İstanbul, Ankara ve İzmir’de eş zamanlı olarak başlatılan, yıl boyunca Türkiye’de ve dünyada çeşitli şehirlerde boy gösterecek olan ve bu yıl yedincisi düzenlenen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin Ankara’daki gösterimlerinden gözlemlediklerimi  sizlerle paylaşacağım.

Festival bir çok sendika ve sivil toplum örgütünün sponsorluğunda düzenlendi. Ankara’da açılış Yüksel Caddesi’nde yapıldı. Metin Avdaç, Umut Hamzaoğlu, Shin Eun-Jung, Ekta Mittal, Yasha Swinii, Murat Özçelik ve Umut Kol gibi yönetmenler kendi film gösterimlerine katılarak festivali zenginleştirdiler. Kurmaca filmlerin yanı sıra bu festival belgesel filmleriyle de dikkatleri çekti.

Gösterimine Murat Özçelik’in de katıldığı ‘Ölü Canlar’ adlı belgesel film, yönetmenin şahsi tecrübelerinden yola çıkarak hazırladığı, çektiği değil aynı zamanda yaşadığı bir hikayeyi gözler önüne serdiği bir yapıt olarak göze çarpıyor. Ulucanlar Cezaevi’nde yaşadığı korkunç anları ekrana getiren yönetmen bir yanda filmin malzemesi olan obje konumundayken, diğer yanda olayı gözlemleyip belge-sel haline getirmek zorunluluğunda olan bir subje konumunda. Bu nedenle zor, çelişkili ve yükü ağır bir belgesel film. Bu subje-obje karşıtlığını Özçelik filmde kendisine de yer vererek belirtmeye çalışmış. Annesine ithaf ettiği belgeselde ‘anne’yi temsil eden bir kadın cezaevi harabesinde olaylar anlatıldıkça yaşananları bizzat yerinde görmek istercesine, kötü anıların izini takip ediyor. Geçmişe yolculuğu temsil için trenin kullanılması klasik olmakla beraber, bu metafora tünelin katılmasıyla temayla uyumlu bir hal arz ediyor. “Kendi arkadaşlarım benim için birer materyal haline gelmişti” diyen Özçelik’in ifadesiyle anlatabileceğimiz belgeselin vücuda gelişindeki duygusal yükün ağırlığından film elbette ki kurtulamamış ki kurtulmasının beklenmesi de ütopik olurdu. İnsan kendisini kendisinin dışındaki bir pencereden nasıl anlatabilir ki?

Fukushima Bir Daha Asla adlı belgeselde ise Fukushima Nükleer Santrali’nin tsunami felaketinde patlamadan önceki süreçte gerçekleşenler ve sonrasında olanlara değiniliyor. Şehir halkının siyasi otoriteye başvurması, hakkını araması karşısında siyasi otoritenin ilgisizliği ve olaylara hep o toplumcu ve sermayeci pencereden bakışı belgeselde çok güzel bir biçimde ifade buluyor.

İşte Böyle adlı belgesel filmde minimal esintiler buluyorsunuz. Çok küçük bir hikayeden dünyayı hatta evreni ilgilendiren büyük bir probleme bakış getiriyorsunuz. Erzurum’da gerçekleşmesi tasarlanan Hidro Elektrik santrali(HES) projesiyle beraber suları kesilip, tek geçim ve yaşam kaynakları olan tarımdan mahrum olacak olan Anadolu insanının yine” Fukushima’daki gibi” ilgisiz siyasi otoriteyle olan mücadelesine şahitlik ediyoruz. Film  mekanı, o mekanın insanını ve mekana hükmetmek isteyen insanı anlatarak, hükmedici güçlerle doğanın ve doğayla uyumlu yaşayan insanın çatışması odaklı bir seyir izliyor. Ve bir yöre insanının ettiği şu unutulmaz sözle bitiyor belgesel: “Onların derdi suyumuzu alıp, bize şişe su satmak.” Kapitalizmin öz bir tarifi yapılmış oluyor bu şahsın dilinden.

Bir diğer belgesel olan ‘Süpermen’i Beklemenin Ardındaki Saklı Gerçek’ adlı filmde ise Amerikan kapitalist sistemi ile eğitim sisteminin nasıl uyumlu hale getirilmeye çalışıldığı, eğitimde sınıfsal ayrımcılıklar, öğretmenlerin trajedisi ve ücretsiz eğitim hakkı gibi konulara temas edilerek, tüketim toplumunun ve tüketiciliğin yani kapitalizmin nasıl yaşam hakkını yok ettiği ve kendisinin girmediği hiçbir alan bırakmadığı gözler önüne seriliyor.

Ve gelelim festivalle ilgili son akşam gerçekleştirdiğim gözlemime…

Son katılımım bir film atölyesiydi. Bir kitap-kafede gerçekleşen atölyenin konusu Gökten Üç Elma Düştü filmi üzerinden ‘Seks İşçiliği’ne dair anlam mekanizmaları açısından göstergebilimsel bir inceleme idi. Atölye için mekan seçimi gayet yerindeydi. Kitap-kafelerin bende çağrıştırdığı şey bilgi(kitap) ve demlenme(kafe)dir. Atölyede tam olarak malzemenin yapıldığı ve demlendiği yer. Atölye sunucusu daha önce bu konuda çalışması olan ODTÜ Psikoloji Bölümü Araştırma görevlisi Nilüfer Ercan’dı. Ercan’ın konu üzerinde hakimiyetini es geçmeden, atölyenin katılımcılar açısından zayıf geçtiğini söyleyebilirim. Çünkü atölyeler katılımcılar içindir ve onların gerek filme, gerekse konuya iştirakı sağlanmalıdır. Fakat katılımcıların konuya katılımı beklenen düzeyde olmadı.(En azından beklediğim düzeyde) Filmi göstergebilimsel açıdan ele alan Ercan, tematik odaklı bir şekilde filmi ele alarak ana konunun dışında seks işçiliği açısından filme bir bakış getirmiştir. Göstergebilim hakkında kısa bir bilgiyle girişi yapan Ercan, daha sonra filmdeki ana karakterlerden biri olan “fahişe”ye çevirmiştir objektifi. Konvansiyonel fahişe karakterinden farklılıkları dile getirerek, aynı zamanda filmin daha önce bu mevzuda verilen yapıtlarla benzer(konvansiyonel) ve farklı yönlerini ele almıştır. Filmde dikkat çeken vurgunun genel eğilimin tersine bedeni sömürülen bir kadının hayatının kendisi tarafından dillendirilmesi olduğunu belirterek, Adı Vasfiye gibi daha önce aynı tema ve karakterleri barındıran filmlerde ise bunun tam aksine kadının hayatının erkekler tarafından anlatıldığından dem vurdu ve ‘Seks İşçiliği’ kavramını da etik ve gereklilik açısından inceledi Nilüfer Ercan. “Seks işçiliği tabiri her ne kadar bana bu sömürüyü sanki kabullenmek, meşrulaştırmak gibi gelse de, onların görmezden gelinmesi, değersizleştirilmesi ve yok sayılan hakları karşısında bu kavramı bilinçli kullanmak durumundayım.” diyen Ercan aslında olguların, yani olmuş olanın içimize sinmese de çözümüne odaklanarak bilimsel ve insanca bir çare bulmanın gerekliliğine değinmiştir.

Festivalden aktaracaklarım bunlar. ‘Emeği’ geçen herkese teşekkürler…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir