Yönetmenin Zihnindeki Film

Haluk Bilginer bir röportajında “New York’ta Beş Minare” adlı filmle ilgili şu ifadelere yer vermişti: “….çekim sırasında Mahsun’a “Düşündüğünün yarısını çekebildin mi?” diye sordum. “Fazlasını çektim” dedi.”

Sorular, sorular, cevapsız sorular…. Sadece bir ifade zihnimde oldukça fazla soru bırakabildi. Her birinin cevaplarını kendime verebilmiş olsam da, bu mevzuda bir bakış açısına sahip olsam da bir düşünce genel-geçer olgulara dökülmek istendiğinde değişik görüşlerden destek aramakla beraber işin kuramına değmek ve kuramcılarından da onay almak zorundadır.

Şahsi kanaatim bir yönetmen tüm düşündüklerini filmine aktaramaz yönündedir. Tüm düşündüklerini çekemez. Çekebildikleri düşündüklerinin bırakın tamamını oluşturmayı çoğunluğunu dahi oluşturmaz. Hele de çekeceği filmin senaryosu da kendisine aitse. Çünkü Bir düşünürün dediği gibi “Düşünce ancak düşlenebilir.” Zihinde hasıl olan bir düşünceyi ikinci bir şahsa aktarırken kelimeye hapsedersiniz. Kelimeye hapsedilmiş olarak ikinci şahsa gelen düşünce artık kendisinden çıktığı şahsın zihnindeki gibi saf halde değildir. Kendisine kılıf olan kelimenin çizdiği alan içindedir. O kelimenin objektif bir alanı olduğu gibi bir de her bir şahsın kendi enfüsi tecrübelerinden kaynaklanan subjektif bir alanı vardır. Bu yüzden bir kelimeye hapsedilmiş olarak gelen düşünce o şahsın o kelime ile ilgili zihinsel algılayışına kurban olur ki film çekerken bir düşüncenin anlatımı ve anlaşılırlılığı çok önemlidir. İşte bu yüzdendir ki düşünce ancak düşlenebilir. İşte bu yüzdendir ki bir yönetmen düşündüklerinin tamamını filme aktaramaz. İşte bu yüzdendir ki senarist ve yönetmeni aynı olan filmler daha büyük eserlerdir. Düşünce bir aktarım sürecinden kurtarılarak daha fazla parçalanmamış olur çünkü. Ve işte bu yüzdendir ki terimler anlaşılabilirliği kolay kılmak için, daha doğrusu ortak bir anlaşılabilirlik alanı oluşturabilmek için oldukça önemlidir. Bu hakikati Haluk Bilginer de aynı röportaj da şu sözlerle ifade etmiştir: “ Bir yönetmen kafasındakilerin yarısını çekebilmişse o film iyi filmdir.”

Yönetmenin senaryo aşamasından çekim aşamasına geliş sürecinde karşılaştığı durumlara göre konumlanması pek tabidir. Çekilecek mekana bakarak filmi bir kez de orada kafasında çekmelidir. Mekanla temasa geçmek başka bir merhaledir ki senaryoyu yazıp film oldu demeye benzemez elbette ki. Mahsun Kırmızıgül’ün “fazlasını çektim” den kastı belki de budur. Ancak düşündüklerinin tamamını bile çekmek mümkün değilken fazlasını çektim demek ancak hayal edilebilir. Çünkü Tarkovsky sinemasına göre bir filmde yer alan hiç bir şey yönetmenden habersiz olamaz ki film içerisinde doğal olarak geliştiğini düşünebileceğimiz hadiseler de buna dahildir. Mesela kadrajdan bir kuşun geçmesi de buna dahildir. Bir yönetmen kadrajdan kuşun geçmesini bekleyeceğim diye elbette ki sahneyi feda etmez ancak sahneyi serbest bırakarak oradan kuşlar da geçebilir diyebilir yahut sahnenin çekileceği mekanda kuşların olacağını öngörebilir. Evet sinemanın büyük kuramcısı Tarkovsky’e göre fazlasını çekmek mümkün değildir. Çünkü bu büyük sanatçı birileri izleyecek diye Spielberg gibi film yapmaya tahammül edemeyen insandır.

Bakın John Cassavets ne diyor: ”Film çekmeye başladığımda, Frank Capra türü filmler yapmak istedim. Ama bu çılgın, sert filmlerden başka bir şey yapmayı başaramadım; insan neyse odur.” Evet, insanın yapabildiği, olabildiği kadardır. Düşünebildiği ve bilebildiği kadar olabilen insan, olabildiği ölçüde de yapabilir. Bu sebeptendir ki sinema filmleri yönetmenin şahsiyetiyle birebir bağlantılıdır. Her sanat eseri gibi…

Sinema hayatı yansıtır. Hayatta hiçbir şey tesadüflere yer vermediği gibi bir filmde de hiçbir tesadüfe yer olmamalıdır. Senaryo çekilirken yani bize aktarılırken çok büyük kayba uğrar. Ve aslında asıl film yönetmenin hayalinde çektiği ve zihninde oynadığı filmdir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir