Güvercin Gerdanlığı (le collier perdu de la colombe)

Yapım:  1991- Tunus, Fransa, İtalya
Yönetmen: Nacer Khemir
Senaryo: Nacer Khemir
Oyuncular: Navin Chowdhry, Walid Arakji, Ninar Esber
Yapımcı: Mark Lombardo
Süre:  1 s 30 dk

NACER KHEMİR

Nacer Khemir’in bu metaforik eseri, Endülüslü düşünür İbn Hazm’ın “Güvercin Gerdanlığı-Sevgiye ve Sevenlere dair” adlı kitabından esinlenerek oluşturulmuştur. Eser İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, İtalyanca, Japonca, Felemenkçe ve Türkçe’nin Türkiye Türkçesi ve Kazakça lehçelerine çevrilmiştir. Filmi anlayabilmek için tasavvufi ve felsefi bir altyapıya gerek olduğu kanaatindeyim. Çünkü filmin oluşmasına esin kaynağı olan Endülüslü bir filozofun, aşkı tüm boyutlarıyla ve tasavvufi boyutuyla incelediği kitabıdır. Bu nedenle bazı konulara başlıklar halinde değinerek filmi anlatmaya ve bir kez daha anlamaya çalışacağım. Filmde hat ustasının talebesine söylediği o güzel sözle başlıyorum:

“ Yazmak sonsuzluk ritmini veren ve görünenle görünmeyen kelimeler arasında zincir kuran bir eylemdir.”

Aşkın Kolyesi

Öncelikle güvercin gerdanlığının anlamı üzerine bir açıklama yapma gerekliliği olduğunu düşünüyorum. İbn Hazm bu benzetmeyi güvercinlerin boyunlarında kendilerinin iradesi dışında gelişmiş, doğuştan var olan kolyeye benzeyen desenlere atıfta bulunarak yapmıştır. Doğuştan var olan ve ölene kadar çıkmayan bir kolye. Dolayısıyla aşk insanda doğuştan var olan bir meyildir ve insan yaşadığı müddetçe aşka mahkum olarak yaşadığı gibi ona mahkum olarak da ölür. Tabi buradaki aşk, bir kişiye duyulan alelade bir hayranlık değil, kendisini onunla bütünleştiren ve ondan ayrı olarak kendisini tanımlatamayan, insanı bir yandan yiyip bitirirken bir yandan da göklere yükselten büyük bir sevgidir. Büyük bir aşk bedeni kemirebilir, hatta öldürebilir ancak ruhu yüksek tepelere ulaştıran da aşktır. İskender Pala “Kitab-ı Aşk” adlı eserinde aşkı insanın bedenini sarıp sarmalayan bir sarmaşık olarak tanımlar. Sarmaşık nasıl sarıp sarmaladığı ağacı yiyip kemirirse, aşk da insanı öyle kemirir. Burada dikkatimi çeken bir olgudan da bahsetmek istiyorum. Malum olunduğu ve filmde de sık sık vurgulandığı üzere güvercin eskiden bir iletişim aracı olarak da kullanılırdı. Bir postacı, bir ulaktı aynı zamanda. Bu nedenle de güvercini aşkın habercisi olarak da görebiliriz.

İbn Hazm’ın Aşk Anlayışı

İbn Hazm’ın hayatı bizim için çok uzak sayılabilecek bir geçmişte yaşanmış olsa da, onu anlamaya çalışanlar için de bir o kadar yakındır. Basittir aslında hayatı. İlim serüveni genç yaşlarda bir toplulukta bir şeyi bilmemesi nedeniyle mahcup olması ile başlar. Ne kadar da basit değil mi? Hepimizin başına gelebilecek sıradan bir olay. Ancak aynı olay İbn Hazm’da bir ilim yolculuğu hüviyetine bürünürken bizler de belki de hiçbir şeye sebep olmuyor. İnsanın bir olay karşısında gösterebileceği iki tür davranış vardır. Savaşmak ve kaçmak. Bu ikisi arasında kalırsa stres oluşur. İbn Hazm savaşanlardan. İşte böyle mücadeleci bir ruha sahip olan İbn Hazm aşkı da, o mücadeleyi de elbette çok güzel anlatacaktır. Güvercin Gerdanlığı’nda aşkı şöyle tanımlar.

“……Benim düşünceme göre aşk ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en temel öğelerinden meydana gelir…….. Her şekil kesinlikle kendine uygun olan şekli çağırır, onu arar bulur. Her şey misli mislinedir……Yüce Allah şöyle diyor: “ Sizi bir candan (Adem’den) yaratan, bundan da gönlü kendisine yatıp ısınsın diye eşini yapan O’dur, Allah’tır. “ Demek oluyor ki, böylece Allah, Adem’in eşinde bulacağı ısınma nedenini Havva’nın kendisinden bir parça olmasında kılmıştır……..”

Peki ya karşılıksız aşkı nasıl tanımlayacağız?

Ona da şöyle bir yaklaşım getirmiş:

“ ….Kendisini seveni sevmeyen kimsenin ruhu her yandan, kendisini gizleyen olaylarla etkisini sıfıra indirecek perdelerle öylesine kuşatılmış, çevrilmiştir ki, kendisiyle birleşmeye çağrılan parçanın varlığının bilincine bile varamaz….”

Aşkın mahiyeti konusunda devam eder daha sonra:

“Aşk bizzat ruhta oluşan bir şeydir. Kimi zaman olur ki aşkın nedeni dışarıdan bir neden olur. Ama o zaman nedeni yitince, aşk da yiter ve biter. Öyleyse siz herhangi bir nedenden dolayı seviliyorsanız, bu neden ortadan yok olunca, sizden kolaylıkla yüz çevrilecek ve artık sevilmeyeceksiniz……..

Bir şeyin nedeninin değişik başka bir şeyde olduğunu anladığımızda, onun var oluş nedeninin yittiğini görür görmez o şey yok olacaktır.   “

Ve aşka başka bir mahiyet katarak şöyle devam eder büyük düşünür:

“ En yüksek nitelikteki aşk Yüce Allah’ta sevişenlerinkidir. İster eylemde ortak bir çaba gösterdikleri için olsun, ister itirafları ve inançlarının ortak ilkeleri olduğu için olsun, isterse insanın arzu ettiği bir bilimin yüksek değerlerini beraberce aradıklarından dolayı olsun.” (1)

Ve Film…

Film de İbn Hazm’ın kitabı gibi aşkın öyküsü olup, aşkı anlamaya ve anlatmaya çalışmakla beraber, aşkın kelimelerinin peşinde olan bir gencin öyküsünden yola çıkmaktadır. Hasan bir hat ustası olan şeyhi yani hocasının yanında hem eğitim(talim) hem de öğretim(terbiye) görmektedir. Bulunduğu ortam düşünce ve sanat açısından zengin, kültürel bir ortamdır. Bir köşede bir ders verilirken bir diğerinde derin mevzularda ulvi sohbetler yapılmaktadır. Böyle bir ortamda bir hat öğrencisi olan Hasan, aşkın anlamına karşı derin bir merak duymaktadır. Bu nedenle aşkı tarif eden kelimeleri toplamaya çalışmaktadır. Tüm kelimeleri… Bunu aşkı daha iyi anlayabilmek için, aşk kelimesinin mahiyetini açıklayan kelimeleri tek tek bulup bu kelimelerle aşk kelimesini kuşatıp, onu köşeye sıkıştırıp sırrını isteyebilmek adına takdire şayan bir gayretle yapar. Ancak Hasan aşkın ilmi değil, irfani bir olgu olarak anlaşılabileceğini henüz bilmemektedir. Hasan da bu durumu aslında daha sonra şu sözleriyle itiraf edecektir:

“ Daha fazla bilmek için kitabı aradım, fakat bulamadım.”

Hocasının kızına aşık olan Hasan, bir yandan bu aşkını içinde saklarken diğer yandan içinde yanan ateşi anlamlandırmaya çalışmakta ve aşkın manasının peşinde koşmaktadır. Aşkın karşı konulamaz girdabına girip de yollara düştüğünde ise şeyhini çoktan kaybetmiştir. Tıpkı şu eski Hint hikayesinde anlatıldığı gibi:

“Yaşlı bir şeyh ile müridi yolda gidiyorlarken şeyh yorulur ve müridine, “Ben burada biraz dinleneyim sen bana şu ileriki köyden bir testi su getir” der. Mürit testiyi alıp köyün çeşmesine gider. Çeşmenin başında çok güzel bir kız görür. O an şeyhi, suyu, testiyi unutur ve kızı takip eder. Ona aşkını ifade eder, kızı babasından ister ve evlenirler. Birkaç çocukları olur. Çocuklar büyür ve her biri “Baba ben kısmetimi aramaya gidiyorum.” diyerek evden ayrılır. Derken kayınpederi ölür, bir gün de karısı ölür. Yalnız kalınca şeyhi aklına gelir. Hemen çeşmeye koşar, testiyi doldurup şeyhin bulunduğu yere koşar. Yaşlı şeyhi ağacın altında otururken bulur ve ihtiyar ona “Nerede kaldın oğlum, merak etmeye başlamıştım.” der. “(2)

Filmdeki Hasan bu hikayedeki müriddir. Ve bu hikayede şeyh insanın kendisini temsil etmektedir. İnsan bir çok şeylerle meşgul olur ve kendisini unutur. O meşguliyetlerinden sıyrılabildiği an kendisini hatırlamaya başlar. Hasan da aşkın peşine düşünce şeyhini, yani kendisini kaybeder. Bu durum filmde metaforik bir biçimde şu diyalog ile anlatılır:

“ Hasan : Sen kimsin?

Aziz: Peki ya sen?

Hasan: Ben Hasan. Hattat öğrencisi. Şeyhimi kaybettim. Bu yanmış sayfa bütün şansızlığımın kaynağı.”

Burada dikkate değer bir başka durum ise Aziz karakteri aslında bu sır olarak verilse de Hasan’ın aşık olduğu kişidir. Hasan’ın aşkın peşine düştüğü ilk andan bu diyalog anına kadar yolculukta yaşadıkları onda değişimler meydana getirmiş ve tıpkı Leyla’nın aşkından çöllerde seyrüsefer halinde gezen Mecnun’un Leyla’yı tanıyamaması gibi aşkı mahiyet değiştirmiş ve yolculuğun başında uğruna yola çıktığı amaç artık onun için bir araç olmuştur. Leyla ile Mecnun hikayesinde bu durumu anlatan diyaloglar şu şekilde geçer:

“ Leyla: –  Mecnun!… Mecnun’um!… Beni tanımadın mı? Ben Leylâ’yım!… Her şeyi bırakıp sana geldim. Seni bir kez olsun görebilmek için geldim. Aylarca, yıllarca sana kavuşmak arzusuyla yandım. En sonunda işte sana geldim. Artık senin yanındayım.

Mecnun: – Ey adı güzel! Sen adını sevgilimden almışa benziyorsun. Eğer sen Leylâ isen, benim içimdeki kim? Ben Leylâ ile bir canım. Leylâ benden ayrı mı? Hayır değil. O hep içimde, hep gönlümde. Benim gönlüm onun aşkıyla doludur. Ama artık bu gönül seninle kavuşmaya dayanamaz. Sen benim kalbime sonsuz bir güzelliği nakış nakış işledin. Bu gönül sevdanın pınarını bulmuş. Bu pınarın bir damlasına iltifat eder mi? Sen benim içimdesin. Öyle de kalacaksın. Şimdi deveni kaldır ve kabilene dön. Çükü senin el diline düşmeni istemem. Bu yüreğimde derin yaralar açar. Oysa benim gönlümdeki Leylâ, saf ve temiz bir şekilde duruyor. “ (3)

Evet, ne kadar da doğru ve dokunaklı. Hem hakikati anlatıyor hem de hissiyatı okşuyor. Aşık olunan yani maşuk aşığın zihninde bir hayal, bir rüyadır. İnsan hiçbir zaman dış dünyadaki gerçekliğe aşık olmaz, kafasında oluşturduğu hayale aşık olur. Aşık bu yüzden sevdiğinde kusur görmez, zihninde biçtiği elbiseyi hemen maşuğunun dış dünyadaki gerçekliğine giydirir. Bu nedenle aşk bir bakıma bir rüyanın peşinde koşmaktır. Dış dünyanın çirkinliğine karşı güzel bir rüyanın peşinde koşmak…

“ İnsanlar sık sık bir rüyanın peşinden koşarlar, onunla bir gün karşılaşırlar ama onu anımsamazlar.”

Aşkın hikayeleri saymakla bitmez, aşkı tarif edebilmek için kelimeler yetmez. Kelimelerin peşine düşen bir aşığın hikayesi de elbette aşkı anlatmaya yetmez ancak onun hakkında bir fikir verir. Dolayısıyla filmde belki anlam veremeyeceğiniz sahneler, olaylar, diyaloglarla karşılaşabilirsiniz ancak bir kez de anlamaya değil hissetmeye çalışın. Nacer Khemir’in bu filmi hissedilmeden anlaşılamaz.

1 Güvercin Gerdanlığı, Sevgiye ve Sevenlere Dair- İbn Hazm, İnsan yayınları, çeviren: Mahmut KANIK
2 Ayrılık Çeşmesi-Kudsi ERGUNER, İletişim yayınları.
3 Leyla ile Mecnun- Fuzuli, Erdem yayınları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir