NnAşığım Sana Klişe!

Seni ne kedar sevdiğimi biliyorsun, değil mi yavrum?…
Evet, elbette sevgilim… Yanında nasıl mes’ud olduğumu bilemezsin!

Nen var kuzum?!
Nnaşkımız… Naşkım bir volkan gibi yüreğimde ama… Biz… biz, ayrı dünyaların insanlarıyız! Sen de biliyorsun!
Bu da ne demek! Reca ederim, bu bahsi kapatalım kuzum! Yanında dakikalarımı saadetle doyasıya geçirmek istiyorum!

Yoksa… Yoksa pişman mısın?!
Nayır… Nayır, ne münasebet! Sadece… Nistikbalimizi düşünüyorum. Sen… sen koskoca Fabrikatör Satılmış Bey’in kızısın! Bense sadece basit bir şoförüm!!! Bizim nasıl bir istikbalimiz olabilir?
Tanrım… Tanrım, ne kadar bedbahtım!
Öyle deme Cezmi! Ben seni seviyorum ve hep seviciim! Aşkımızın önünde hiçbir engel duramaz, bana inan lutfen! Hem… Babam da seni çok sevecektir. Sonra… sen de bizim fabrikada çalışırsın, olur biter!
Nayır… Nolamaz Şukufe, benim dünyam senin bildiğin gibi değil! Bizim gibi insanlar ekmeklerini taştan çıkarırlar, şerefleri için yaşarlar. Ben sırtımda taş taşırım ama yine de şerefimi ayaklar altına almam, alamam.
Maalesef, beraber geçirilecek bir geleceğe sahip olmamız mümkün değil!
Bu yüzden…
???
En doğrusu… nayrılmamız olacak!
Hayır! Hayır! Bu gerçek olamaz! Bunu bana yapamazsın!
Elveda sevgilim!


Yeşilçam buna benzer klişelerle ağzına kadar dolup taşmıştı. “Senin annen bir melekti yavrum!” dan başlarız, “ ‘Benim hiç babam olmadı, size baba diyebilir miyim amca!’ ‘De yavrum!’ ‘Babaaa!!!’ ‘Noğlummm!!!’”a kadar gider, “Kızımın peşini bırakmak için kaç para istiyorsun”u ziyaret ederiz ve sonra şerefli delikanlımızın “Beni parayla satın alacağınızı mı sandınız!” haykırışlarını dinleriz. “Bırakın kızı!” arkamızdan yakalar, onun “Yakalayiiin!” emriyle gelip bize yetiştiğini zannederiz.

 

Aslında güzel bir hava katmıyor da değil ama ziyadesiyle tekrar edilmesi izleyiciyi “Farklı bir şey seyretmiyoruz” düşüncesine itmişti ki, bu, bir sinema dünyası için, kendi köküne kibrit suyu dökmek demektir. Netice de öyle oldu maalesef. Seksenlerde başlayan yabancı film furyasının, artık tekrarlara saplanıp kalan Yeşilçam’ın boynuna geçirilen yağlı ilmek olduğunu, bir-iki on yıl sonra ancak anlayabildik. Yazık ki cenaze çoktan kaldırılmıştı. Kaliteli bir film izlediğimizi düşündüğümüz her dönemde, onun-bunun filminden çalıntı olduğunu esefle öğreniyor, “Bu da mı çakma yahuuu!” diye bağırasımız ve o filmleri çekenlerin kulaklarını çınlatasımız geliyor!

Yukarıdaki diyalog sahnesinin yüzlercesini seyretmişsinizdir, yalnız tek bir farkla: isimler buradaki gibi Cezmi, Şukufe, Satılmış değildir kesinlikle. Ben sadece buraya dikkat çekebilmek için öyle absürt isimlendirdim. Peki, tahmin edelim bakalım, hangi isimler vardır sizce buradakilerin yerinde? Hangileri?

Mesela Ahmet, Yavuz, Ziya ya da benim adım Ferhat mı ziyadesiyle vardır, yoksa Ferit mi? Ya da Tarık?… Aktristlerde de aynı durum yok mu? Zehra, Havva, Elif mi var çoğunlukla… Yoksa Alev mi, Tijen mi, Nalan mı, Feride mi!?… Klişe damarlara kadar işlemiş, yaklaşık yüze yakın filmde nedense Asıl kızımızın ismi Alev, Feride… Asıl oğlumuzun ismi ise Ferit, Tarık, Cüneyt. Milletin en çok kullandığı isimler nedense devre dışı… Mehmet, Ahmet, Süleyman kullanılırsa yan rollerde, öp de alnına vur! Yeşilçam’ın bir yerden sonra minderde tuş olmasının sebeplerinden biri de bu bence, millete mal olamamak… Ve sonunda olan oldu, cezasını acı bir şekilde ödedi.

Örneklendirmeye devam etsem sıkılmazsınız değil mi? Vefat eden kadim kötü karakterimiz Kenan Pars’ın, “bir milleti masada yemeğe alıştırmak” üzere nasıl gayret ettiklerini, öyle kolayca masa başına alamadıklarını belirttiği, o meşhur ifadelerini hatırladım mesela şimdi. Acaba Yeşilçam, neden böylesi bir gayrette buluyordu ki kendisini?! Asırlardır yerde yemeğe alışmış bir milleti, ta Orta Asya’ya kadar uzanan bu alışkanlıkla, ailece buluşulan bir beraberlik mekânı olmuş yer sofrasından, mütevazılığını ispatladığı bir davranıştan neden uzaklaştırmayı kafasına koyuyordu? Neydi derdi?!

Bir örnek de Yeşilçam’ın kovboy filmleri… Yahu, inanır mısınız, “Acaba nasıl” diye baktığım siyah beyaz bir kovboy filminde aranan adamın adı büyük harflerle “Kasap Jack” diye yazılmıştı. Düşünebiliyor musunuz, üzerinde “Wanted” yazıyor, altında “Dead and Alive”, üzerine konulmuş para dolar cinsinden ve hatta adamın adı da Jack… Ama her nasılsa Amerika’nın göbeğinde Wanted listesindeki herifin lakabı Kasap!!! Zaten ben hiç anlam verememişimdir, Türk sinemasının oturup Kovboy filmleri çekmesini… Amerika’da çok mantıklı bu tarz filmler… Tarihine sahip çıkmak nasıl olurmuş, öğretecek nispette çeşitli ve çoktur aynı zamanda. Ama neden Amerikalıların bu milliyetperverliği bizde Osmanlı-Selçuklu filmlerini, yeniçeri karakterlerini, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir millet olarak hep beraber içinde gömüleceğimiz, tarihimizin destanlarını perdeye taşımamızı tetiklememiş de basit bir taklitten ibaret olan, kime yaranmaya çalıştığı bilinmez kimliksiz hikâyeleri, karakterleri sürmüş piyasaya, gerçekten anlamak mümkün değil! Eğer örnek alacaksak “Kopyala-Yapıştır” mantığından sıyrılarak yapalım bari. En azından fikri almayı, onu bize göre uygulamayı bilmemiz lazım değil mi?! Eğri oturup doğru konuşmalı, bu hazin durum sadece “O zamanlar Tom Miks-Teksas tutuyordu” bahanesiyle izah edilemez, ortada fecaat duruyor!

Tüm bu örnekler bize gösteriyor ki klişeler ve taklit hastalığı Yeşilçam’ın belini büktü. Hâlbuki insanlar, özellikle açık hava sinemalarıyla, öylesine zevkle-heyecanla koşuyordu ki perdenin önüne… Şimdi hangi yapımcıya sorsanız, o eski şevkin-iştiyakın şimdi de yaşanması için dua edecektir. Benlik bunalımının bir kurbanı da o oluvermişti maalesef…

Şimdi bazı filmlerimizin ve dizilerimizin de aynı yolda olduğunu görüyoruz. Beş asır önceki Vezir-i Azam’ları, kesinlikle seksenlerin modası olduğuna iddiaya gireceğim bir masaya ve sandalyeye oturtan yaklaşımın.. Çok beğensem de Hakime karakterine “Feride” ismini ve sahneye çıkan güzel sesli yeni uzun kirpikliye de “Alev” ismini uygun gören mantığın.. Amerika’da tuttuğunu düşünerek onun Türk versiyonlarını çekip “Umutsuzluğa İtilen Kadınların”, “Kaçak”ların, “İntikam”cıların, Kore’de insanları ağlattığını görerek ‘Evim Sensin!’ deyip ikametini oraya alan bayağılığın…Ve nihayet Hint sinemasının kötü bir taklidinden ibaret olmayı ‘Benim Dünyam’ diyerek kabul eden kafanın, istikbali de çok ileri olamayacaktır…

Gerçekten üzülerek söylüyorum, artık bırakalım şu taklitçiliği… Biraz özgün olmaya çalışsak ölür müyüz?!
Ferhat Nazım BEYDEMİR

Yorum Yaz