Nuh Demek, Peygamber Dememek!

-Ya Hasan, şey diyorum. Bi süper kahraman senaryosu yazsak, ne dersin?
-Vay Tonguç, kedi olalı bir fare tutacaksın gibi geliyor bana. Nasıl bir şey düşündün?
-Mesela… mesela ekstra özellikleri olmayan bir kahraman olsun. Uçmasın, çok güçlü olmasın, hatta insanlara yardım bile etmesin.
-Nasıl? Ee, nasıl bir süper kahraman ki bu Tonguç?
-Abi, bi düşünsene fakir bir Batman senaryosu… hatta başında maskesi de olmasın. Altında arabası, üstünde kaliteli zırhı…
?
-Ya da bir Spiderman ama elinden örümcek ağı fışkırmıyor, binaların etrafında uçamıyor… Normal, alelade bir adam gibi. Ne dersin?
-Benim daha güzel bir fikrim var Tonguç. Bir Kara Murat hikâyesi… Ama bu köy basan Bizanslıları cezalandıramıyor. Hatta -Bizans’ın güzel ama küstah kızına da yardım edemiyor, “Bırakın kızı!” sözü hayaline bile uğramıyor. O basılan köydeki başka bir Kara Murat. İlk sahnede kılıcı yiyip ölüyor. Nasıl?
-Ya abi, alın şu Tonguç’u yanımdan, vallahi alın! Başladı yine… Allah’ım Ya Rabbim!!!
-Hasan… Ya niye öyle diyorsun ya? Uçamayan bir Superman olamaz mı?
-Olamaz abi… Normal bir adam olur, normal bir adam. “Süper kahraman” demeyeceksin o zaman…
-Ya siz yetenek törpüsüsünüz vallahi!
-Beyler… yetişin!


“Hayatınızda en çok değer verdiğiniz birkaç şeyi söyler misiniz?” denilse aklımıza gelen ilk cevaplar neler olur, üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliriz. Peki, bunların içine kaçımız kimliğini dâhil eder? Nüfus cüzdanından, her ne kadar kaybettiğinizde başınıza büyük belaların gelebileceği bir ülkede yaşasak da bahsetmiyorum elbette. Kimlik derken varlığımızı… kimlik derken kim olduğumuzu, bizi biz yapan şeyler neyse, işte onları kastediyorum. Çoğumuz, etrafımızda kıymetli olarak gördüklerimizi söylerken, kendimizi kıymetli kılan bizi, kimliğimizi göz ardı eder, bu konuda listeler çıkarsak “Kimliğim” cevabını vermeden sonuna erer, bitiririz. Hatta bugünlerde çok revaçta olan anket şirketlerinin eliyle bir araştırma yapsak cevapların içinde zannediyorum “Kimlik”e rastlamamız imkânsız olacaktır.
Hâlbuki ne kadar önemlidir bizdeki biz… Milyarca insanın içinde, bizim haricimizde kalan milyarlardan çok daha farklı, çok daha ayrı desenli, çok daha farklı tonlu, dokuluyuzdur aslında. Bizi biz yapan karakterimiz, duygularımız, yaklaşımlarımız, güldüklerimiz, ağladıklarımız… başkalarıyla aynı ekosistemde ama çok daha ayrı bir köşeyi, kenarı tutmada.. farklı farklı yaratılan ve sadece dünyanın değil ötelerin ve daha ötelerin hamuruyla yoğrulmuş ruhumuzun yansıması.. apayrı iklimlerin meyvesi halinde içinde buluştuğumuz bu dünyanın bir başka yanı, bir başka tanığıyızdır. Gözlerimizin önünde birbirine benzemeyen milyarca manzara olduğu gibi, gözler geri çevrilse ve içlerimize bakmayı becerebilsek, o gözlerin ardında milyarca farklı yapıyı, inşa edilmiş, kurulmuş sistemi… ve başka bir dünyayı göreceğiz. Her birimiz tornanın farklı bir ürünü, başka âlem romanıyız. Hikâyelerimiz bizle beraber özeldir, bizdendir o yüzden.
Şu an ayakları üzerinde gezen bütün insanlar bir zamanlar annesinin karnında, suyun içinde yüzüyordu. Bu her insanın kaderiyken, sorsak bütün annelerden farklı hikâyeler işitiriz. Hepimizin doğumu, ağlaması, ilk kucağa alınışı, ilk adımı ve ilk kelimesi… okul macerası… gençliği… ilk aşkı… mesleğine başlangıcı… evliliği vs vs. her birisi bizimle beraber var olan bir hikaye… her birisi başka örneklerden sıyrılan başka bir yazıdır. Kimliğimizin oluşumunda, işte tam da bu yüzden, hikâyemiz, yaşantımız çok önemlidir. Bizim topyekûn bir varlık olduğumuzun kanıtı, “yaşantımız” da kimliğimizin başrol oyuncularındandır, en önemli aktörlerindendir. Yaşadığımızca biziz, hayatımızın dokusunca insanız, dünya yolculuğumuzda adımlarımızca varız. Hikâyemiz, bizim frekansımızın radyosu, çözücüsü gibidir. Karakterimizin amele dökülüşü, hareketlerimizle ilan edilişidir.
Tahkiyenin temelde olduğu birçok sanat dalında çok önemli bir düstur bu bence. Bir roman yazarının da dikkat etmesi gerekiyor, bir senaristin de. Tiyatroda karakterler inşa edilirken onun hikâyesine ne kadar dikkat ediyorsak, sinemada da o kadar riayet etmemiz icap ediyor.
Mesela bir psikopatsa karakterimiz, onun neden böyle ruhi çalkantılara maruz kaldığını aklımızda, fikrimizde ve anlattığımız hikâyenin içinde bitirmemiz gerekir. Bir sporcuysa eğer Asıl Oğlumuz, neden bu kadar kazanma arzusuyla dopdoludur, izah edebilmemiz, yeterli donelerle izleyiciye gösterebilmemiz gerekir. Ve bir peygamberse Başrolümüz, niye bu kadar milleti için çırpındığını, kurtuluşlarını nasıl arzuladığını, onun kimliğinin yapıtaşlarını ve onun mücadelesinin temel karakteristiğini iyi analiz edebilmemiz ve izleyiciye gösterebilmemiz gerekir. Yoksa seyirci karakterdeki boşlukları, çoğu zaman hissi olarak, algılar.. onunla bu yüzden bütünleşmesinde sorunlar yaşar.. bir anlamsızlık bulduğu için, yerine oturmayan karakterimize bir antipati geliştirir. Karakterin çoktan canı çıkmıştır iş bu hale gelecek olursa.

Ben böyle bir örnek verince siz hemen anladınız neden bahsettiğimi… Bütün dünyada da son zamanlarda uğrak yeri Türkiye’de de çok sevilen Russell Crowe’un canlandırdığı Noah’tan söz ediyorum.
125 milyon dolarlık bütçesiyle çok sansasyonel bir film oldu hiç kuşkusuz “Noah” . Büyük Tufan ile yeryüzünün bir kez daha sıfırlandığı ve insanlığın yeniden bir avuç kişi ile inşa edildiği muhteşem bir hikâye, Nuh Peygamber’in hikâyesi. Görevli olduğu kavminin sarsılmış inanç dünyasını toparlama azmi… savrulan onca insan ve hatta onların içinde oğlu Kenan… Bir Peygamber iken aşağılanma, alaya alınma, dışlanma, haksızlıklar… uzun yıllar süren davet, karşılık bulacağı ümidiyle yoğrulmuş bir Peygamber ve sonunda çok az insanın elindeki İlahi mesaj… “Rabbim mağlup oldum, yardım eyle!” diye inleyişi ve sonunda gelmekte olan büyük tufanda inananları kurtaracak gemi inşa etmesi emri…  Göğün suyunu tuttuğu ve yerin suyunu yuttuğu güne gelene kadar süren müthiş tufan… yeryüzü sular altında… insanlığın ikinci ataları ve bütün hayvanlardan bir çiftin olduğu gemi, suları yara yara yolunda… Neresinden bakarsanız harika bir hikâye, sinema için çok lezzetli bir konu… ama… eğer bunlar anlatılırsa! Nuh Peygamberi peygamberliğinden soyutlamadan.
Yönetmen Aronofsky, suya sabuna dokunmadan bir film oluşturmak istemiş olmalı ki bütün ilahi kaynaklarda ortak anlatılan bu kısımları Noah’ına dâhil etmemiş. Çok soyut ve boşluklarla dolu kısımlarını karakterin kendi içinde düştüğü iç çalkantılarla doldurmuş… Ki bu en zayıf seviyedeki bir inananın dahi yüreğini dağlayacak bir şeydir. İnançlı insanları Hristiyanı, Yahudisi, Müslümanıyla eleştirmeden evvel bu filmi neden bu kadar tepkiyle karşıladıklarını düşünmek gerekiyor. Fakat biz karakteri hikâyesinden soyutlayarak ele aldığı için senaryo açısından da eleştirilmeyi hak ediyor diyoruz. Evet, Nuh deyip Peygamber demeyen, diyemeyen bir film olmuş özetle Noah.
Nuh Peygamber’i kimliğiyle alamayan bambaşka bir Nuh yorumu, ilahi kitaplarda anlatılan Büyük Tufan Peygamberini değil, başa birini anlatabilir sadece. İşte burası Noah’ın çıkmaz sokağı… Uçamayan bir Superman’in süper olmadığı gibi…
Tek endişemiz, televizyon ve sinema kültürü nesillerinin Nuh Peygamberi burada anlatıldığı gibi tanımaları… Yoksa başta bu ekip olmak üzere dünyada bir hayli “Nuh deyip Peygamber demeyenler” olacak!

Ferhat Nazım BEYDEMİR

Yorum Yaz