Suç Çetesi Filmine Genel Bakış

Los Angeles, 1949. Brooklyn doğumlu, acımasız mafya babası Mickey Cohen (Sean Penn), uyuşturucu, silahlar, fuhuş ve –işler istediği gibi giderse- Chicago’da yapılan tüm büyük bahislerden kirli kazanç elde ederek bu şehirdeki şovu yönetmektedir. Üstelik tüm bunları sadece paralı adamlarının değil, avucunda tuttuğu polisler ve politikacıların da korumasıyla yapmaktadır. En cesur, en çetin ceviz polislere bile gözdağı vermek için bu yeterlidir… ama belki, Los Angeles Polis Teşkilatı’nın dışından gelen küçük ve gizli bir grup bir istisna oluşturabilir. Çavuş John O’Mara (Josh Brolin) ve Çavuş Jerry Wooters’ın (Ryan Gosling) idaresindeki bu grup Cohen’in dünyasını yerle bir etmeye çalışmak için bir araya gelmiştir.
Ruben Fleischer’ın yönettiği “Gangster Squad/Suç Çetesi” LAPT (Los Angeles Polis Teşkilatı )’nın yeni büyümekte olan şehirlerini tüm zamanların en tehlikeli mafya babalarından biri olan Cohen’den geri alma çabalarının etrafında dönen olayları stilize bir şekilde yeniden anlatıyor. Filmin başrolünde Oscar® adayları Josh Brolin (“Milk”, “True Grit”) ve Ryan Gosling’in (“Half Nelson”, “Drive”) yanı sıra, Mickey Cohen rolünde Oscar® ödüllü Sean Penn de (“Milk”, “Mystic River”) yer alıyor. Filmin diğer önemli oyuncuları ise Oscar® adayı Nick Nolte (“Warrior”, “Affliction”), Emma Stone, Anthony Mackie, Giovanni Ribisi, Michael Peña, Robert Patrick ve Mireille Enos.
Senaryoyu Paul Lieberman’ın Gangster Squad adlı kitabına dayanarak Will Beall kaleme aldı. “Gangster Squad/Suç Çetesi”nin yapımcılığını Dan Lin, Kevin McCormick ve Michael Tadross; yönetici yapımcılığını ise Ruben Fleischer, Paul Lieberman ve Bruce Berman gerçekleştirdi.
Fleischer’a kamera arkasında her zamanki çalışma arkadaşları olan yapım tasarımcısı Maher Ahmad ve kurgu ustası Alan Baumgarten’ın yanı sıra, kurgu ustası James Herbert, Oscar® ödüllü görüntü yönetmeni Dion Beebe (“Memoirs of a Geisha”) ve Oscar® adayı kostüm tasarımcısı Mary Zophres (“True Grit”) katıldı. Filmin müziklerini Steve Jablonsky besteledi.
Warner Bros. Pictures, Village Roadshow Pictures işbirliğiyle, bir Lin Pictures/Kevin McCormick yapımı olan “Gangster Squad/Suç Çetesi”ni sunar. Filmin dünya çapındaki dağıtımı bir Warner Bros. Entertainment kuruluşu olan Warner Bros. Pictures, seçilmiş bölgelerde ise Village Roadshow Pictures gerçekleştirecektir.

YAPIM HAKKINDA

ÇAVUŞ JOHN O’MARA : Burada bir dava çözmüyoruz. Savaşa giriyoruz. İsim yok. Rozet yok. Acıma yok.

    Aksiyon dolu “Gangster Squad/Suç Çetesi”, amaçları sevdikleri şehri, Melekler Şehri’ni kurtarmak olan bir grup erkeğin fark yaratmak için gerekli inanç ve adanmışlığının, kefaret, yanlışları düzeltme ve kendilerinin olanı alma hikayesi.
Şehrin en azılı suç baronu Mickey Cohen’i devirmeleri için gizlice görevlendirilen küçük bir grup LAPT polisinden oluşan Suç Çetesi’nin üyelerinin Los Angeles’te kanunları koruma adına onları çiğnemeleri gerekmektedir. Gerçek olaylardan esinlenilen “Gangster Squad/Suç Çetesi”, 1949’da Hollywood’un Altın Çağ’ının zirvesinde olduğu şaşalı dönemi resmediyor, ki bu aynı zamanda Los Angeles’in büyük çalkantı yaşadığı bir dönemdi. Cohen şehri yönetiyor ve en üst düzeydeki yerel hükümet yetkililerini avucunda tutuyordu. Onun hükümdarlığına son vermek büyük cesaret gerektiriyordu ve bununla övünmek de mümkün değildi.
Filmin yönetmeni ve yönetici yapımcılarından biri olan Ruben Fleischer üniversitede tarih okumuş biri olarak, o dünyayı ele almayı çok arzu etmiş olduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Çok heyecanlı zamanlardı: O şık, art deco, savaş sonrası dönemde, şehir gerçekten yeniden doğmuştu ve serpilmekteydi. Denizaşırı zaferler konusunda büyük coşku yaşanıyor, erkekler yuvalarına dönüyor, ekonomi de hareketleniyordu. O döneme her zaman hayranlık duymuşumdur. Dolayısıyla, onu irdeleme fırsatı çıkınca, üzerine atladım”.
Yapımcı Dan Lin ise şunları söylüyor: “Ruben çağdaş sinema estetiğini alıp o dönemin ortamına uygulayarak türe yeni bir yorum getirmek istedi. Böylece, bir gangsteri yakalamak için iyi adamların da gangster gibi hareket ettiği geçmiş bir dönemi konu alan bu hikayeye çağdaş bir boyut kattı”.
Ve iyi adamlar, kötü adamlarla bir alan savaşına girerek, gerçekten de öyle yaparlar. Bu polislerin Cohen’in teşkilatının içine sızma tarzı da tam olarak kitaba uygun değildir.
Çetenin başı Çavuş John O’Mara’yı canlandıran Josh Brolin, “Filmde, benim karakterim kendi ülkesinin ve daha başka ülkelerin de bağımsızlığını korumasını sağlamak için savaştığı 2. Dünya Savaşı’ndan yeni dönmüş biri. Kahramanca görev yapmış. Sonra  evine, Los Angeles’e geliyor ve Mickey Cohen’in şehrin onurunu yerle bir ettiğini görüyor. Dolayısıyla, şefi ondan yardım istediğinde evet demekte hiç zorlanmıyor. Ve O’Mara ve diğerleri gizli görevde oldukları için de yasaları çiğneriz endişesi taşımıyor, ‘Aman ha, bunu yaparsak bizi dava ederler’ diye düşünmüyorlar. Polisler de esasen suçlular kadar kötü oluyorlar çünkü onları alt etmenin tek yolu bu”.
Başlangıçta çeteye girmeye isteksiz olan bir polisi canlandıran Ryan Gosling ise şunları ekliyor: “Çevrelerindeki herkes umursamaz ya da daha beteri olan bu adamlar yasanın doğru tarafında yer almanın güç olacağı bir duruma zorla sokuluyorlar. Birkaçı şehir elden giderken bir kenarda oturup beklemek yerine meseleye bizzat el atmaya karar veriyorlar. Bazılarının gerekçesi adaletsizliğe tahammül edememeleri ve yanlışları düzeltmeye mecbur hissetmeleri; benim canlandırdığım karakter gibi bazılarının gerekçesi ise meselenin kişiselleşmesi”.
“O dönemde kültürde gerçek bir değişim yaşanıyordu, ve bir şeylerin yapılması gerekiyordu” diyen Lin, şöyle devam ediyor: “Gangsterler New York ve Chicago’yu ele geçirmiş ve bir sonraki hedef olarak gözlerini Los Angeles’e dikmişlerdi. Orası bakir bir bölgeydi ve her mafyanın hayaliydi: Masmavi gökyüzü, güneşli kumsallar ve güzel kızlar”.
Aktris olmak isterken bir gangsterin sevgilisi olan karakteri canlandıran Emma Stone, senaryoyu okur okumaz hikayeye aşık olduğunu söylüyor ve, “Bol aksiyonlu ve gerilimli olmakla birlikte, çok romantik, dumanlı ve nostaljik bir havası da vardı. O dönemde oranın bir parçası olmanın nasıl bir şey olduğunu hemen hissettim” diyor.
Film eski Los Angeles Times yazar ve yazı işleri müdürü Paul Lieberman’ın “Gangster Squad” adlı, yazarın deyişiyle 1940’ların ortasından 50’lere kadar polis ile Cohen’in ekibi arasında gerçekleşen “Los Angeles için savaş”ı kurgusal olmayan bir anlatımla sunan kitaba dayanıyor. Filmin senaryosunu eski bir LAPT cinayet masası dedektifi olan Will Beall kaleme aldı.
“Bu adamların bana en çarpıcı gelen yanı, övgü için değil, madalya için değil, para için değil, şehrin geleceği için her şeyi riske atmış olmaları” diyor Beall ve ekliyor: “Los Angeles’in vaat ettiklerine inandılar”.
“Her zaman bir gangster filmi yapmak istemiştim” diyen yapımcı Michael Tadross, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Humphrey Bogart, Jimmy Cagney, George Raft—hepsini severdim. Will’in senaryosu bu tarzı ve o dönemi daha ilk sayfadan itibaren yeniden uyandırdı; ve senaryoya esin kaynağı olan, Lieberman’ın sözünü ettiği insanlar ve gerçek olaylar hakkında yazdıkları tek kelimeyle inanılmaz. Bugünün izleyicisi için hakiki bir gangster filmi yapmak istedik”.
Yapımcı Kevin McCormick de şunu ekliyor: “Kitap ve Paul’un ona temel oluşturan Los Angeles Times makaleleri oldukça kapsamlıydı ve daha geniş bir zaman dilimini konu alıyordu. Ama özellikle bir yönü —Bill Parker’ın polis şefliğine atanması ve şehri temizlemenin yollarını araması— hikayemizi etrafında örmek için doğal bir bakış açısı sundu”.
Lieberman’a göre, “Los Angeles 20. yüzyılın başında tozlu bir ileri karakol olmaktan çıkıp, 20’lerde içki yasağı döneminden geçti ve 2. Dünya Savaşı sırasında patlama yaşayarak havacılık ve savunma sanayinin kalbi hâline geldi. 1940’ların sonuna gelindiğinde, dört milyon civarında bir nüfusla, büyüyen modern bir şehir olarak Doğu mafyasının iştahını kabarttı. Dolayısıyla, Şef William Parker göreve geldiğinde, kritik bir dönem yaşanıyordu. Parker şakası olmayan, aşırı disiplinli biriydi ve tüm bu yozlaşmaya bir son verecekti”.
“Gangster Squad/Suç Çetesi”nde Nick Nolte’nin canlandırdığı “Viski Bill” Parker kendisinden önceki pek çoğunun yaptığı gibi ahlaksızlığa göz yummayan bir adamdır; yozlaşmayı kökünden kazıyacaktır. Bu da bir numaralı halk düşmanı Mickey Cohen’i (Sean Penn) alaşağı etmek anlamına gelmektedir.
“Büyük hayranlık duyduğum bir oyuncu kadrosuyla, eğlenceli bir klasik gangster filmi olacağını düşündüm” diyor Penn ve ekliyor: “Ve Ruben Fleischer’la tanışır tanışmaz, ikna oldum”.
Fleischer ise, “Bu karakterler ve onları canlandırmayı kabul eden olağanüstü aktörler, bu hikaye, senaryonun tamamen bu şehrin tarihçesine dayanması, üstüne üstlük en sevdiğim sinema tarzı olması bu filmi yapma konusunda beni müthiş heyecanlandırdı” diyerek gülümsüyor.

ÇAVUŞ JOHN O’MARA : Bu yeni grup için bir kaç adam görevlendirmem gerekiyor… Küçük bir ekip, beş, belki altı kişi…Mickey Cohen’in peşine düşeceğiz.

Şef Parker teşkilat içinde hemen hemen her düzeyde yozlaşmanın gitgide artması yüzünden, Mickey Cohen ve haydutlarının üzerine LAPT’nin tüm gücüyle gidemez, hatta kamu önünde de onun peşine düşemez. Parker’ın bunun yerine yapması gereken şey, az sayıda adamla el altından mafyanın operasyonunu baltalamaktır. Bu hamlesi, suçla savaş çetesinin arama izni kullanmadan, tutuklama yapmadan, rozet olmadan, acımasızca ve en etkili şekilde, her yöntemi kullanarak Cohen’in yaşam damarını kesip atmasını gerektirir. Çetenin görevi onu adalete teslim etmek değil, ona karşı adaleti sağlamaktır.
Parker gizli çetesinin başına, meseleleri kendi bildiği gibi çözmekten kaçınmayan bir adam getirir. Savaştan dönmüş ve barış zamanında nasıl yaşayacağını bilemeyen bu adam Çavuş John O’Mara’dır (Josh Brolin).
“Ben yedi kuşak Kaliforniyalı, Los Angeles doğumlu biriyim. Dolayısıyla, şehrimle muazzam gurur duyuyorum” diyor Brolin ve ekliyor: “Bu yüzden, O’Mara ile aramda gerçek bir bağ hissettim. Ayrıca, tüm kurallara uymamasına ve bürokrasiden hoşlanmamasına rağmen sağlam ilkelere sahip olması da bana cazip geldi; düzeltilmesi gereken yanlışları görüyor ve bazı şeyleri değiştirebileceğine inanıyor”.
Fleischer ise şunları söylüyor: “O’Mara Amerika’nın Nazilere karşı kazandığı zaferden sonra ülkesine dönmüş, çok prensipli bir adam. Şehrinde farklı türde bir kötülüğün kök salmış olmasından, kumar, fuhuş ve uyuşturucunun getirdiği yozlaşmadan hoşlanmıyor. Buna katlanması mümkün değil. Dolayısıyla, kendisinin ve ailesinin hayatlarını tehlikeye atmak anlamına gelse de, Parker’ın sunduğu zorlu görevi kabul ediyor”.
McCormick de şu gözlemde bulunuyor: “Gerçekten de dünyayı daha iyi bir yer hâline getirmenin kendi görevi olduğu hissinde, fakat diğerlerinin pek de aynı standarda bağlı kalmadığını görüyor. Fazla uyum sağlayamıyor çünkü adaletsizliğe meydan verecek tavizlerde bulunmayı reddediyor. Son derece katı. Bu aslında hem bir karakter kusuru olarak görülebilir, hem de Parker’ın yaptığı gibi, O’Mara’yı diğerlerinden ayıran ve özel kılan şey olarak da”.
Polis gücünün bir üyesi olsa da, O’Mara işini kendi başına ve kendi bildiği şekilde yapmayı tercih etmektedir. İşleri birinci elden halleden, hatta bazen silah bile kullanmayan, bir bakıma kural tanımaz biridir. “Senaryo O’Mara’yı çok sağlam çeneli, yumruk atanın elini kıracak kadar sert bir adam olarak tanımlıyor” diyen Fleischer, şöyle devam ediyor: “Josh’a baktığınızda, bu özelliği taşıdığını görüyorsunuz; o dönemden fırlamış gibi duruyor. Rolünü de ölçülü, sessiz bir metanetle oynuyor. Gerçekten güçlü bir performans”.
Cohen’i devirebilmek için, O’Mara’nın bir ekiple yakın bir çalışma içine girmesi gerekmektedir, ve şef ona bu ekibi kurma görevini verir. “Kendisi gibi kural dışı kişilerden oluşan bir grup topluyor. Asi yapılarından dolayı daha düşük ve dışlanmış konumdaki adamların bir araya geldiği, ama işin altından kalkabilecek, bazen de çok şiddet dolu yollara başvurabilecek bir ekip bu” diyor Brolin.
O’Mara’nın ulaştığı ilk kişi, Ryan Gosling’in canlandırdığı, farklı türde bir yalnız kurt olan Çavuş Jerry Wooters’dır. Gosling bu konuda şunları söylüyor: “Şimdiye kadar, O’Mara hep baltayı taşa vurmuştu, saatler sonra serbest bırakılan adamları tutuklamıştı; benim canlandırdığım karakter ise onu uzaktan bir bar sandalyesinden seyrediyordu. Jerry de savaştan dönüp tüm şehrin sular altında kaldığını görmüştü ama filmde de dediği gibi, kendisi mayo giyerken O’Mara eline bir kova almayı seçmişti”.
İşte bu yüzden, Wooters ilk başta O’Mara’yı geri çevirir. “Jerry bir kahraman olmaya çalışmıyor” diyor aktör ve ekliyor: “Bu konuda fantezileri yok. Bence o kendine düşeni denizaşırı savaşta yaptığını hissediyor. Üstelik şehirde muazzam bir yozlaşma var, yani mücadele etmek anlamsız görünüyor. Kendisini bunun dışında tutup, hayatta kalmaya çalışıyor”.
Fleischer ise, “Ryan çok karizmatik ve izlemesi çok eğlenceli bir aktör” dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Fazlasıyla kopmuş, kendini içki ve kadına boğmaktan başka bir şey istemeyen bu adama bir boyut getirdi. Aslında, Wooters, savaşı yeniden ayağına getiren bir şey gerçekleşene kadar, olanlara seyirci kalıyor; ta ki şehrin zarar gördüğünü ve gerek insan gerek polis olarak bu konuda bir şey yapması gerektiğini fark edene kadar”.
“Wooters’ın ekibe seçilmesinin nedeni çok iyi bir nişancı, dövüşçü ya da teknisyen olması değil. Ekibe seçiliyor çünkü içgüdüleri sağlam ve hayatta kalmayı biliyor” diye devam ediyor Gosling.
Fakat Jerry Wooters’ın Cohen’i yakından izlemesinin bir başka nedeni daha vardır: Mafyanın şu anki eskort kızı Grace Faraday. Bu durumun apaçık bir risk oluşturmasına karşın, Wooters genç kadını karşı konulmaz bulur; Grace de onun cazibesine kayıtsız değildir.
Emma Stone rolün hoşuna gittiğini ve “Zombieland”den sonra yeniden yönetmen Fleischer ile çalışmaya istekli olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: “Oturup hikaye ve karakter hakkında konuştuğumuzda, ‘Tabi ki birlikte çalışmak isterim’ dedim. Ruben’i seviyorum; çok coşkulu ve yaptığı çekimler çok güzel”.
Stone senarist Will Beall’ın yarattığı, tamamen kurgusal olan Grace karakteri için, “bir yıldız olmak için Hollywood’a taşındı. Aktris değil, yıldız olmak için” diyor. Belli ki işler planladığı gibi gitmemiştir. “Gözümde şöyle canlandırdım: Bir şekilde Mickey’in yakın çevresine denk geldi; bu inanılmaz güçlü adamın kolunda gezmek arzu ettiği hayranlığı ona sağladığı için de kendini bunun doğu olduğuna ikna etti. Şimdi ise, kendini kapana kısılmış hissettiği halde, biliyor ki, Cohen olmazsa sokaklara düşmesi an meselesi” diyor Stone.
Fleischer aktris için şunları söylüyor: “Emma birlikte çalıştığım en zeki, en komik aktrislerden biri olmanın yanı sıra, beyaz perdede gözlerinizi alamadığınız bir kadın. Bu tür bir cazibe tam da rolün gerektirdiği şeydi. Grace, Mickey ve Jerry arasındaki aşk üçgeni biraz çetrefilli —her birinin motivasyonunun ne olduğundan pek emin değilsiniz. Ama gerek Grace gerek Wooters bir çıkış yolu arıyor; ve her ikisi de diğerini kafa dengi buluyor. Aralarında bir elektriklenme var. Ne kadar tehlikeli olsa da ikisi de bunu inkar edemiyor”.
Grace de Wooters da birbirleriyle flört etmekle kalmadıklarını, aralarındaki karşılıklı  çekime kendilerini kaptıracak olurlarsa neredeyse kesin bir felakete sürükleneceklerini fark edecek kadar zekiler. Mickey Cohen yeraltı dünyasından biri olabilir ama kamuoyundaki imajı ve güçlü varlığı onu kızdırılmaması gereken bir adam yapmaktadır; ne iş hayatında ne de özel hayatta. Acımaz onu tanımlamaya yeterli değildir; güvenine ihanet edenler nihai bedeli öderler. Öte yandan, muazzam gücün getirdiği, yadsınamaz bir karizması da vardır.
Lin’e göre, “Cohen, gerçek hayatta, zirvedeydi. Gangsterdi ama bir Hollywood gangsteriydi. Eğlenceliydi, muhabirlerle konuşmayı seviyordu, kamuoyu önünde insanları eğlendirmeyi gerçekten istiyordu, ve sinema yıldızlarından biriymiş gibi her zaman beğeni görmeye çalışıyordu. Özel hayatında ise, elbette, karanlık ve kötü işler çeviriyordu”.
Fleischer ise şunları söylüyor: “Filmi beyaz perdeye aktarmayı hayal ederken, her şeyin onun etrafında döndüğü hissini veren tek karakter, kötü ve gerçeküstü bir kişilik olan Cohen’di. Hemen aklıma Sean Penn geldi. Dolayısıyla, rolü onun üstlenmesi çok büyük bir kazanımdı. Mickey son derece dinamik, akıllara yer etmiş, tehditkar bir karakter. Sean bu rolün üstesinden gelebilecek ağırlık, yoğunluk ve mizah anlayışına sahip”.
Karakterin gerçeğini sadece uzaktan tanıyor olmasına rağmen, Penn, karaktere getirdiği yorum için, “Hazır bilgileri gözardı etmeye çalıştım. Gerçek Mickey Cohen, Al Capone’ye çok benziyordu ki De Niro onu ‘The Untouchables’da müthiş oynamıştı. Düşündüm ki Mickey Cohen’den haberdar olmayan geniş bir izleyici kitlesi için, Cohen’in görünümünü ve davranışlarını taklit etmeye çalışmak gereksiz bir yük olacaktı. Cohen’in geçmişinden birkaç parçaya dayanarak onu yorumlamanın ve geliştirmenin ilginç olacağı kanısına vardım. O, ödül için dövüşen biriydi ama o zamanki dövüş stili şimdikinden daha ilkeldi, ve Cohen de birçok açıdan daha ilkeldi” diyor.
“Sean gerçekte ve bizim biraz kurgu kattığımız haliyle dev bir egoya sahip bu çok renkli kişiyi müthiş bir şekilde hayata geçirdi” diyen McCormick, şöyle devam ediyor: “Cohen’in Life Magazine’de kendi gazetecileri, kendisine ayrılmış yerleri bulunuyordu; kendi erkek giyim mağazası vardı ve aynı takım elbiseyi iki kez giymezdi. Ayrıca, kolunda her daim güzel ve alımlı bayanlar olurdu. Sean’un bu adama getirdiği yorum olağanüstü. Gangster filmlerinin revaçta olduğu dönemde, bu adamlar her zaman çok çekici karakterlerdi ve bence Sean’da da bizleri aynı şekilde büyüleme becerisi var”.
Brolin de bu görüşe şu sözlerle katılıyor: “Sean’un Mickey Cohen’i canlandırışında çok çekici bir yan var. Bir sahnede onu izlerken, elimde olmadan Cohen’den hoşlandım, oysa benim karakterim ondan ve temsil ettiği her şeyden nefret ediyor. Cohen ölümcül bir şeyler yaparken bile, Sean ona gerçekten cazibe kattı”.
Cohen, O’Mara, Wooters ve birkaç karakterin daha bir ölçüye kadar gerçek kişilere dayanması ya da onların bir bileşimi olması konusunda Lin şunları söylüyor: “Hikayede, filmlerin de yaptığı gibi, biraz serbesti kullandık, fakat gerçek hayattaki kişileri onurlandırmak için onların hakikatte neler yaşandığını aktörlerimizin bilmelerinin önemli olduğunu hissettik. Oyuncu kadromuzun çeşitli zamanlarda farklı grupların var olduğunu bilmesini istedik: Şapka Çetesi, İstihbarat Çetesi ve tabi Suç Çetesi bu gruplardan sadece birkaçıydı. Şef Parker’ı canlandıran Nick Nolte filmimizin geçtiği dönemde çocuktu ama bu çeşitli polis çetelerinin tarihçesi konusunda gerçekten çok şey okumuş”.
Nolte, “Los Angeles kolay bir hedefti” diyor ve ekliyor: “Parker zekiydi, iyi bir şefti. Bugsy Siegel’la savaş hâlindeydi ve Cohen o sırada Siegel’ın sağ koluydu. Bugsy Las Vegas’a gidince, Los Angeles Cohen’e kaldı. Film Cohen’in en faal olduğu, Sunset Strip’i kontrolünde tuttuğu, Parker’la aşık attığı dönemde başlıyor”.
Pek çok kanun adamı satın alınmış olduğu için, Parker’ın farklı bir plan yapması gerekmektedir. “Onu tek sinirlendiren yasaların çiğnenmesi değil, toplumun çöküyor olması. O’Mara’nın da olup bitenlerden gerçekten çok rahatsız olduğunu görüyor ve onun bu duygularını şehri temizlemek için kullanabilmeyi umuyor” diyor Nolte.
Fleischer’ın aktör hakkındaki düşünceleri şöyle: “Nick tüm zamanların en iyi oyuncularından biri. Polislerden oluşan bu maço çetenin tarzını belirlemesi için daha sert bir adam düşünemezsiniz. Senaryo onu bir Aslan Yürekli Richard olarak tanımlıyor ve Nick bunun hakkını kesinlikle veriyor”.
Tadross da şunu ekliyor: “Son 25 yılda Nick’le birkaç kez çalıştım. Ondan iyisi yok. O gerçek bir efsane”.
Bir çete toplamasını O’Mara’dan isteyen kişi şef olsa da, çavuşun üyeleri özel olarak tek tek seçmesine yardım eden kişi eşi Connie’dir (Mireille Enos).
“Connie ayakları yere basan bir kadın” diyen Enos, şöyle devam ediyor: “Kocasının savaştan bir takım kötü anılarla döndüğünü biliyor ve onun daha farklı, daha güvenli seçimler yapmasına yardım etmeye çalışıyor. Çeteyi duyduğunda, yıkılıyor çünkü bunu bir ölüm cezası olarak görüyor; kocasının onu dul, doğmamış çocuklarını da babasız bırakmayı seçtiğini düşünüyor. Ancak, Connie yapısı gereği ve kocasını çok sevdiği için, onu dışlamak yerine yanında yer almaya karar verip, çetenin oluşturulmasında önemli rol oynuyor”.
Connie, O’Mara’nın polisteki üstün başarılılara baktığını gözlemleyince, farklı bir strateji önerir: Eşine başka her yerde başarısız olmuş adamlara bakmasını, kurallara göre oynamayan, öfkeli ve tavırlı polislere yönelmesini söyler. Connie’ye göre, Cohen böyle tiplere para yedirmez; ayrıca, böyle polisler kocasını güvende tutacaklardır. Personel dosyalarını taradıktan sonra, O’Mara’nın seçip eve getirdiği kişi, aşırı güç kullanma ve itaatsizliği kayıtlara geçmiş bir polistir: Connie’nin, kocasının arkasını kollayacağına inandığı türde bir adam olan Coleman Harris. Şehrin en yüksek suç oranına sahip bölgelerinden birinde sustalısıyla devriye gezmekten gurur duyan bu polisi Anthony Mackie canlandırdı.
Aktör şunları söylüyor: “Benim karakterim devriye polisliği yapmak için teşkilattaki üst düzey konumundan feragat etmiş biri çünkü sorunlara kaynağında müdahale etmeyi seçmiş. Siyahların yaşadığı bir mahallede sokakları gezip beş para etmez uyuşturucu satıcılarıyla kapışmayı istemiş. Fakat sonra O’Mara ona suç zincirinin en üst halkasına çıkıp, çocuklara satılan uyuşturucuyu sağlayan esas adamı yakalama fırsatı sunuyor”.
Senarist Beall, “Coleman Harris’i yarattım çünkü 40’ların sonundaki Los Angeles’le ilgili bir hikaye anlatırken o dönemde şehrin Afro-Amerikan kültürünün simgesi olan Central Avenue ve Jazz Corridor’dan söz etmemek olmaz diye düşündüm” diyor ve ekliyor: “Harris o dünyayı bilen, şehrin teşkilattaki diğer kişilerin ilgi göstermediği bir kesiminde kanunu temsil etmek için umut verici bir kariyeri elinin tersiyle itmiş biri”.
O’Mara’nın şehirdeki suç sendikasını yerle bir etmesine şahsen yardım etmek isteyen Harris derhal çeteye katılır. Polis memuru Conwell Keeler’ı da ikna etmek pek zor olmaz.  Bir ailesi olmasına karşın, ki O’Mara başta bunu bir caydırıcı olarak görür, Keeler şehrin temizlenmesine yardım etmeyi, çocuklarının iyiliği için, uğruna mücadele edilmeye değer bir dava olarak görür. Keeler ayrıca ekibe fazladan bir şey de getirir: Teknoloji.
Fleischer, “2. Dünya Savaşı’nda kullanılmış pek çok ileri teçhizat yavaş yavaş geleneksel polis yöntemleri arasına girmeye başlamıştı. Keeler yerleştirdiği böceklerle Cohen’in konuşmalarının dinlenmesini sağlayan teknik adamdı” diyor. Zaten, gerçek Keeler’ın çalışmaları tüm ülkenin polis teşkilatında elektronik gözetlemenin temelinin atılmasına katkıda bulundu.
Filmde Giovanni Ribisi’nin canlandırdığı Keeler gerçekten de bir elektronik uzmanıydı ve savaş sırasında en modern şekilde istihbarat yapıyordu. Son çıkan araç gereçler elinin altındaydı ve onları polis çalışmasına uyarlayacak bilgiye sahipti.
“Karakter hakkında yaptığımız ilk konuşmalardan birinde, Ruben bu karakteri grubun vicdanı olarak gördüğünü söyledi” diye hatırlıyor Ribisi ve ekliyor: “Benim için, bunun anlamı, Keeler’ın kendisinden daha büyük bir amaç için, inandığı bir şey için savaşmayı isteyen bir adam olduğuydu; bunda çok masumane bir yan var. Bugün parmağımızın ucunda o kadar çok şeye sahibiz ki bence bazen cep telefonlarından önce de bir hayat olduğunu, birileriyle irtibat kurmak için kapılarını çalmanız ya da mektup yazmanız gerektiği zamanlar olduğunu unutuyoruz. Neyin gelmekte olduğunu başkalarından önce gören, bunu kendi ve kanun yararına kullanan bir adamı canlandırmak eğlenceliydi”.
Keeler polisliğin geleceğini temsil ederken, Max Kennard ise geçmişe takılmıştır. Max’i canlandıran ve rolüne dört elle sarılan Robert Patrick, “Ruben gruba bir de ikonlaşmış Eski-Batı tarzına sahip bir kanun adamı dahil etmek istedi. Bu benim çok ilgimi çekti” diyor ve ekliyor: “Çok sayıda western izledim ve bu filmlerdeki adamların hâl ve tavırlarını özümsedim. Bir kovboy gibi ince görünebilmek için de yaklaşık 15 kilo verdim”.
Kennard, Olvera Street bölgesinde devriye gezmekte ve hevesli genç Latin kökenli polis Navidad Ramirez’e akıl hocalığı yapmaktadır. Patrick, “O dönemde çok fazla ırkçı önyargı vardı ama benim canlandırdığım karakter Teksaslı ve Navidad’ı bir oğul gibi görüyor. Çoğu kişinin yapmayacağı bir dönemde Navidad’le birlikte çalışmayı kabul ediyor. Onlarınki büyük hikaye içindeki küçük, harika bir hikaye. Bunun bir parçası olmaktan gerçekten gurur duydum” diyor.
Çaylak polis Navidad Ramirez’i, Fleischer’ın son filmi, “30 Minutes or Less”te de rol almış olan Michael Peña canlandırdı. “Ramirez akademiyi yeni bitirmiş ve kökeninden dolayı kimse onun partneri olmak istemiyor. Dolayısıyla, kendisine göz kulak olmak isteyen sert görünümlü bir polisin yanına veriliyor. Navidad aksiyonun içinde olmak istiyor ve kesinlikle kanıtlaması gereken bir şey olduğunu hissediyor. Chavez Ravine’de büyümüş olduğu için, tek istediği iyi adamlardan biri olmakmış. Suç Çetesi’ni polis olarak kendini kabul ettirmek için bir fırsat olarak görüyor”.
Sadakat sadece kanunun doğru tarafındaki insanlara mahsus değildir. Aslında, Cohen’in operasyonunun pürüzsüz yürümesi için, onun da kendi adamlarına güvenebilmesi çok önemlidir. Mickey’nin sağ kolu ve eğer Cohen hayatta kalmak istiyorsa kendisi için pek çok açıdan en vazgeçilmez kişi Karl Lockwood’dur (Holt McCallany). McCallany’nin filmin geçtiği dönemle benzersiz bir bağı bulunuyor.
“Annem Julie Wilson 40’lar, 50’ler ve 60’larda ünlü bir gece kulübü şarkıcısıydı. Hatta ve hatta, Mocambo ve Trocadero gibi yerlerde sahneye çıktı” diyor aktör.
Yapım süresince Penn’le yakın bir şekilde çalışan McCallany, gerçek gangsteri yoğun biçimde incelediğini belirtiyor ve Penn’i bu performansıyla “mükemmel notaya basan bir caz müzisyeni” olarak tanımlıyor: “Belirli bir repliği söylerken bakışlarında öyle bir ifade oluyordu ki, ‘Bu Mickey Cohen, işte tam karşımda’ diye düşünüyordum. Bu durum bazen biraz ürkütücü oluyordu”.
Suç Çetesi üyeleri ellerindeki tüm o güce rağmen, Cohen’in iş hayatında küçük bir tahribat yaratmanın bile kolay bir şey olmayacağını bilmektedirler. Hele hele gelen gidenleri kaydedecek, Cohen’e en büyük hasarı verebilmek için yumuşak karnının neresi olduğunu belirleyecek kadar yaklaşmak çok daha zor olacaktır. Ancak, bu görev Jack Whalen sayesinde biraz daha az zahmetli hâle gelir. Sinema yıldızı gibi görünen bu gizemli karakter, polisler ile avları arasında ilginç bir konum işgal etmektedir. Karakter kısmen gerçek hayattan birine dayanıyor: Bir Hollywood otelinde Jerry Wooters’la yüz yüze küçük bir görüşme yaptıktan sonra, onun hayat boyu dostu olduğu anlaşılan biridir Jack Whalen karakteri.
Whalen’ı canlandıran Sullivan Stapleton, “Jack ile Jerry, filmde, yakınlıklarını korumuş oldukları anlaşılan iki çocukluk arkadaşı, ama büyürken kendi yollarına gitmişler. Jack’in Cohen’le bağlantısı var. Öte yandan, olaylara pek karışmıyor gibi görünüyor. Bir şeyler duyuyor ve bu bilgileri Jerry’ye aktarıyor. Ona gammazcı demezdim; bence tek yaptığı arkadaşını kollamak, ve bu karşılıklı” diyor.
Fleischer ister en sert suçluları, ister ödün vermez polisleri, ister ikisinin arasındaki herhangi birini canlandırıyor olsunlar, “Gangster Squad/Suç Çetesi”ndeki tüm oyuncu kadrosundan çok etkilendiğini belirtiyor: “Bir yönetmen olarak, bu kişilerin bir araya gelmesi benim için inanılmaz bir ödüldü. Her biri son derece yetenekli, bir o kadar içgüdüseldi ve rollerine çok şey kattılar. Daha fazlasını isteyemezdim”.

MICKEY COHEN : Kader Manifestosu’nu duydun mu? Bu, ne alabilirsen,  ne zaman alabilirsen, alma vakti olduğunu söyler… Ve ben hepsini alacağım…ve bunu sırf yapabildiğim için değil, kaderim olduğu yapacağım.Los Angeles benim kaderim.

Şehri Boyamak
“Gangster Squad/Suç Çetesi”nin tamamı Los Angeles’in içinde ve çevresinde, çeşitli tarihi mekanlar kullanılarak çekildi. Diğer mekanlar ise Mickey Cohen’in şehirde hüküm sürdüğü döneme ait, akıllarda yer etmiş popüler yerlerine dönüştürülenlerdi.
“Filmlerin sizi o yerlerin dokusunu ve zenginliğini hissedebileceğiniz kadar zamanda geri götürmesine bayılıyorum, ama biz bu filmin çağdaş bir his uyandırmasını da istediğimiz için hassas bir denge kurmak zorundaydık” diyen Fleischer, şöyle devam ediyor: “Sektördeki en yetenekli insanlardan bazılarıyla, Dion Beebe, Maher Ahmad, Mary Zophres ve Ariel Velasco gibi gerçek sanatçılarla çalıştığım için şanslıydım. Dolayısıyla, görüntü yönetimi, yapım tasarımı, kostüm ve görsel efektler bir araya geldiğinde, bence izleyiciler gerçekten o döneme gitmiş gibi hissedecek ama filmin modern tarzına da olumlu tepki verecekler”.
Filmin görüntüsü ve havasına ilişkin tartışmalar erken bir aşamada başladı. Görüntü yönetmeni Dion Beebe şunları aktarıyor: “Ruben’le proje hakkında konuşmaya ilk başladığımızda, hemen kara film (film noir) göndermeleri gündeme geldi. İkimiz de her ne kadar bu yaklaşımı seviyor olsak da, hem genelde oldukça stilize hem de çok bileşik bir tür olabilen bu tarza yönelmek istemedik. Dönem filmi olmasına karşın, daha çağdaş olmasını arzu ettik. Bu iki dünyayı bir araya getirmenin yollarından biri dijital çekim yapmak ama kameraları anamorfik lenslerle donatmaktı. Bu ve kamera hareketlerine çok dinamik bir yaklaşım, bizi daha çağdaş bir estetiğe yaklaştırdı; ama umuyorum ki dönem ve tür mevhumunu da korumayı başardık. Dijital formatı alıp böylesi bir dönem klasiğine uygulamak biraz cüretkârdı fakat bir o kadar da heyecan vericiydi”.
Filmin stiline karar verildikten sonra, yapımcılar yüksek düzeyde bir otantiklik yakalamak için dikkatlerini pratik ayrıntılara çevirdiler. “Günümüzdeki bir film setinde, beş blok aşağısına bakıyorsanız, muhtemelen dört bloğu olduğu gibi bırakabilirsiniz” diyor yapım tasarımcısı Maher Ahmad ve ekliyor: “Fakat bir dönem filminde, kesinlikle her şeyin ya ayarlanması, ya gizlenmesi, bir şeylerin ya eklenmesi ya kaldırılması gerekir”.
Michael Tadross da bunu doğruluyor: “Tüm dönem filmleri bir meydan okumadır. 1949’da her sokak tabelası, yangın söndürme musluğu, elektrik direği ve hatta yollardaki şeritler bile farklıydı. Maher’in ekibi için bu muazzam bir sorumluluktu”.
Ahmad, “Dışarıda oldukça çok çekim yaptığımız ve 2. Dünya Savaşı sonrasının kendine özel, hızla değişen bir görünümü olduğu için, bu benim adıma oldukça iddialı bir projeydi. 50’ler yaklaşırken her şey kökten dönüşüm geçiriyor, şimdi Yüzyıl-Ortası Modern tarz olarak adlandırdığımız bir tarza bürünüyordu. Dolayısıyla, oldukça kapsamlı bir görsel araştırmaya giriştim” diyor.
Ahmad en az 30.000 farklı görüntüyü taradı. Bunların arasında, ikincil kaynak olarak, dönem filmlerinden alınmış fotoğraflar da bulunuyordu. “O dönemdeki gangster filmleri ve müzikaller genellikle çok sayıda gece kulübü barındırıyordu. Bu sayede o zamanlar gece hayatının neye benzediğini görebildim” diyor tasarımcı.
Kevin McCormick ise şunları dile getiriyor: “Bir süredir Los Angeles’te yaşayan biri olarak, oradaki buradaki alışveriş merkezlerine bakıp eskiden buraların nasıl olduğunu merak ederim. Yapım sırasında aylar boyunca, şehrin dönüşüm geçirişini görme imkanı buldum. Senaryoyla başlayarak ve çekimler süresince, Will, Ruben ve Maher ile ekibi mekanlara gerçekten içlerindeki Los Angeles sevgisini akıttılar ve bu da kendini belli etti”.
Filmin ilk sahnelerinden birinde şehrin en ikonlaşmış yapılarından biri olan Union İstasyonu’na yer verildi. “Harika bir yer” diyor Ahmad. Aslında burası o kadar harikaydı ki orijinal senaryoda dış mekanı için yazılmış bir sahne olmamasına rağmen, “Ruben’le oranın dışını çekmeyi es geçemeyeceğimizi konuştuk, böylece iç mekan çekimlerinden birini dışarı taşıdık” diyor yapım tasarımcısı.
İçeride ve dışarıda, filmin en önemli setlerinden biri, Mickey Cohen’in avucunda tuttuğu, kamu görevlileriyle birlikte akşam yemeği yiyerek vakit geçirdiği (ki bu tıpkı gerçek Cohen’in yaptığı şeydi) gece kulübü Slapsy Maxie’s’di. Bellflower’daki boş bir perakende mağazası gece kulübüne dönüştürüldü. Burası neyse ki, senaryoda da yazdığı üzere, Cohen’in işyerinin bir kısmını da içine alacak kadar büyük bir alandı.
“Başlangıçta planımız Slapsy Maxie’s’in iç kısmını bir sette inşa edip, dış mekan çekimlerini başka bir yerde yapmaktı” diyen Fleischer, şöyle devam ediyor: “Ancak, Maher tamamen sağlam durumda olan bir art deco tarzı blokta bu inanılmaz, boş mağaza vitrinini buldu ve burası bizim kahraman mekanımız oldu. Dion’la birlikte burayı görür görmez birbirimize baktık. İkimiz de, bu yerin muhteşem özelliklerinin hakkını verecek bir çekim yaratmamız gerektiğini o an anlamıştık”.
Ahmad ise şunları söylüyor: “Dış mekan, kulüp ve bahis operasyonunun hepsini bir araya topladık ve kesintisiz çekim yapabildik. Bu büyük bir avantajdı. Ayrıca, eğlenceli de bir setti çünkü izleyiciye Cohen’in oldukça büyük çaplı olan operasyonunun nasıl yürüdüğünü göstermemiz gerekiyordu ve elimizdeki alan bunu rahatça sağladı”.
Ryan Gosling’e göre, ortam ve aksiyon gerçeğe tam olarak uygundu. Orada çekim yapıldığı sırada senaryo amiri ile yaşlıca bir beyefendi olan yangın müfettişinin bir konuşmasına kulak misafiri olan aktör bunu şöyle aktarıyor: “Müfettiş, senaryo amirine bir gece hakiki Slapsy Maxie’s’de bulunmuş olduğunu ve Mickey’yi arkadaşlarıyla otururken gördüğünü söyledi. Tam bizim setimizdeki gibi, tam Sean’un oturduğu yerde oturuyormuş.  Amirimiz ona özel bir şeyler hatırlayıp hatırlamadığını sordu. Müfettiş, ‘Evet, bir sürü fıkra anlatıyordu ve hiçbiri komik değildi ama herkes gülüyordu’ dedi”.
Slapsy Maxie’s Cohen’in çöplüğüyken, kontrolü Cohen’e kaptırmakta olan ama yine de Eski Dünya kurallarına göre hareket eden rakibi, İtalyan mafya babası Dragna, Club Figaro’yu mesken tutmuştur. Los Angeles şehir merkezinde, Broadway üzerindeki tarihi Tower Tiyatrosu’nda çekimleri yapılan kulübün görüntüsü için 40’ların ünlü gece kulübü Mocambo’dan esinlenildi.
Yapım ekibi içeri girdiğinde, tiyatro eski hâlinin bir kabuğundan ibaretti. “Burayı sıfırdan inşa ettik ve yerlerin döşemesini yeniden yaptık, ışıklar, avizeler, süslü, ağır, damasko döşemelikler kullandık” diyor tasarımcı ve ekliyor: “Koyu, sıcak kırmızılardan yararlanarak, mağarayı andıran izbe bir yer görünümü elde ettik. Böylece, Cohen’in mekanı olan Slapsy Maxie’s’in daha çağdaş bir hava uyandıran yeşil tonlarına, zarif mimarisine ve art deco tarzına tezat oluşturduk”.
Fleischer o dönemi yansıtan setler inşa etmenin yanı sıra, şehrin tarihini ortaya koyabilmek için Los Angeles’in içinde ve çevresinde olabildiğince çok ünlü mekanda çekim yapılmasına çalıştığını belirtiyor: “Şehrin simgeleşmiş yapılarını kullanmaya çalışmak benim için büyük bir öncelikti. Hollywood tabelası —o zamanlar Hollywoodland’di— Los Angeles denince insanların ilk aklına gelen şeylerden biri”.
Bu doğrultuda, tarihi Los Angeles Belediye Binası da filmde kendi olarak yer buldu. Belediye başkanının konferans odası Şef Bill Parker’ın ofisi olarak kullanıldı. Şehrin ayakta kalmış en eski karakolu, şimdi ise Los Angeles Polis Müzesi olan Highland Park Polis Merkezi, Burbank Polis Merkezi’ne mekan oluşturdu. 1930’lardan kalma MacArthur Park ile Clifton’s Cafeteria ve geçmişi 1925’e uzanan komşuları Park Plaza Hotel filmin kilit sahnelerine fon oluşturdular.
Hikayedeki kritik sekanslardan biri Çin Mahallesi’nde geçiyordu ve üç günde çekildi. Dükkanların vitrinleri yeniden düzenlendi, sokak lambaları çıkartıldı ve mahalleye daha renkli bir hava vermek için parlak turuncu ve kırmızı renklerde fenerler dekor olarak kullanıldı. Ayrıca, ışıklandırma ekibi bazı çekimler için dekorasyonda Çin Topu abajurlara da yer verdi.
Ascot Park, Chavez Ravine olarak kullanıldı. Aslında burasının Dodger Stadyum alanı oluşunun üzerinden uzun zaman geçti, ama 1940’larda sürekli değişen bir alandı ve üzerine toplu konut inşa edilmesi planlanıyordu. Mariposa Ahırları, Cohen’in işlettiği ve Suç Çetesi’nin hedefi hâline gelen özel bir kumarhanenin dışındaki silahlı çatışmaya sahne oldu. West Pico Yolu üzerindeki Catch One, Coleman’ın müdavimi olduğu ve Larchmont halkının en sevdiği mekanlardan olan Club Alabam’in yerine geçti; Melrose Avenue üzerindeki Lucy’s El Adobe Café ise polis memurları Kennard ve Ramirez’in takıldığı Café Caliente olarak kullanıldı.
Üyeleri gözlerden uzak çalışmak zorunda olduğu için uzak bir bölgede yer alması gereken çete merkez ofisi büyük ölçüde Sylmar’da çekildi; burası, ayrıca, kameraların polisleri arabayla oraya gidip gelirken çekmesine de olanak tanıdı. John ve Connie O’Mara’nın mütevazı evi Mid-Wilshire bölgesindeydi, ve Ahmad’in ifadesiyle, “sıcak, güvenli ve sevgi dolu” bir yuva hissi uyandırmalıydı. Bunun aksine, Mickey Cohen’in sarayı andıran İspanyol-Akdeniz tarzı evi Beverly Hills’in göbeğinde, şık ve pahalı olduğunu her şeyiyle gösteren bir yapıydı.
“Ekip artık görmediğimiz bir dünya yarattı” diyor Dan Lin ve ekliyor: “Lüks ortamlar, seksi kostümler… Gerçekten şaşalı olduğunu hissettiren ve hepimizin bir an için bile olsa orada yaşamayı dilediği bir dünya”.

Şık Giyinenler ve Sıradan Giyinenler
O dönemin stilini deşmek kostüm tasarımcısı Mary Zophres’in istediği bir şeydi. Bu konuda, “Bana kalırsa, oyuncular için sadece diyalog ve aksiyon açısından değil, görüntüleri açısından da böyle bir malzemeye sahip olmak çekici bir şey çünkü o kıyafetlerle herhangi birinin kötü görünmesini sağlamak çok zor” diyor.
Zophres polislerle mafya arasında ayırım yaratabilmek için tepeden, Mickey Cohen’den başladığını ifade ediyor: “O dönemde yün dokumalar oldukça popülerdi, ama Ruben ve ben Mickey’nin akıntının tersine gitmesinin ilginç olacağını düşündük. Bu yüzden, Cohen’in tüm kıyafetleri oldukça pürüzsüzdü, üstünde adeta kayabilirdiniz. Ayrıca, Suç Çetesi üyeleri sıcak ve kahverengi tonlarda giyinirken, Cohen her zaman mavi ve gri gibi soğuk renkler ya da bordo tonlarında kıyafetler giyiyordu”.
Zophres karakterin aslına ilişkin araştırmalarından biraz saptığını da belirtiyor: “Doğal olarak çıkış noktamızı o oluşturdu —giydiği yüksek yakalar, kıyafetlerinde isminin baş harflerinin olması gibi— ama gördüğümüz fotoğraflarda yeni bir takım elbise giydiğinde bile biraz dağınık göründüğünü fark ettik. Oysa biz Sean’un acımasız, çarpıcı ve her zaman derli toplu görünmesini istedik”. Zophres baş harfler için de şunu ekliyor: “Onları illâ kamerada görmeyebilirsiniz ama ya cebinde, ya iç çamaşırında ya da kol düğmelerinde varlar. Yaşadığı dünyaya kim olduğunu incelikli bir şekilde gösteriyor. Ayrıca, gerçek Cohen hiçbir takım elbisesini iki kez giymedi; aynı şekilde Sean da giymiyor”. Mickey’nin açık renkli gömlekleriyle tezat yaratmak için, tasarımcı, Cohen’in tüm ekibine koyu renkli gömlekler giydirdi ki Cohen daha da öne çıksın.
Tartışmaya açık bir konu olsa da, Mickey Cohen’in en dikkat çekici aksesuarı kolunda gezdirdiği Grace Faraday’di. “Elbette, Grace’in kendisine elbiselerini alan çok zengin bir erkek arkadaşı var” diyor Zophres gülümseyerek ve ekliyor: “Onun günlük kıyafetlerinin Cohen’le tanışmadan önce aldığı, daha basit giysiler olması gerektiğini düşündüm. Fakat geceleri giydiği elbiseler ve taktığı mücevherler Cohen’in ona aldıkları olmalıydı”.
Emma Stone için, deyim yerindeyse, bu elbiselerin bir bedeli vardı: “Her şeyden önce, Emma’nın çok güzel bir vücut yapısı var. Ancak, ona senaryoda sözü edilen, bir Vargas kızının kum saati görüntüsünü verebilmek için biraz hileye başvurmamız gerekti” diyen Zophres, bunu şöyle açıklıyor: “Onu daha kıvrımlı göstermek için, daha belirgin bir büst çizgisi ekledik ve belini 7-8 santim daha inceltmek için korse giydirdik. Günün sonunda o kıyafetleri çıkarmaktan büyük mutluluk duyduğunu sanıyorum”.
Stone filmde ilk göründüğünde, Zophres’in en sevdiği kıyafetle göz kamaştırıyor. Tasarımcı, “O kırmızı elbiseye bayılıyorum; enfes bir elbise. Bu filmde kimse Grace kadar gösterişli değil; ayrıca, bu elbisenin çizimden başlayıp bitmiş hâline gelişini görmek de çok eğlenceliydi. Emma onun hakkını gerçekten verdi” diyor.
Fleischer’ın elbise hakkındaki yorumu ise şöyle: “Mary’nin sıfırdan yarattığı o kırmızı elbise son derece güzel ve şık; Emma da onun içinde çok çarpıcı görünüyor. Sete o bacak yırtmacı ve boynundaki zarif fularla bir geldi ki… Ve de Wooters’la birlikte barda bir sahnesi var ki adeta bir portre gibi görünüyor. Kesinlikle nefes kesiciydi”.
Stone geçirdiği dönüşümü Zophres ile onun saç ve makyaj ekibine borçlu olduğunu ifade ediyor. Aktris, “Hep birlikte beyin fırtınası yaptık ve 40’ların birçok sinema yıldızından bir derleme oluşturduk. Vivien Leigh’in dişleri, Gene Tierney’nin saçları, Lauren Bacall’ın makyajı; ve tüm bunlar birleşince Rita Hayworth oldu” diyor gülerek ve ekliyor: “Fakat bence bu, Grace’in de yaptığı bir şeydi. Pek çok saf genç kız bunu yaptı. Ve Grace de yıldız olmak istediği için, sanırım güzel bulduğu tüm kadınlardan bir şeyler alıp, aynı anda onların hepsi olmak istedi. Ne yazık ki, kariyer anlamında bu çabası işe yaramadı çünkü onların hepsi olamadı… ya da herhangi bir tanesi”.
Zophres polisler ile gangsterler arasında basit ve tek bir unsurla ayırım yarattı: “Gangsterler çoğunlukla kruvaze ceket giyerken, iyi adamlar tek sıra düğmeli ceket giyiyorlar” diyen tasarımcı, ekibiyle birlikte çetenin her üyesine farklı bir görünüm vermeye çalıştıklarını ve işe O’Mara’yla başladıklarını da sözlerine ekliyor: “O bir savaş gazisi ve üniformalı bir polislik geçmişi var. Dolayısıyla, bana göre, nasıl göründüğünü önemsemiyor; o sadece işini yapmanın peşinde. Bir dedektif olarak takım elbise giymesi gerektiğini biliyor. Biz de ona 5-6 tane takım elbise hazırladık ama bunların hiçbiri dikkat çekecek şıklıkta değil. Film ilerledikçe, aralarındaki fark gitgide azalıyor”.
Jerry Wooters ise bunun tam tersidir. Zophres onu, “Tüm fazla parasını gardırobuna harcayan, gerçek bir kıyafet hastası” olarak nitelendiriyor ve, “Jerry nasıl göründüğünü kesinlikle önemsiyor” diyor.
Fleischer’ın yorumu ise şöyle: “Mary’nin ikisinin arasında yarattığı tezada bayıldım. O’Mara’nın takım elbiseleri kullanışlı ve askerlik geçmişini hatırlatan türde; yeşiller, haki renkler ve kahverengi kıyafetler giyiyor. Oysa, Wooters çok daha stil sahibi; çetede ince çizgili kıyafetler giyen bir tek o. Gösterişli bir adam. Ryan bu role gerçekten çok yakıştı”.
Silahşör ruhlu Max Kennard’ı canlandıran Robert Patrick’in takım elbisesi üç parçadan oluşuyordu ama bu kıyafetin western bir havası vardı: Yeleğin üzerine ceket değil, uzun bir palto giyiyordu. Genç çırağı Navidad Ramirez’e gelince, akademiden yeni mezun olmuş polisin gardırobunun babasından ödünç aldıklarıyla bir araya getirilmiş hissi vermesi istendi. Giovanni Ribisi ise Conwell Keeler’ı canlandırırken biraz orta sınıf aile babası, biraz da inek öğrenci gibi giydirildi.
Anthony Mackie’nin canlandırdığı Coleman Harris karakteri için, Zophres ilhamı beklenmedik bir kaynaktan buldu: Beysbol efsanesi Jackie Robinson. Tasarımcı bunu şöyle anlatıyor: “Araştırma yaparken, 1949 yılında polis teşkilatında pek fazla Afro-Amerikalı olmadığı dikkatimi çekti ki bu da bana Robinson’ı ve beysbol birinci ligindeki ilk zamanlarını düşündürttü. Forma giymediğinde, tutucu kıyafetleri seçer ama hep hoş görünürdü. Bu yüzden, ben de Harris’te aynısını yapmaya karar verdim”.
Zophres en zevk aldığı şeylerden birinin de figüranların görünümü olduğunu sözlerine ekliyor: “Arka plandakileri giydirmeye bayılıyorum. Film için bir palet ve her sahne için bir konsept belirliyor, her set parçası için doğru malzemeyi ortaya çıkartıyor ve insanlar bir bir içeri girerken her birine ne giydirmeniz gerektiğini anında anlıyorsunuz. Deli gibi çalışan inanılmaz bir ekibim var. Provalar, düzeltmeler, boyamalar ve kesip biçmeler bittikten, saç ve makyaj tamamlandıktan sonra, tastamam karakterlerden oluşan enfes bir tablo çıkıyor karşınıza”. Zophres ve ekibi toplamda 3.500’den fazla kostüm hazırladı.
Fleischer tasarımcı ve ekibinden övgüyle söz ediyor: “Ayrıntı ve gerçekçilik düzeyi, karakterlerin kostümleriyle ifade edilişi ve her bir figüranın hayata geçirilişi tek kelimeyle mükemmeldi. Mary ile ekibinin ortaya koyduğu çalışma eşsizdi”.

Erkekler ve Oyuncakları
Ne kadar şık giyinmiş olursa olsun, ister iyi ister kötü, hiçbir karakter tabancası olmadan tam giyinmiş sayılmazdı; ya da 1940’lardaki gangsterlerin durumunda, yarı otomatik makinelileri olmadan. Oyuncuların rolleri için gerekli silah yelpazesine sahip olmasını sağlamak, aksesuar sorumlusu Douglas Fox’ın göreviydi. Kendisiyle 20 yıl boyunca düzenli bir şekilde çalışmış olan Tadross, “Doug bir koleksiyoncudur ve ihtiyacınız olan her şeyi bulabilir. Dolayısıyla, çok sayıda ateşli silah gerektiren bir dönem filmi için onun mükemmel adam olduğunu biliyordum” diyor.
“O’Mara film boyunca bir 45’lik taşıyor. Otomatik silahlarımız ve tüfeklerimiz de vardı ama biz çoğu gangster filminde gördüğünüzden biraz farklı bir şey yapmayı denedik” diyen Fox, bunu şöyle açıyor: “Yapımcılar 2. Dünya Savaşı’nda piyasaya çıkan ve o sıralar organize suç dünyasına sızmaya başlayan parçalar kullanmayı arzu ettiler. Bunlardan bazılarını seçtik; örneğin İngiliz malı STEN tüfeği, 45 kalibrelik Tomson’dan farklı olarak dokuz milimetre mermi atan Rus yapımı PPSh. Ayrıca, bazen Schmeisser diye de anılan ve pek çok savaş filminde gördüğünüz MP40 makineli tüfekler de kullandık. Cohen’in kalesini korumak için büyük silah olarak da hafif makineli tüfek Lewis’i seçtik. Bu silah 1911’de icat edilmiş, 303 kalibrelik bir İngiliz silahı”.
Oyuncular karakterlerinin taşıdığı silahlara aşinalık kazanabilmek için de Fox tarafından eğitildiler. Teşkilatta en hızlı silah çeken karakteri canlandıran Robert Patrick ise, dünya çapında bir hızlı silah çekme uzmanı olan Joey Dillon’la çalıştı ki silahla yaptığı numaralar —buna silah çevirme de dahil— çok doğal dursun. Fox, Anthony Mackie’ye Coleman Harris’in öncelikli silah tercihi olan sustalıyı kullanma konusunda da yardımcı oldu.
Silahların büyük çoğunluğu o döneme ve öncesine ait olsa da, Fleischer filmdeki dövüşlerin taze soluklu olmasını istedi. “Bu bir aksiyon filmi olduğu için, gerçekten eğlenceli olmasını ve günümüz izleyicisine yönelik çağdaş bir stil barındırmasını hedefledik” diyor Fleischer.
Filmin, silah eğitimine de yardım eden, dublör koordinatörü Doug Coleman oyuncuları çeşitli dövüş teknikleri üzerinde çalıştırdı. Bu konuda şunları söylüyor: “Josh Brolin’in karakteri, polis taktik eğitiminin yanı sıra, günümüzün deniz komandolarına ve özel kuvvet birimlerine verilen türde bir milis ve komando eğitimi almış olmalıydı. Öte yandan, Mickey Cohen bir boksördü ve o zamanki boks stili ağır ve güçlü yumruklar indirme şeklindeydi, günümüzdeki hızdan yoksundu. Dolayısıyla, bu iki tekniği bir araya getirip ortaya nasıl bir sonuç çıkacağını bulmak benim için çok eğlenceliydi. Bunlara arabalı kovalamacalar ve silahlı çatışmalar da eklenince, çok heyecanlı sahneler yaratma imkanı bulduk”.
Coleman, o döneme ilişkin içgörü kazanmak için, hem Cohen’in eski şoförlerinden biriyle, hem de LAPT teknik danışmanlarıyla birlikte zaman geçirdi. “O dönemde bu polislerin gerçekte neler yaşadığına dair filme çok şey kattılar” diyor Coleman.
Fleischer ise şunları kaydediyor: “Doug’la çalıştığımız için şanslıydık. Önce yanındakilerle birlikte provalarda harika bir iş çıkardı; ardından da oyunculara hareketlerini öğretmek ve çoğu sahnede kendi dublörlüklerini yapacak kadar iyi bir noktaya gelmelerini sağlamak konusunda inanılmazdı. Oyuncularımız sert ve fiziksel adamlar. Aksiyonun bir parçası olmak, silah kullanmak, arabaların üzerinden atlamak, kendi dublörlüklerini yapmak istediler. İşte bu sayede, başrol oyuncularımızın yerine geçen kişilerin etrafında dönmek yerine, kamera hilesine başvurmadan, onların yüzlerini görebiliyor ve durumun gerçekliğini hissedebiliyoruz”.
“Bu bizim 1940’ları idealize ettiğimiz, romantikleştirdiğimiz bir film değil” diyen Brolin, şöyle devam ediyor: “Bu bence böyle adamların 1940’larda kendilerini nasıl gördüklerini ortaya koyan bir film. Daha gerçekçi, daha şiddet dolu bir film. İçerdiği bol aksiyon bu yapımda çalışmayı çok eğlenceli kıldı. İnanıyorum ki sinemaseverler de izlemekten büyük keyif alacak”.
Yapımcılar filmde kullanılan yaklaşık 150 arabayı —bunlardan bir kısmı hasar için kullanılan yedek arabalardı— temin etmek için film arabası koordinatörü Tim Woods’a başvurdular. Woods’un getirdiği arabalardan biri 472 Cadillac motoru olan 1938 model bir Packard’dı. “İç aksamı modernize edildikten sonra gövdesi tekrar monte edildi” diyor Woods.
Woods, Cohen için ender bulunan bir çift 49 model Packard Super 8 limuzin temin etti. Bu araçlar gerçek Cohen’in arabası olan kurşun geçirmez Caddy (Cadillac) yerine geçti. Filmde yer alan diğer arabalardan bazılarını Mickey’nin adamları kullanıyor: Woods’un deyimiyle, bu “haydut arabaları” arşiv fotoğraflarında görülen 48, 49 ve 50 model Cadillaclardı. “Hikayede 1949’un sonlarıydı, dolayısıyla 1950 model arabalar yeni piyasaya çıkmış olmalıydı. Bu araçların arka kapısında yatay krom vardı ve 50 model arabaları önceki modellerden ayıran buydu. Mickey adamlarına iyi bakıyordu” diyor Woods. Bu araçlardan biri üç farklı çekim için tamir edilip tekrar tekrar kullanıldı: Yandı, sonra tekrar yandı ve son olarak da havaya uçmadan önce takla attı.
O’Mara, filmde, 1946 model bir Ford Custom, Coleman Harris ise 46 model, dört kapılı bir Plymouth sedan kullandı. “Motor ustalarımın başı olan Ken Dewit bu karakterlerin her biri için üç arabanın yapılışını yönetti” diyen Woods, şöyle devam ediyor: “İlki altı silindirli, ahşap vitesli birinci birim arabasıydı ve sette çok güzel duruyordu. İkincisi 300 beygir gücünde, 350 cc.lik bir motoru olan, süspansiyonlu, 400 turbo ve arkası 438 Posi olan (1940’ların arabaları gibi arkası sallanıyormuş hissi veren) bir araçtı. Üçüncüsü ise altı 87 model, alt aksamı Caprice şasisine ve tüm vites mekanizmasına sahip, ama dış görünümü o döneme ait olan bir arabaydı. Bu arabayla patinaj çekme, kendi etrafında dönme gibi inanılmaz numaralar yapmamız mümkün oldu”.

Doğru Notaya Basmak
Belki de perdede olup bitenler kadar ilgi çekici olan şey filmin o döneme ait, tarzı belirleyen müziğiydi. Filmin müziklerini besteleyen Steve Jablonsky, “Ruben’le ilk buluştuğumuzda, klasik bir gangster film türünü alıp modern izleyici için yorumlamak istediğini söyledi. Onunla tanışmadan önce de kendisinin hayranıydım, özellikle de hikaye anlatımına benzersiz ve taze soluklu bir yaklaşım getirdiği için. Müziği de aynı doğrultuda tartıştık: Modern bir sounda uzanan ama aynı zamanda birkaç klasik ritim ve enstrüman da içeren bir müzik olmalıydı. Ruben’le birlikte deney yapmak ve bu film için doğru gelen dengeyi yakalamaya çalışmak eğlenceliydi”.
Müzik amiri Steven Baker ise filmde Slapsy Maxie’s, Club Figaro ya da Club Alabam’de canlı orkestra görüldüğünde duyulan şarkıları çalmaları için çok özel bir müzisyenler topluluğunu buluşturmaya yardımcı oldu. Daha önce Quincy Jones ve Frank Sinatra gibi isimlerle çalmış, şimdi de “Yıldızlarla Dans”ın canlı orkestrasında yer alan saksofoncu ve müzik yapımcısı Dan Higgins’in başını çektiği bu grubun, stüdyo film müzisyenlerinin önde gelen, çok deneyimli müzisyenlerinden oluşması, yapımcıların aradığı gerçekçilik anlamında da mükemmeldi.
Suç Çetesi Film Orkestrası adı verilen grupta bulunan isimler şöyle: İkisi de Les Brown ve Ünlüler Orkestrası’nda çalmış olan saksofoncular Rusty Higgins ve Greg Huckins; Buddy Morrow, Woody Herman ve Bob Crosby ile çalmış olan trompetçi Gary Grant; Quincy Jones’la çalmış olan klavyeci Randy Kerber ve merhum caz akordeoncusu Frank Marocco; Jimmy Dorsey, Lionel Hampton ve Glenn Miller Orkestrası’yla çalmış olan tromboncu Charlie Loper; Pete Fountain’ın yanı sıra şarkıcılar Rosemary Clooney ve Peggy Lee’yle sahneye çıkmış merhum Warren Leuning; Ray Anthony’yle çalışmış olan trompetçi Rick Baptist; Doc Severinson, Sarah Vaughn ve Jimmy Rushing’le çalmış olan davulcu Steve Shaeffer ve Stan Kenton’la çalmış olan davulcu Peter Erskine. Aile geleneğini sürdüren, Dan Higgins’in oğlu Dustin de gitarla grupta yer aldı.
“Bu müzisyenlerin geçmişi müziğin büyük dönemine, 1940’ların sonundan günümüze uzanıyor” diyor Dan Higgins ve ekliyor: “İster pop şarkıcılarının arkasında çalsınlar ister dans gruplarıyla ülkeyi turlasınlar, Suç Çetesi Film Orkestrası onlarca yıllık müzik geçmişiyle yoğrulmuş, büyük yeteneklerden oluşuyor”.
Fleischer ise filmle ilgili yorumlarını şöyle noktalıyor: “Bu filmde çalıştığım her gün kendimi bir zaman makinesinden geçmiş gibi hissettim. O kadar gerçekçiydi ki sanki şiddet dolu, romantik ve tarihsel öneme sahip o döneme gittim. Film Los Angeles’in ruhu için verilen bir savaşın hikayesini anlatıyor. Bana göre, günümüz sinemaseverleri için yaptığımız bu gangster filmini türün önceki filmlerini izleyenler de sevecek. Mickey Cohen bizim ağır topumuz ve polisler de ne pahasına olursa olsun onu devirecekler. Bizim filmimizde bu olay, gerçekte olduğundan biraz farklı gerçekleşiyor, ama sonuç olarak, birkaç cesur polisin mücadeleleri ve zaferleri sayesinde, organize suç Los Angeles’te hiçbir zaman tutunamadı”.

Yorum Yaz