
Nicholson’ın fantastik romanlarından oluşan ikinci üçlemesinin adı “The Noble Warriors”. İlk kitap “Seeker” (2005), ikinci kitap “Jango” (2006) ve üçüncü kitap “Norman” (2007) adını taşıyor. “The Society of Others” (2004), “The Trial of True Love” (2005), “The Secret Intensity of Everyday Life” (2009), “All the Hopeful Lovers” (2010) ve “The Golden Hour” (2011) ise Nicholson’ın yetişkin romanları. Gençler için yazdığı aşk ve cinsellik içerikli romanı “Rich and Mad” 2010 yılında yayımlandı.
Nicholson, karısı Sussex ve üç çocuğuyla birlikte Virginia’da yaşıyor.
ALAIN BOUBLIL (Senaryo/Müzik Yapımcısı/Orijinal Tiyatro Müzikali Uyarlaması) Claude-Michel Schönberg’la birlikte çalıştığı La Révolution Française (1973), Les Misérables (1980), Miss Saigon (1989), Martin Guerre (1996) ve The Pirate Queen (2006) müzikallerinin yanı sıra; Michel Legrand, Schönberg ve Herbert Kretzmer’le birlikte çalıştığı Marguerite (2008) müzikalinin metinlerinin ve orijinal şarkı sözlerinin yazarı. Boublil, Sefiller’le iki Tony (En İyi Müzik ve En İyi Metin), iki Grammy, iki Victoires de la Musique ve bir Molière Ödülü kazandı. Miss Saigon’la Drama dalında London Evening Standard Theatre Ödülü’nü ve Martin Guerre’yle Laurence Olivier Ödülü’nü kazandı. ABBA’yla birlikte şarkılarını yazdığı Abbacadabra’nın (1984) ve Demy/Legrand filmi Les Demoiselles de Rochefort’un tiyatro uyarlamasının metinlerini yazdı ve oyun yazarlığını yaptı. Boublil ayrıca, The Diary of Adam and Eve (Mark Twain’in kısa hikâyelerinden uyarlanan) oyununun ve ödüllü Fransızca roman “Les Dessous de Soi”nin yazarı.
Boublil, halen Boublil ve Schönberg müzikallerinden şarkıların seslendirildiği, Amerika’nın büyük şehirlerinde oynanan ve yakında Avustralya ile Asya turnelerine çıkacak olan Do You Hear the People Sing?’i sahneliyor.
Dört erkek çocuk babası olan Boublil, karısı oyuncu/şarkıcı Marie Zamora’yla birlikte New York’ta yaşıyor.
1944 yılında Macar bir anne-babadan dünyaya gelen CLAUDE-MICHEL SCHÖNBERG (Senaryo/Müzik/Müzik Prodüktörü/Orijinal Tiyatro Müzikali’nden uyarlama) kariyerine Fransa’da şarkıcı, yazar ve pop şarkıları prodüktörü olarak başladı. Alain Boublil’le birlikte La Révolution Française, Les Misérables, Miss Saigon, Martin Guerre ve The Pirate Queen’in ortak metin yazarlığını ve bestelerini yaptı.
Schönberg 2008 yılında, Londra’daki Theatre Royal Haymarket’te sahnelenmeye başlayan yeni müzikali Marguerite’i, Alain Boublil, Herbert Kretzmer ve Michel Legrand’la birlikte yarattı.
Schönberg, denizaşırı ülkelerdeki prodüksiyonların süpervizörlüğünü ve müzikallerinin uluslararası kast albümlerinden birkaçının ortak prodüktörlüğünü yaptı. 2001 yılında ilk bale müziği olan Wuthering Heights’ı besteledi. Wuthering Heights, 2002 yılında Northern Ballet tarafından sahnelendi. 2011 yılının başlarında sahnelenmeye başlayan balesi Cleopatra, Schönberg’in David Nixon’la birlikte yaptığı ikinci işbirliği ve baştan sona yazdığı yedinci eseri.
2003 yılında İngiliz balerin Charlotte Talbot’la evlenen Schönberg’in bir oğlu ve iki kızı var.
HERBERT KRETZMER (Senaryo/Şarkı Sözleri) Güney Afrika’da doğdu ve orada gazetecilik kariyerine başlayarak, sinemaya yönelik haftalık bir haber filmi için yorum yazdı. 1954 yılında Londra’ya taşınan Kretzmer, gazeteci ve şarkı yazarı olarak iki kariyerin birden peşinden gitti. Daily Sketch’de sinema yazarlığı ve Sunday Dispatch’de köşe yazarlığı yaptı. 1960 yılında Daily Express’e katıldı. Daha sonra Daily Express’de tiyatro eleştirmenliği yapmaya başladı ve bu işi 18 yıl boyunca sürdürdü. Bu süreçte yaklaşık 3000 tiyatro oyunun ilk gösterimine katıldı. 1979’dan 1987 yılına kadar Daily Mail için televizyon eleştirileri yazdı ve iki ulusal gazetecilik ödülü kazandı.
Kretzmer söz yazarı olarak Ned Sherrin’in That Was the Week That Was yapımına ve Sherrin’in daha sonraki televizyon projelerine haftalık şarkılar yazdı. Peter Sellers/Sophia Loren komedi şarkısı “Goodness Gracious Me”yle Ivor Novello Ödülü’nü kazandı. Kretzmer’in ödül alan diğer şarkıları arasında, Charles Aznavour için onunla birlikte yazdığı “Yesterday, When I Was Young” ve “She” bulunuyor. Kretzmer, 1987 yılında Sefiller’in müzikal sözleriyle Tony ve Grammy ödülü kazandı.
Kretzmer, başrollerinde Kenneth More ve Millicent Martin’in yer aldığı West End müzikali Our Man Crichton için metin ve söz yazmanın yanı sıra, D’Artagnan başrolünde Harry Secombe’un yer aldığı, bir yılı aşkın bir süre boyunca Theatre Royal-Drury Lane’de sahnelenen The Four Musketeers için söz yazdı. Ayrıca Anthony Newley’nin müzikal filmi Can Heironymus Merkin Ever Forget Mercy Humppe and Find True Happiness? için söz yazan Kretzmer, Eylül 2009’da New York’taki Carnegie Hall’da prömiyeri yapılan Kristina için Björn Ulvaeus ve Benny Andersson’la (ABBA’dan) birlikte ortak söz yazarlığı yaptı.
Kretzmer’in son çalışması, Michel Legrand, Alain Boublil ve Claude-Michel Schönberg’le birlikte yazdığı Marguerite.
Kretzmer, 2010 yılında Britanya İmparatorluğu Onursal Nişanı (OBE) ile onurlandırıldı.
NICHOLAS ALLOTT (Uygulayıcı Yapımcı) tiyatrodaki çalışmalarına 1973 yılında başladı ve sekiz yıl boyunca tüm İngiltere’de rejisör olarak çalıştı. 1981 yılında Londra’da sahnelenmeye başlayan yeni Andrew Lloyd Webber müzikali Cats’e katıldı.
1985 yılında Cameron Mackintosh Limited’in yönetmen ve uygulayıcı yapımcısı olan Allott, hızla dünyanın en kapsamlı ve en başarılı bağımsız prodüksiyon şirketi haline gelen kuruluşun İngiltere prodüksiyonu kısmından sorumluydu.
O günden sonra şirket, dünyanın dört bir yanında, aralarında Cats, Sefiller, Operadaki Hayalet, Miss Saigon ve Mary Poppins’in de olduğu yüzlerce müzikale imza attı.
Allott, Seffiller’in O2 arenadaki, Operadaki Hayalet’in Royal Albert Hall’daki 25. yıl konserinin ve bu yapımların piyasaya sürülen DVD’lerinin uygulayıcı yapımcısıydı.
Allott 2000 yılında, aralarında yedi West End tiyatrosuna sahip olan Delfont Mackintosh Theatres Ltd’in de olduğu Cameron Mackintosh şirketler grubunun yöneticisi oldu.
Allott, Cameron Mackintosh’a olan sorumluluklarını yerine getirmenin yanı sıra, Soho Theatre’ın başkanı ve The Theatres Trust ile the Roundhouse Trust’ın yöneticisi. Ayrıca Tickets for Troops ve Children in Need’in danışma kurulunda hizmet ediyor. Allott tüm bu görevlerin yanı sıra, Londra Tiyatro Birliği, Oxford Drama Okulu, Spor ve Sanat ile Kültür Olimpiyatları Destek Fonu’nun yönetim kurulunda ve Mackintosh Vakfı’nın sorumlu yöneticisi.
Allott, London Evening Standard tarafından Londra’nın 2011 ve 2012’nin en etkili 1000 ismi arasında gösterildi.
F. RICHARD PAPPAS (Uygulayıcı Yapımcı) sinema, televizyon, tiyatro ve edebi yayın endüstrisinde 30 yılı aşkın deneyime sahip bir eğlence sektörü avukatı.
Pappas, son 20 senede dünya çapındaki tiyatro, film ve televizyon projelerinde Cameron Mackintosh’u temsil etti. Bu projeler arasında, Alain Boublil ve Claude-Michel Schönberg’in Sefiller, Miss Saigon ve Martin Guerre; Andrew Lloyd Webber’in The Phantom of the Opera; başrolünde Hugh Jackman’ın oynadığı Rodgers & Hammerstein’ın Oklahoma!; Stephen Sondheim’in Putting It Together; Matthew Bourne’un Swan Lake; Lerner ve Loewe’nin My Fair Lady; Mary Poppins gibi yapımlar ve Sefiller’in O2 arenada, Operadaki Hayalet’in Royal Albert Hall’da gerçekleştirilen 25. yıl konserleri yer alıyor.
Pappas’ın diğer önemli müvekkilleri arasında, Mike Nichols, Susan Stroman, Cy Coleman Trust, DreamWorks Studios ve Amerika’nın önde gelen köklü tiyatroları bulunuyor.
Pappas 1990 yılında, Cole Porter şarkılarını yeniden yorumlayan David Byrne, U2, Annie Lennox ve Tom Waits gibi modern sanatçılarla birlikte çığır açan yardım albümü “Red Hot + Blue”nun ortak yaratcılığını ve prodüktörlüğünü yaptı. Ayrıca ABC/Channel 4 için Jonathan Demme, Wim Wenders, Neil Jordan ve Jim Jarmusch imzası taşıyan özel kısa filmlerden oluşan projenin de uygulayıcı yapımcılığını üstlendi. Amerika Kayıt Endüstrisi Birliği altın sertifikasına sahip olan albüm, AIDS araştırmaları ve yardım dernekleri için 5 milyon doların üzerinde hasılat elde etti.
Pappas, 1992 yılında serbest olarak çalışmaya başlamadan önce, 11 yıl boyunca prestijli New York City firması Paul, Weiss, Rifkind, Wharton & Garrison’ın eğlence sektörü departmanı üyeliği yaptı. Pappas orada, Jonathan Demme, Lincoln Center Theater, August Wilson, Stephen Sondheim, Cole Porter Trusts ve Major League Baseball’u temsil etti.
Yale’den mezun olan Pappas, Austin-Teksas’da yaşıyor.
Besteci, aranjör ve sanatçı ANNE DUDLEY (Müzik Yapımcısı/Orkestrasyon), birçok yeteneğe sahip övgüler alan bir müzisyen. Düzinelerce ödüllü filmin ve televizyon şovunun soundtracklerini besteleyen ve prodüktörlüğünü yapan müzisyen, Art of Noise’un kurucusu. Dudley, aralarında ABC’nin “The Lexicon of Love” ve Robbie Williams’ın “Reality Killed the Video Star”ının da olduğu birçok klasik albümün aranjmanlarına katkıda bulundu.
Dudley, uzun ve kapsamlı kariyeri boyunca Oscar, Grammy ve Brit Ödülü kazanmanın yanı sıra, birkaç Novello Ödülü’ne de aday gösterildi. 2009 yılında turne yapan Bill Bailey’nin Remarkable Guide to the Orchestra projesinin müzikal direktörüydü. Royal Opera House’un Opera Shots sezonu için Terry Jones’la birlikte The Doctor’s Tale operasını besteledi. Bu çalışma, Nisan 2011’de altı performansla sahnelendi.
Dudley, bu yaz Kraliçe 2. Elizabeth’in 60. Yıldönümü şerefine, Royal Thames Pageant’da yer alarak Handel’in “Water Music”inden ilham alarak bir parça besteledi.
Dudley ve Jones, Londra’nın kanallarında sahnelenen bir “yüzen opera”nın prodüktörlüğünü yapmak üzere bir kez daha Royal Opera House’la birlikte çalıştı. Sonraki kısa opera The Owl and the Pussycat, yine bu yaz düzenlenen bir dizi serbest kültürel organizasyon olan Secrets: Hidden London’ın parçasıydı.
STEPHEN BROOKER (Müzikal Direktör) halen Oliver! (İngiltere turnesi), Mary Poppins (Avustralya/Yeni Zelanda) ve Sefiller’in (Londra) müzik süpervizörlüğünü yapıyor.
Borroker; The Woman in White, My Fair Lady, Miss Saigon, Sefiller, Lautrec, Cats, The Secret Garden ve South Pacific prodüksiyonları için müzik direktörlüğü yaptı. Royal Albert Hall’da sahnelenen Operadaki Hayalet ‘in 25. yıl kutlama performansının ve DVD’sinin; Betty Blue Eyes, My Fair Lady, Sefiller, Cats, Hair, Miss Saigon, Dancing on Dangerous Ground, Carmen Jones, Operadaki Hayalet, Grease, Fame, Saturday Night Fever, Peter Pan ve Chess’in süpervizörlüğünü yaptı. Ayrıca Sefiller‘in 25. yıl turnesinin müzik danışmanlığını ve projenin O2 arenada sahnelenen konserinin ve DVD’sinin süpervizörlüğünü yaptı.
Brooker, Burn the Floor’un orijinal prodüksiyonu için bestecilik ve şeflik yaptı. Müzisyen ayrıca, aralarında Coca-Cola, Walt Disney, Ford, Toyota, Volvo, Sony Ericsson, British Airways ve BMW’nin de olduğu birçok şirket için müzikler yazdı ve prodüktörlük yaptı.
Brooker; Kraliyet Filarmoni Orkestrası, Atlanta Senfoni Orkestrası, Batı Avustralya Senfoni Orkestrası, Hayfa Senfoni Orkestrası, Bournemouth Senfoni Orkestrası, Hamburg Senfoni Orkestrası, Liverpool Kraliyet Filarmoni Orkestrası, London Mozart Players, İskoçya Kraliyet Orkestrası, Londra Orkestrası, Manchester Orkestrası ve Ukrayna Ulusal Senfoni Orkestrası’nın da aralarında bulunduğu birçok orkestrayla birlikte çalıştı ve konserlerde şeflik yaptı. Müzisyen ayrıca Kraliçe 2. Elizabeth’in huzurunda Kraliyet Korosu’na şeflik yaptı.
Brooker’ın kayıtları arasında “Disney Film Classics” ve “Crazy for Gershwin” (ikisi de BBC Konser Orkestrası’yla birlikte), Hair’in stüdyo kast kaydı ve The Secret Garden, The Woman in White ile South Pacific’in kast kayıtları bulunuyor. Brooker, Walt Disney’in Tokyo Disneyland’daki ödüllü Animator’s Palate ve Cinderellabration’ı için orkestra uyarlaması ve şeflik yaptı. Ayrıca başrolünde Rowan Atkinson’ın oynadığı Oliver!’ın canlı kaydını, Sefiller’in (2010) yeni kaydını ve Mary Poppins’in Hollanda ve Avustralya kayıtlarının prodüktörlüğünü yaptı.
Brooker, 2013 yılında Cameron Mackintosh için Barnum’un yeni prodüksiyonunun süpervizörlüğünü yapacak.
STEPHEN METCALFE (Orkestrasyonlar), film ve tiyatro için çalışan bir aranjör ve orkestratör. Geçen 13 yıl boyunca Cameron Mackintosh Limited’de müzik sorumlusu olarak çalıştı ve orada, Cameron Mackintosh’un İngiltere ve tüm dünyadaki prodüksiyonlarının tamamı için şarkılar üretti, düzenledi ve orkestrasyonlarına katkı sağladı. Kısa bir süre önce Sefiller’in İngiltere turnesi ve müzikalin O2 arenada gerçekleştirilen 25. yıl kutlaması için orkestrasyonlar sağladı. Metcalfe, Oliver!’ın 2008 Londra kast albümünün, Sefiller’in yeni İngiltere turnesi kast albümünün, Mary Poppins’in Avustralya kast albümünün, O2 arenada gerçekleştirilen Sefiller konserinin DVD baskısının ve Betty Blue Eyes’ın Londra kast albümünün prodüktörlüğünü yaptı.
Metcalfe’ın diğer prodüksiyonları arasında, Sefiller (Londra, New York, Hollanda, İspanya ve Amerika turneleri), Miss Saigon (İngiltere ve Amerika turneleri), The Witches of Eastwick (Londra ve İngiltere turneleri), Cats (Londra), Martin Guerre (Watermill Theatre), My Fair Lady (Londra, İngiltere ve Amerika turneleri), Avenue Q (Londra), Mary Poppins (Londra, New York, İngiltere ve Amerika turneleri), Oliver! (İngiltere turnesi), Hair (Londra) ve Betty Blue Eyes (Londra) bulunuyor.
BECKY BENTHAM (Müzik Süpervizörü) müzik endüstrisine 20 yıl önce Performing Rights Society’de çalışarak giriş yaptı. Orada çalıştıktan sonra Goldcrest Films ve Roger Cherrill in Soho’daki yapım sonrası ses bölümüne geçti. Daha sonra Avustralya’ya gitti ve Sidney’de yapım sonrası ses aşamalarını yönetti.
1992 yılında İngiltere’ye geri dönen Bentham, kendi müzik süpervizörü ve besteci ajansı Air-Edel Associates’i kurdu. 2002 yılına kadar faaliyet gösterdikten sonra, iş ortağı Karen Elliott’la birlikte Hot°House Music Ltd’yi kurdu. Şirket, Avrupa’nın önde gelen besteci ajansı ve müzik süpervizörlüğü şirketi haline geldi. Hot°House, 2009 yılında Televizyon ve Sinema Dünyası Kadınları Ödülleri’nde Productions Business Ödülü’nü kazandı.
Bentham’ın besteci müşterileri arasında, Hans Zimmer, James Newton Howard, Harry Gregson-Williams, Angelo Badalementi ve Gabriel Yared bulunuyor. Bentham, 15 yıl boyunca besteciler, yönetmenler ve yapımcılarla yakın bir şekilde çalışıp, sinema filmleri için müzik prodüksiyonlarının her yönünü ele aldıktan sonra, bu endüstride bilgi ve birikim açısından mükemmel bir hale geldi.
Bentham’ın birinci sınıf müzik süpervizörü olarak artan ünü sadece İngiltere’yle sınırlı kalmadı, müşterileri arasında Universal Pictures, Warner Bros., DreamWorks, 20th Century Fox, MGM, Sony Pictures, The Weinstein Company ve HBO’nun da olduğu Amerika’ya da yayıldı.
Bentham projelerde, bütçe kontrolü, besteci seçimi, kontrat görüşmeleri, şarkı araştırması, şarkı seçimi, müzik grubu seçimi (müzisyenler, stüdyolar, orkestratörler, şefler, programcılar, kopyacılar, müzik editörleri, mühendisler vs.), toplantı katılımı ve soundtrack anlaşmalarının güvenliğini sağlama gibi konulardan sorumlu.
Bentham, set müziklerinin ve müzisyenlerin süpervizörlüğünü yapma konusunda da engin bir deneyime sahip. Bu; kayıt öncesi, müzisyenlerle set çekimi, kaynak bulma, şarkı bulma ve seçme, gerektiği kadar yeni materyal sipariş etme, anlaşmaları yürütme, kayıt öncesi dönemlerini koordine etme, çekim öncesi ilgili personele prova materyalini dağıtma, set sesçileri, sahne donanım ve kostüm ekipleriyle birlikte hareket etme, müzisyenlerle birlikte set çekimini programlama ve süpervizörlüğünü yapma gibi her şeyin organizasyonunu içeriyor.
Bentham, Shakespeare in Love/Aşık Shakespeare, Strictly Sinatra, De-Lovely/Cole Porter’ın Aşkı, Kingdom of Heaven/Cennetin Krallığı, Mamma Mia!, La Vie en Rose (2008’de Çek Aslanı Ödülü kazandığı), The Edge of Love/Aşkın Kıyısında, Your Highness/Kafadar Prensler, Batman Begins/Batman Başlıyor ve The Dark Knight/Kara Şövalye gibi ünlü filmlerin set müziklerinin süpervizörlüğünü de yaptı.
Tüm İngiltere ve Avrupa’da film müzikleri kaydı deneyimine sahip olan Bentham, engin deneyimini kaynak müzik yaratmak için; popüler ve klasik müzik bilgisini ise, yönetmenler ve yapımcılarla birlikte yaptığı çalışmalarda artistik ve mali açıdan uygun materyali seçmek için kullanıyor.
DANNY COHEN, BSC (Görüntü Yönetmeni) daha önce, En İyi Görüntü Yönetmeni kategorisinde Akademi Ödülü’ne aday gösterilen ve BAFTA kazanan Akademi ödüllü The King’s Speech/Zoraki Kral’da Tom Hooper’la birlikte çalıştı. Cohen; Paul Bettany, Paul Giamatti, Philip Seymour Hoffman, Bill Nighy, Laura Linney ve Ray Winstone gibi çeşitli oyucularla ve Richard Curtis, Shane Meadows ve Stephen Poliakoff gibi seçkin yönetmenlerle çeşitli sinema filmleri ve televizyon dramalarında çalıştı.
Cohen’in yakın dönemde çalıştığı sinema ve televizyon projeleri arasında, Dominic Savage’in yönettiği Dive; This Is England/Burası İngiltere; Shane Meadows’un yönettiği Dead Man’s Shoes; Meadows ve Tom Harper’ın yönettiği This Is England ’86; Adrian Shergold’un yönettiği Pierrepoint: The Last Hangman/Cellat; Stephen Poliakoff’un yönettiği Glorious 39 ve A Real Summer; Richard Curtis’in yönettiği Pirate Radio/Rock’n Roll Teknesi ve başrollerini Ben Wishaw, Patrick Stewart ve Clémence Poésy’nin paylaştığı, Rupert Goold’un yönettiği ve bu yılın başlarında BBC tarafından yayınlandığında çok olumlu tepkiler alan Shakespeare kuşağının bir parçası olan Richard II yer alıyor.
Cohen, 2007’de Longford’daki ve 2008’de Joe’s Palace’daki çalışmasıyla En İyi Görüntü Yönetimi ve Işık dalında BAFTA televizyon ödülüne aday gösterildi. Ayrıca Tom Hooper’ın yönettiği John Adams’la Mini Dizi ya da Film kategorisinde En Göze Çarpan Görüntü Yönetimi dalında 2008 Emmy Ödülü’ne aday gösterildi.
EVE STEWART (Yapım Tasarımcısı) daha önce, Akademi ödüllü The King’s Speech/Zoraki Kral’da, Altın Küre ve Emmy ödüllü mini dizi Elizabeth I’de ve Hooper’ın ilk sinema denemesi olan The Damned United/Lanet Takım’da Tom Hooper’la birlikte çalıştı.
Stewart ayrıca Mike Leigh’le birlikte çalıştığı Vera Drake, 1999’da Akademi Ödülü’ne aday gösterildiği All or Nothing/Ya Hep Ya Hiç, Topsy-Turvy ve Career Girls’le tanınıyor. Tasarımcı ayrıca, Leigh’in Secrets & Lies (1996) ve Naked (1993) projelerinin sanat yönetmenliğini yaptı.
Stewart’ın yapım tasarımcı olarak görev aldığı diğer filmler arasında, Becoming Jane/Aşkın Kitabı, The Good Night/İyi Geceler, Guy Ritchie’ın Revolver, De-Lovely/Cole Porter’ın Aşkı, Wondrous Oblivion, Nicholas Nickleby, Goodbye Charlie Bright, The Hole ve Nigel Cole’un başarılı komedisi Saving Grace bulunuyor. Stewart’ın set tasarımları, İngiliz gençlik komedisi Wild Child, 1980’lerde geçen IRA draması Fifty Dead Men Walking ve Nick Love’ın The Firm yapımlarında da görülebiliyor.
MELANIE ANN OLIVER (Kurgucu) bir süre önce Anna Karenina’da yönetmen Joe Wright’la birlikte çalıştı. Ayrıca mini dizi Bodily Harm ve Bob & Rose’un yanı sıra, ödüllü filmler The End ve Crocodile Snap’de birlikte Wright’la birlikte görev aldı.
Oliver bir kurgucu olarak, başrollerini Altın Küre ödüllü Jim Broadbent ve Samantha Morton’un paylaştığı, Tom Hooper’ın televizyon filmi Longford’daki çalışmasıyla BAFTA Ödülü aldı. Ayrıca kurgucu olarak, birçok Emmy ve Altın Küre Ödülü alan, kendisine de Emmy Ödülü kazandıran mini dizi Elizabeth I’de; başrollerini Michael Sheen ve Timothy Spall’ın paylaştığı The Damned United/Lanet Takım filminde; birçok Emmy ve Altın Küre ödülü kazanan, kendisine de bir Emmy ve bir Amerikan Sinema Editörleri Eddie Ödülü adaylığı getiren mini dizi John Adams’da Hooper’la birlikte çalıştı.
Kariyerine asistan kurgucu olarak başlayan Oliver; Jane Campion’ın An Angel at My Table/Masamdaki Melek ve The Portrait of a Lady/Bir Kadının Portresi filmleri ile Anna Campion’ın Loaded filminde çalıştı. Daha sora belgesellerde, televizyon reklamlarında, kısa ve uzun metrajlı filmlerde kurguculuk yaptı. Bu çalışmaları arasında Cassian Harrison’ın BAFTA ve Peabody ödüllü belgeseli Beneath the Veil de yer alıyor.
Oliver o dönemden sonra, Sarah Gavron’un yönettiği Brick Lane’de; başrollerini Paul Bettany ve Jennifer Connelly’nin paylaştığı Jon Amiel’in yönettiği Creation/Yaratılış’ta; başrollerini Michael Sheen, Dennis Quaid, Hope Davis ve Helen McCrory’nin paylaştığı Richard Loncraine’ın televizyon filmi The Special Relationship‘de ve kısa bir süre önce başrollerini Mia Wasikowska ve Michael Fassbender’ın paylaştığı, yönetmenliğini Cary Jojo Fukunaga’nın yaptığı Focus Features’ın büyük övgüler alan Jane Eyre projesinde film kurgucusu olarak çalıştı.
CHRIS DICKENS, ACE (Kurgucu) en çok Danny Boyle’un yönettiği ve kendisine En İyi Kurgu dalında Akademi Ödülü ve BAFTA kazandıran 2008 yapımı Slumdog Millionaire/Milyoner filmiyle tanınıyor.
Greg Mottola’nın yönettiği Paul, Richard Ayoade’nin yönettiği Submarine ve Peter Strickland’ın yönettiği Berberian Sound Studio, Dickens’ın yer aldığı diğer film projeleri. Dickens, Hot Fuzz/Sıkı Aynasızlar ve Shaun of the Dead/Zombilerin Şafağı filmlerinde yönetmen Edgar Wright’la birlikte çalıştı.
Dickens’ın yer aldığı diğer projeler arasında, Chris Waitt’in oynayıp yönettiği A Complete History of My Sexual Failures, Ringan Ledwidge’in yönettiği Gone/Gizemli Yolcu, Danny Cannon’ın yönettiği Goal! The Dream Begins/Gol ve Don Mancini’nin yönettiği Seed of Chucky filmleri bulunuyor.
Dickens daha önce, Wright ve Simon Pegg’in sevilen televizyon dizisi Spaced’in ve kült komedi dizisi Look Around You’nun kurgularını yaptı. Ayrıca Lucky Jim dizisi ile başrollerini Steve Coogan, David Walliams ve James Corden’in paylaştığı Cruise of the Gods filmlerinin kurgularını yaptı. Dickens halen yönetmen Richard Ayoade’yle birlikte önümüzdeki dönemlerde vizyona girecek olan The Double’ın üstünde çalışıyor.
Uzun zamandır yönetmen Álex de la Iglesia’yla işbirliği içinde olan PACO DELGADO (Kostüm Tasarımcısı), yönetmenin The Last Circus/Son Sirk, The Oxford Murders/Oxford Cinayetleri, El Crimen Perfecto/Mükemmel Suç, 800 Bullets/800 Kurşun ve La Comunidad/Halkımız Avanta Peşinde projelerinde kostüm tasarımcısı olarak çalıştı. Tasarımcı, The Last Circus/Son Sirk ve La Comunidad/Halkımız Avanta Peşinde’deki çalışmalarıyla En İyi Kostüm Tasarımı dalında Goya Ödülü’ne aday gösterildi.
Delgado, çok kısa bir süre önce Antonio Banderas’ın rol aldığı ve kendisine En İyi Kostüm Tasarımı dalında bir Goya ödülü adaylığı getiren The Skin I Live In/İçinde Yaşadığım Deri’de ve Bad Education/Kötü Eğitim’de olmak üzere iki kez yönetmen Pedro Almodóvar’la birlikte çalıştı.
Delgado ayrıca Javier Bardem’in rol aldığı, Alejandro González Iñárritu’nun Biutiful filminin kostümlerini tasarladı. Tasarımcı, tiyatro, opera ve müzikal alanında da çalışıyor.
