James Bond Spectre Ayrıntılı Film İncelemesi

Spectre

007

Spectre

Geçmişten gelen şifreli bir mesaj James Bond’u beklenmedik bir görevle önce Mexico City’ye oradan Roma’ya götürür. Bond burada ünlü bir suçlunun güzel ve yasaklı dul eşi Lucia Sciarra’yla (Monica Bellucci) buluşur. Ardından, gizli bir toplantıya sızarak SPECTRE adındaki şeytani örgütün varlığını ortaya çıkartır.

Bu sırada Londra’da, Ulusal Güvenlik Merkezi’nin yeni müdürü Max Denbigh (Andrew Scott) Bond’un eylemlerini sorgulamakta ve M’in (Ralph Fiennes) yönetimindeki MI6’in uygunluğunu soruşturmaktadır. Bond gizlice Moneypenny’yi (Naomie Harris) ve Q’yu (Ben Whishaw) kendisine yardım etmeye ikna eder. Amacı eski düşmanı Bay White’ın (Jesper Christensen) kızı Madeleine Swann’ı (Léa Seydoux) bulmaktır, çünkü Madeleine’in SPECTRE ağını çözecek ipucuna sahip olması muhtemeledir. Bir suikastçinin kızı olduğu için, Madeleine, Bond’u çoğu kişinin anlayamadığı şekilde anlar.

Bond SPECTRE’ın kalbine doğru yol alırken, kendisi ile aradığı düşman (Christoph Waltz) arasında tüyler ürpertici bir bağ keşfeder.

Albert R. Broccoli’nin EON Productions’ı “SPECTRE”da Daniel Craig’i Ian Fleming’in James Bond 007’si olarak sunar. Diğer başrollerini Christoph Waltz, Léa Seydoux, Ben Whishaw, Naomie Harris, Dave Bautista Monica Bellucci ve “M.” Rolünde Ralph Fiennes’in canlandırdığı filmi Sam Mendes yönetti. Yapımcılığını Michael G. Wilson ve Barbara Broccoli’nin, ortak yapımcılığını Daniel Craig, Andrew Noakes ve David Pope’un üstlendiği filmin yönetici yapımcısı ise Callum McDougall. “SPECTRE”ın senaryosu John Logan, Neal Purvis, Robert Wade ve Jez Butterworth’ün; hikayesi ise John Logan, Neal Purvis ve Robert Wade’in imzasını taşıyor. Filmin görüntü yönetmenliğini FSF NSC’den Hoyte Van Hoytema, yapım tasarımını Dennis Gassner, kurgusunu ACE’den Lee Smith, kostüm tasarımını Jany Temime, müziğini ise Thomas Newman gerçekleştirdi. Filmde Sam Smith’in yorumuyla “Writing’s On The Wall” adlı şarkıya yer verildi.

Spectre

“SPECTRE” Amerika Sinema Derneği tarafından Yoğun Aksiyon ve Şiddet Sekansları, Rahatsızlık Verici Bazı Görüntüler, Cinsellik ve Dil sebebiyle PG-13 olarak sınıflandırıldı. Film 26 Ekim 2015 tarihinde Birleşik Krallık’ta, 6 Kasım 2015’te ise ABD’de gösterime girecek.

FİLM HAKKINDA
Albert R. Broccoli’nin sahip olduğu EON Production ile Metro-Goldwyn-Mayer Stüdyoları ve Sony Pictures Entertainment’ın sunacağı 24. James Bond filmi “SPECTRE” yaklaşırken, yapımcılar bu filmin de serinin 1,1 milyar dolar hasılat yapmış bir önceki yapımı “Skyfall”un izinden gitmesi konusunda çok istekliydiler. Daniel Craig dördüncü kez 007 olarak karşımızda. Q (Ben Whishaw) ve Moneypenny’nin (Naomie Harris) yanı sıra yeni M de “Skyfall”dan sonra ikinci kez aynı rolleri üstleniyorlar.

Yönetmen koltuğuna ikinci defa oturan Sam Mendes için tüm bu karakterlerin hikayelerini irdeleme fırsatı hayati önem taşıyordu. “Benim için her şey karakterle başlar” diyen Oscar® ödüllü yönetmen şöyle diyor: “‘Skyfall’da ardımda bıraktığım tüm farklı yönlerini işlemek istedim. MI6’i yepyeni bir insan nesliyle doldurduk —yeni bir M, yeni bir Moneypenny ve yeni bir Q. Bu ilişkilerin gelişmesine ve büyümesine olanak sağlamak istedim.”

Aktör Daniel Craig için, “SPECTRE”ın ilkesi daha bile netti: “‘Skyfall’dan daha iyi olmasını istedik. İşte bu kadar basit. Bir seçeneğimiz yoktu; daha büyük ve daha iyi olması gerekiyordu. ‘Skyfall’da bir şeyi harekete geçirdik; bu kez ise onu biraz daha ileri götürmek, biraz daha deneysel bir şey yapmak istedik.”

Bond “Skyfall”un sonunda yeniden doğdu. Sam Mendes’e göre, “Bond yeni başlangıçlara dair bir his edindi” ve bu durum “SPECTRE”da derin bir etki yarattı. Yeni filmde, dünyanın en ünlü gizli ajanı tamamen proaktif bir karakter olarak kaderinin dizginlerini eline alıyor. Baştan itibaren görev odaklı ve hiçbir şey ve hiç kimse yolunda duramayacak.

“Bond açısından ‘Skyfall” tamamıyla tepkisel bir filmdi” diyen Mendes, sözlerini şöyle sürdürüyor: “İlk sekansta tüm dikkati ve gücüyle birini takip ediyor, ama daha isimlerin yazılması tamamlanmadan ve filmin kalanı boyunca, Javier Bardem’in canlandırdığı Silva karakterinin hep bir adım gerisinde. Hatta ‘Skyfall’un sonu itibariyle başarısız olduğunu bile söyleyebilirsiniz. M’i hayatta tutamadı ve Silva’nın ölümü Bond için bir zafer olsa da, başarısızlık sayılabilecek başka öğeler var. Dolayısıyla, ‘SPECTRE’da ona kefaret şansı tanımak istedim.”

Serinini yıllardır yapımcısı olan, EON Productions’dan Michael G. Wilson ve Barbara Broccoli bu görüşe katılıyorlar. “Bence bu film ağırlıklı olarak Bond’un güçlenmesini konu alıyor” diyor Broccoli ve ekliyor: “Hele hele Daniel karakteri muazzam bir bütünlük içinde canlandırdığı için de gerek duygusal gerek fiziksel anlamda neler yaşadığını biliyoruz.”

Bond’un proaktif mizacı yapımcılara mekan ve anlatım fikirleri anlamında büyük bir seçenek yelpazesi sundu. Film geçmişten gelen şifreli bir mesaj sebebiyle James Bond’u beklenmedik bir görevle önce Mexico City’ye oradan Roma’ya götürür. Bond burada ünlü bir suçlunun güzel ve yasak dul karısı Lucia Sciarra’yla (Monica Bellucci) buluşur. Bond gizli bir toplantıya sızarak SPECTRE adındaki şeytani örgütün varlığını ortaya çıkartır

Bu ünlü örgüt daha önce altı Bond filminde daha yer aldı ve bir dizi kötü adamı öne çıkardı: “Dr No”, “From Russia With Love”, “Thunderball”, “You Only Live Twice”, “On Her Majesty’s Secret Service” ve “Diamonds Are Forever”. Ancak, bu son filmde örgütün 21. yüzyıl versiyonunu görüyoruz.

Craig bu konuda şunları söylüyor: “Burada bir tür yaratım miti söz konusu. Önceki SPECTRE hikayelerinin hiçbir versiyonuna bağlı kalmıyor, kendi versiyonumuzu yaratıyoruz. Filmimiz SPECTRE’ı ve süper kötü adamı yeniden keşfetmenin, onu yeni neslin karşısına çıkarmanın bir yolu. Filmde SPECTRE’ın oluşu keşfedilecek pek çok ufuk açtı. Bu örgütün olması bize bir yandan gelenekseli korurken bir yandan da yeni bir şeyler katma olanağı sundu.”

Yapımcılar da MI6’teki hikaye gelişiminden heyecan duyuyorlardı. Bond, SPECTRE hakkında daha çok şey öğrenirken bile, çöplüğünün yakınındaki sorunlarla da başa çıkmaya çalışır. Londra’da, C kod adlı Max Denbigh (Andrew Scott) Ulusal Güvenlik Merkezi’nin başına getirilmiştir ve MI6’in uygunluğunu soruşturmaktadır.

“Filmde, ulusal güvenlik söz konusu olduğunda her şeyin merkezileşmesi gerektiğini, neredeyse bütünüyle gözetime bağlı olmamız ve yurtdışındaki kirli işlerimizi İHA’lara bırakmamız gerektiğini söyleyen bir düşünce akımı var” diyor Mendes ve ekliyor: “C sahaya insanlar göndermeye ihtiyacımız olup olmadığını sorguluyor. Bu yüzden, MI6 risk altında; özellikle de 00 ajanların departmanı.”

MI6 risk altında olduğu için, 007 hem Q hem de Moneypenny’den yardım alarak, kendisini dünyanın çeşitli yerlerine götüren bir görev üstlenir. Bu yerlerden bazıları daha önce hiç ziyaret edilmemiştir. Mendes, “Bond’un kendi serüvenine çok daha odaklanmış olması sayesinde, çok daha farklı farklı yerlere gidebildik. Bu filmde ‘Skyfall’a oranla çok daha fazla çeşitlilik, çok daha fiziksel ve coğrafi yolculuk var” diyor.

Yönetmen şöyle devam ediyor: “Geçen filmde bunu çok fazla yapamamıştık çünkü ağırlıklı olarak Londra’daydık. Evet, Şanghay’da ve İstanbul’da sekanslarımız vardı ama filmin ikinci yarısı neredeyse tamamen Londra ve İskoçya’da geçmişti.”

“SPECTRE”da, yapımcılar eski Bond filmlerine biraz daha yaklaşabildiler. “Daha önce oynadığım Bond filmlerinden biraz daha farklı bir tarzda çalışabildik,” diyor Craig ve ekliyor: “Bu film çok bireysel ama aynı zamanda 60’ların ve 70’lerin Bond filmlerinde olmuş bitmiş şeyleri de yad ettik.” Mendes de “SPECTRE”ın arabalar, çizgi, ışıklandırma ve hatta 007’nin takım elbisesinin kesimi anlamında bile klasik Bond filmlerini hatırlattığını söylüyor ve, “Ayrıca, başka dünyaları andıran o muhteşem mekanların üzerinizde yarattığı eski tarz cazibenin bir kısmını geri kazanmak, aşırı uçlara götürmek istedim” diyor.

Yapımcılar Bond’u bir Latin Amerika şehrinde nefes kesici bir festivale göndermeye karar verdiler. Mendes’e göre, “Mexico City ve Ölüler Günü’nden daha büyüğü olamazdı.” Aslında, yapımcılar Ölüler Günü sekansını şimdiden kariyerlerinin dönüm noktalarından biri olarak ilan ettiler. “35 yıldan uzun süredir James Bond filmlerinde çalışmış olmamıza rağmen, her ikimiz de ‘SPECTRE’ın açılış sekansının olağanüstü bir görsellik taşıdığını ve istisnai bir film için atmosfer yarattığını hissettik” diyor Michael G. Wilson.

Broccoli ise şunları ekliyor: “İzleyiciler bu sahneleri izlerken, dev çapta gerçekleştirilmiş, kaliteli, eski tarz sinemacılık görecekler. Meksika sahneleri gerçekten destansı. Ölüler Günü sekansı bir James Bond filminin neler başarabileceğinin bir hatırlatıcısı. Yabancı bir ülkenin başkentinin ortasında, özenle giydirilmiş binlerce figüranla ve birinci sınıf bir dublör ekibiyle nefes kesici çekimler gerçekleştirdik. ‘SPECTRE’ın James Bond serisinde böylesine özel bir an olduğunu hissetmemizin nedeni işte bu.”

Hepsi bununla da kalmadı. Yapımcılar, sıcaktan soğuğa, ortam değiştirmek de istediler ve 2002 yapımı “Die Another Day”den sonra ilk kez kara geri döndüler. “Karda geçen muhteşem sekanslar var” diyor Wilson. Bond serisinin önceki altı macerasında daha karlı coğrafyalar vardı: “On Her Majesty’s Secret Service”, “The Spy Who Loved Me”, “A View To A Kill”, “The Living Daylights”, “The World Is Not Enough” ve “Die Another Day”.

“Tüm o filmlerde yaptığımız şeylerin çok farkındaydık” diye devam ediyor Wilson. “Bu da demek oluyordu ki kar kızaklarına binmekten ya da bilindik kış sporlarından herhangi birini kullanmaktan farklı bir şey yapmalıydık. Dolayısıyla, hava taşıtları ve 4×4’lerle farklı türde bir kovalamacayı seçtik.”

Yapımcılar Bond’u Avrupa’nın en büyük şehirlerinden birinin gecelerine gönderdiler. Mendes, Roma’yı seçme nedenlerini, “Özellikle de 1920’lerin ve 30’ların faşist mimarisi yüzünden şehrin karanlık ve meşum tarihi ve atmosferi” olarak açıklıyor ve “Burada karanlık ve göz korkutucu bir şey var” diyor.

Yapımcılar filmin romantik öğesini geliştirirken, Bond’un samimi ilişkisinin Kuzey Afrika’da Tangier’de ve Sahra çölünde yeşermesini tercih ettiler. “İnanılmaz engin bir manzara, kilometrelerce boşluk istiyorsanız, Sahra’dan daha iyi bir yer olabilir mi?” diye soran Mendes, şunu ekliyor: “Tüm bu mekanlar son derece farklı ve aşırı uçta atmosferler sunuyorlar.” Bununla birlikte, hiçbir Bond filmi Londra sahneleri olmadan tam sayılmaz. “Önümüzdeki zorluk Londra’yı ‘Skyfall’un uzantısı olan ama bir yandan da tazelik ve yenilik hissi veren bir şekilde çekebilmekti. Londra’nın aşina yapılarına ve yerlerine farklı bir perspektiften bakmanın bir yolunu aradık. Sanırım bunu yapmak için harika bazı yöntemler bulduk” diyor Mendes.

Yönetmen şöyle devam ediyor: “Bu beş mekan filmin teknik açıdan neden böylesine zor ve çok yorucu olduğuna, çekimlerin neden bu kadar uzun sürdüğüne ve neden ödün vermediğine dair bir ipucu veriyor. Ama bence ortaya gerçekten özel bir şey çıktı.”

Benzer şekilde, hiçbir Bond filmi özel bir tema şarkısı olmadan tam olmazdı. Yapımcılar pek çok platin albüm ödüllü sanatçı Sam Smith’le çalışabildikleri için mutluluk duydular. Smith, Grammy ödüllü meslektaşı Jimmy Napes’le birlikte “Writing’s On The Wall”u yazdı.

Bu, 1965’ten beri ilk kez Britanyalı bir erkek şarkıcı tarafından söylenmiş James Bond tema şarkısıydı. Broccoli bu konuda, “Sam ve Jimmy ‘SPECTRE’ için son derece ilham verici bir şarkı yazdılar ve Sam de şarkıyı mükemmel yorumladı. ‘Writing’s On The Wall’ hiç şüphesiz tüm zamanların en iyi Bond şarkılarından biri olarak yerini alacak” diyor.

Bu arada, Smith de dünyanın en uzun soluklu film serisine katkıda bulunmaktan onur duyduğunu dile getiriyor: “Kariyerimin zirve noktalarından biriydi bu. Bir Bond tema şarkısı söylemekten onur duydum. Bu büyük Britanya efsanesinin parçası olmaktan dolayı çok heyecanlıyım.”

YARDIMCI KARAKTERLER
Yapımcılar “Skyfall”un sonlarına doğru, ikonlaşmış M karakterinin yerini alacak olan adamı tanıttılar: Aktör Ralph Fiennes, meşaleyi Dam (Sör unvanının kadınlara verilen dengi) Judi Dench’ten aldı. “Efsanenin fazlasıyla farkındayım” diyor Fiennes ve ekliyor: “Bernard Lee’nin M’yle büyüdüm ve sonra Judi Dench müthiş bir portre çizdi. Kendisi role sürdürmeye çok istekli olduğum hakiki bir sertlik getirdi.”

Fiennes büyürken Ian Fleming, John le Carré ve Graham Greene kitaplarının hevesli bir okuyucusu olduğunu söylüyor ve M karakterinin de Soğuk Savaş casusu imajında şekillendirildiğini düşünüyor: “Tabi ki filmin o dönemde geçmediğini biliyorum ama bu M’in casus filmleri dünyasının çocuğu olduğunu hissediyorum. Sam Mendes, Bond filmlerinin gereklerine uyuyor. Öte yandan, bize karakterlerimize daha fazla boyut katma olanağı da tanıyor. M’de o dönemin edebiyatında gördüğünüz bir şüphe ve belirsizlik var.” M’in şüphe ve belirsizliği daha en başlarda istihbarat teşkilatı içinden kaynaklanan ciddi bir baskı yaşamasıyla ortaya çıkıyor. “M’in MI6 ve –öldürme yetkisi sağlayan– 00 departmanının müdürü olarak görevi tehdit altında” diyor Fiennes.

“Güvenlik birimlerinin kendilerini nasıl yönetmeleri gerektiğine dair yeni bir düşünüş biçimi var. Andrew Scott kod adı C olan, MI5’in müdürü Max Denbigh’ı canlandırıyor. Denbigh MI5 ile MI6 birleşmesinin başına geçmek üzere. Bu birleşmede, patron C olacak. Dolayısıyla, 00 departmanının lav edilme ihtimaliyle karşı karşıyayız ki böyle bir durumda hem Bond hem M işsiz kalacak.”

Aktör Andrew Scott için, Max Denbigh/C’nin uyguladığı baskıyı oynamak çok keyifliydi. “Benim karakterim çok çekici ve çok zeki bir adam” diyor aktör. C MI5 ile MI6’nın birleşmesini yönetmenin yanı sıra, inşa edilmekte olan yeni bir tesisin de denetmenliğini yürütmektedir. “Burası olağanüstü bir yapı. Küresel izleme teknolojisinin en üst düzeyde olduğu bir tesis” diyen aktör, şöyle devam ediyor: “Artık izlemenin kademe atladığı düşünülüyor. C sahadaki tek bir adamın, o kişi Bond bile olsa, 21. yüzyılda kaydettiğimiz muazzam ilerlemelerle boy ölçüşemeyeceğini düşünüyor.”

Scott canlandırdığı karakterin görüşlerinin çağdaş dünyayla inanılmaz uyumlu olduğuna inanıyor. “Dijital hayaletlerini ve online efsanelerini kaybeden insanlar fikri ‘SPECTRE’ın hikaye örgüsünün merkezini oluşturuyor. Bence bu hepimizin özdeşleşebileceği bir şey: Özel hayatımız ve ne kadar bilgiyi kendimize saklamamız gerektiğine, ne kadar korumaya ihtiyaç duyduğumuza dair anlayışımız. Bu büyük ve son derece güncel bir soru.”

C’nin savunduğu fikirlere yalnızca Bond ve M meydan okur. Ama destekçileri Moneypenny ve Q (‘Skyfall’da seriye yeniden katılan en uzun soluklu iki karakter) da onların safında yer alır. Q rolüne geri dönen Ben Whishaw şunları söylüyor: “Önceki film böylesine bir başarı kazandığı ve insanlar beni bu rolde kabullendiği için rahatlama yaşadım. Rahatlamanın yanı sıra, belli ölçüde bir özgüven duydum ama bu filmde Q karakteri farklı bir noktada. Aslında, işlerinin ve ortamlarının durumu gereği tüm karakterler öyle. Bir birleşme gerçekleşiyor ve büyük değişimler yaşanıyor. Herkesin geleceği sorgulanıyor, dolayısıyla herkes kendini mercek ve baskı altında hissediyor.”

Konumunun tehdit altında olmasına rağmen, Q, 007’nin gerçek bir dostu olduğunu kanıtlar ve kendini ateşe atar. Bond’un kendi görev hedeflerini yerine getirebilmesi için emirleri kulak arkası eder. Whishaw karakterinin 007 ile ilişkisi için, “Sanırım Bond’a saygı duyuyor. Yine de biraz temkinli çünkü Bond’un insanlar ve bizzat kendisi üzerinde tuhaf bir çekicilik ve güce sahip olduğunu görüyor. Bu yüzden, Q bunu kontrol altına almaya çalışıyor. Öte yandan, Bond’a kesinlikle sadık.”

“Skyfall”dan bu filme taşınan diğer bir karakter olan Moneypenny’yi ikinci kez Naomie Harris canlandırdı. Moneypenny “Skyfall”un ilk sahnelerinden birinde Bond’u yanlışlıkla vurduktan sonra, saha ajanı olarak konumundan vazgeçip Fiennes’in canlandırdığı M karakteri için çalışmayı seçer.

“Moneypenny bu filmde de masa başında; Bond’la birlikte sahada değil” diyor Harris ve ekliyor: “Yine ona yardım ediyor ama bu kez çok daha gizli bir şekilde.”

“SPECTRE”daki kilit konulardan biri güven meselesi. Bu da kendini Bond-Moneypenny ilişkisinde gösteriyor. Hikayenin başlarında, 007’in örgütüne duyduğu güven azalmış olsa da, Moneypenny’ye hâlâ güveniyor.

Harris, Moneypenny ile 007 için şunları söylüyor: “‘SPECTRE’ın harika yanlarından biri ikisinin ilişkisinin gerçekten gelişmesi ve çok daha yakınlaşmaları. Birbirlerine hakikaten güveniyorlar. Oysa Bond böyle arkadaşlara pek sahip olmayan biri. Moneypenny’yi arkadaşı olarak sınıflandırması genç kadın için büyük bir onur, bununla gerçekten gurur duyuyor. Bond kolayca yakınlaşabileceğiniz bir adam değil. Elbette, her iki taraf da hâlâ birbiriyle bol bol flört ediyor.”

Bond tabi ki kadınlara düşkündür ve “SPECTRE”da da onlara hâlâ kur yapabildiğini kanıtlar. Büyüsüne kapılan ilk kadın Estrella’dır. Bon Mexico City’de onunla güzel zaman geçirir. Rolü Meksikalı aktris Stephanie Sigman canlandırdı.

“Filmin açılış sahneleri Bond ve Estrella’nın binlerce kişinin katıldığı muhteşem bir mekanda Ölüler Günü’nü kutlayışıyla başlıyor” diyor Sigman ve ekliyor: “Güzel bir sahne çünkü Meksika’da bu günü kutlayışımıza gerçekten çok yakın. Meksikalı olduğum için bu bana çok hoş geldi. Ayrıca, sahneler adapte olmakta zorlanmadım.”

Bond’un yolu, ayrıca, İtalyan aktris Monica Bellucci’nin canlandırdığı güzel dul Lucia Sciarra’yla da kesişir. Yapımcılar Michael G. Wilson ve Barbara Broccoli önceki yıllarda da Bellucci’ye teklif götürmüşler ama aktrisin programından dolayı olumlu yanıt alamamışlardı. “Nihayet onunla çalışabildiğimiz için çok sevinçliyiz” diyor Wilson ve ekliyor: “Bu rolde muhteşemdi.”

Bellucci de nihayet seride yer alabildiği için mutlu olduğunu dile getiriyor: “Hemen evet dedim çünkü Sam Mendes’le çalışacak olmaktan, bu projede yer alacak olmaktan heyecan duydum. Genel olarak James Bond filmlerine büyük saygı besliyorum çünkü bence onlar sinema tarihinin büyük bir parçası. Ayrıca, tüm James Bond kızlarına da saygı duyuyorum; hepsi güzel ve yetenekli aktrisler. Bu tarihin bir parçası olmak benim için çok ilginçti.”

Aktrisin canlandırdığı karakter birçok sır barındıran, baştan çıkarıcı bir İtalyan kadın. “Mafya babası kocası öldürülmüş ve aynı şeyin onun başına gelmesi riski var. Bond’la ilk karşılaştığında ona güvenmiyor çünkü sadece yozlaşmış adamların güç sahibi olduğu bir dünyadan geliyor. Ama aralarındaki kimya ve çekim o kadar güçlü ki Bond üzerindeki kadınsı gücünü fark ediyor. Bunun sonrasında ona güveniyor” diyor aktris gülerek ve ekliyor: “Birbirleriyle sözleşme imzalamanın ilginç bir yolunu buluyorlar!”

“SPECTRE”ın kilit kadın rollerinden bir diğeri de Fransız aktris Léa Seydoux’nun canlandırdığı Madeleine Swann. “O bir doktor ve güçlü bir kadın. Zeki ve bağımsız. Bond’la ilk karşılaştığında onunla hiç ilgilenmiyor. Ondan etkilenmiyor” diyor aktris.

Öte yandan, hikaye ilerledikçe, olaylar aralarındaki dinamikte bir değişime yol açar ve ilişkileri yumuşar. Aktrise göre, “Madeleine, Bond’u çok iyi anlıyor çünkü onun yaşadığı dünyayı yakından tanıyor. Bond’un da görevini yerine getirmek için geçmişinden bazı şeyleri anlaması gerekiyor. Bunun için de Madeleine’in sağlayabileceği bilgilere ihtiyacı var. Sonunda, aralarında çok güçlü bir ilişki gelişiyor.”

Hayatındaki yeni kadınlar Bond’un üzerinde iyi birer etki yaratırken, filmdeki erkeklerle ilişkileri çok daha sorunludur. Bir SPECTRE toplantısına sızdığı sırada gizemli ve ürkütücü bir karakterle, örgütün lideri Oberhauser’le karşılaşır. Oberhauser’i iki kez Oscar® ödülü almış olan Christoph Waltz canlandırdı.

“Bu filmde tipik ve klasikleşmiş bir kahraman-iyi adam dinamiği var” diyen Waltz, şöyle devam ediyor: “Bu dinamik, kahramanın başlıca varlık amacını yönlendirmesi gerekliliğidir; ve her engel yalnızca görevin başarıya ulaşmasını değil, kahramanın varlığını da tehlikeye atacak kademede olmalıdır. Herkes kelimenin tam anlamıyla bu dinamiğin son derece cazip olduğunun farkındaydı. Bu hikayeleri gerçekten ilginç kılan şey işte bu dinamik.”

Waltz özellikle Daniel Craig’in oynadığı bir Bond filminde olmaktan mutluluk duyduğunu çünkü bu filmlerin daha gerçekçi ve zaman zaman daha karanlık olduğunu belirtiyor. “Daniel’la birlikte, önceki bazı filmlerin esprili tonu uçup gitti. Bu oldukça kasıtlı bir seçimdi” diyen Avusturyalı aktör, şöyle devam ediyor: “Daniel’in filmleri boyunca, Bond daha sorunlu ve daha az ironik şakalar yapan bir şahıs olarak öne çıktı. Bunun bu filmde devam mı ettiğini yoksa değiştiğini mi görmek için izleyicilerin filmi beklemesi gerekecek.”

Bond filmlerinde çoğunlukla olduğu gibi, bu filmde de kötü adamı destekleyen çok dikkat çekici bir sağ kol var. Bu karakterlerden hemen öne çıkanlar arasında Auric Goldfinger ve Oddjob ya da Francisco Scaramanga ve Nick Nack sayılabilir. “SPECTRE”da, yapımcılar Oberhauser’le birlikte Dave Bautista’nın canlandırdığı bol kaslı saha ajanı Hinx’i de öne çıkardılar. “Bence bu filmde bir tür eski tarz hissi var, özellikle de SPECTRE’ın geçmişi düşünülünce” diyen Bautista, şöyle devam ediyor: “SPECTRE şu büyük, zeki ve her yerde olan örgütlerden biri. Çok gizemliler ve öyle kalmaları son derece önemli. Kötü adam olmanın hep çok havalı olduğunu düşünmüşümdür ama özellikle bir SPECTRE üyesi olmak gerçekten harikaydı.”

Aktör, ayrıca, Hinx’in de Bond için müthiş bir eşleşme olduğunu dile getiriyor: “Karakter gerçekten ama gerçekten güçlü ki bir dövüş sahnesinde bunu özellikle fark ediyorsunuz. Bond’u düşünecek olursanız, onu bir dövüşü kaybettiğine pek tanık olmazsınız. Ama bu filmde öyle oluyor.”

“SPECTRE” hikayesinde bir diğer önemli karakter, Jesper Christensın’ın canlandırdığı Bay White’tı. Söz konusu karakter “Casino Royale”de Vesper Lynd’in ihanetine neden olmuş, “Quantum Of Solace”ta da kısa bir süre için yer almıştı. “O bir tür suç baronu gibi görünüyor ama aslında tam tepede olmadığı anlaşılıyor çünkü onun da üzerinde biri var” diyor Christensen.

Üzerindeki kişi Oberhauser’dir. “White’ın iş arkadaşlarıyla arası açılıyor ve saklanmaya başlıyor” diyen Christensen, şöyle devam ediyor: “Fakat şimdi yerini bulmuşlar ve onu yavaş yavaş zehirliyorlar.”

Bond, White’ı bulduğunda, White ölümün eşiğinde. “Ne yapması gerektiğini pek bilmiyor ama Bond SPECTRE soruşturmasında onun yardım etmesini sağlıyor. Bond, White’ın kızı için duyduğu sevgiyi kullanıyor. White’ın bir kızı var ve hayatında önem verdiği yegane insan o. Sırf onu korumak için, Bond’a bazı sırlar veriyor” diyor Christensen.

“SPECTRE”da açığa çıkarılan bazı şeyler Bond’un son üç filmde karşı karşıya kaldığı tüm trajedilerin ardında bir tek adamın olduğunu ortaya koyar.

YAPIM TASARIMI
Oscar® ödüllü yapım tasarımcısı Dennis Gassner, üçüncü kez bir Bond filminde yer aldı ve yönetmen Sam Mendes’le dördüncü kez birlikte çalıştı. “Dennis’le çalışmak biraz büyülü bir şey; öyle bir ruhu var” diyen Mendes, şöyle devam ediyor: “Dennis’in bir peçetenin arkasına yaptığı bir çizimden 70 sayfalık bir teknik çizimden elde ettiğinizden fazlasını elde ediyorsunuz. Ayrıca, onun renk ve ışık, mimari ve zevk anlayışı bütünüyle mükemmel.”

Gassner’a göre, yapım tasarımında yapımcıların “SPECTRE” için hayal ettikleri şeye yön veren, “Skyfall”da yarattıklarıydı. Tasarımcı şunları söylüyor: “‘Skyfall’ başlangıçtı, ‘SPECTRE’ ise onu devamı. Sam’le ilk görüşmelerimde, ‘Bu filmle nereye gitmek istiyorsun? Yönün ne?’ diye sordum ve o da şöyle yanıt verdi: ‘Bana sıcak bir şeyler bulabilir misin, sonra da soğuk bir şeyler?’.”

Bond’u zıt ortamlara, sıcaktan soğuğa götüren film, Meksika’da Ölüler Günü kutlamasının ortasında başlıyor. “Ölüler Günü konusu açıldığında aşırı mutlu oldum çünkü bu çok uzun zamandır izlediğim bir şeydi; ne de olsa Kaliforniyalıyım ve Meksika kültürüne çok yakınım” diyor Gassner.

Tasarımcı şöyle devam ediyor: “Araştırmalarımızı yapmaya başladık ve doğru tonu yakalayıp tasarlamaya başladığımızda gerçekten çok başarılı oldu. Meksikalılarla çalışmak kesinlikle harikaydı. Onlar kendi kültürlerinin özünü sergileme konusunda belli ki çok tutkuluydular. Filmin Ölüler Günü sekansında çalışmak bugüne dek kariyerim boyunca yaptığım en heyecanlı şeylerden biriydi.” Resmi geçit 10 dekoratif iskelet maketi içerdi. Bunlardan en uzunu 11 metre yüksekliğindeydi. Karnavalın ana parçası ‘La Calavera Catrina’ iskeletiydi. Meksikalı illüstratör ve litograf José Guadalupe Posada’nın bir gravüründen esinlenilen, 10 metre genişliğinde bir şapkası olan bir iskeletti bu.

Başka yerde zıt bir ortam arayan Gassner ve Mendes Alplere yöneldiler. Bu dağlar kilit bazı sahnelere, örneğin Bond’un önemli bir karakter olan Hoffler Kliniği’yle tanıştığı sahneye ev sahipliği yaptı. “Klinik benim için gerçekten de maceranın başladığı yerdi” diyen Gassner, şöyle devam ediyor: “İsviçre, Avusturya ve İtalya’da Alplere gittik. Neyse ki, Avusturya’da Sölden’de, liftin tepesinde ICE-Q adlı restoranı bulduk ki bu da ihtiyacım olan şeye zemin oluşturdu. Klinik bir bakıma filmin ortasındaki buzdan bir mücevher!”

Gassner ICE-Q’nun yapısının Hoffler Kliniği için mükemmel temiz ve nesnel Alp estetiğine sahip olduğunu, Gaislachkogl  Dağı’nın 3600 metrelik zirvesinde yer alışının da mekanı özellikle çekici kıldığını söylüyor. Fakat kilit sahnelerin bir kısmı kliniğin içinde geçtiği için, yapımcılar iç mekanları James Bond filmlerinin geleneksel yuvası olan İngiltere’deki Pinewood Stüdyoları’nda inşa ettiler.

Sam Mendes’in gerek tasarımda gerek kompozisyonda simetri takıntısını bildiği için, Gassner mevcut mimariyi bir ‘kelebek’ şekline dönüştürmeye çalıştı. Konsept gelişirken, yeni şablon orta avlunun etrafında dört kanat oluşturacak şekilde kullanıldı. Yeni binanın simetrisini dengelemek için, hem Avusturya’daki mekanda hem de Pinewood platosunda merkezi bir beton giriş tüneli inşa edildi. Böylece oyuncuların dış ve iç mekan arasındaki geçişleri gözlerden uzak tutuldu.

Yapımcılar Avrupa’da kilit bir şehir ararken güç ve çap anlayışından etkilendikleri Roma’yı seçtiler çünkü burası genel olarak Bond’a, özellikle de ‘SPECTRE’a çok uygundu. “Tüm şehirlerin zorlukları vardır” diyor Gassner ve ekliyor: “Roma da farklı değildi. Ama bizim perdeye aktarmak istediğimiz şey, o şehrin mimarisinden elde ettiğiniz güç duygusuydu.”

Roma’da geçen ve Pinewood’da çekilen bir sahne filmin birincil kötü adamı Oberhauser’i tanıdığımız SPECTRE toplantısıdır. “Yine, o sahneyi tasarlarken, her şey güçten ibaretti; aradığımız şey buydu. İç mekanımıza model oluşturan orijinal yer Napoli’deki Palace of Caserta’daydı” diyor Gassner.

Yapım tasarımcısı şöyle devam ediyor: “Bir muazzamlık hissi vardı ve biz bunu SPECTRE toplantısı süresince yansıtmak istedik. Elimizdeki platolarda bunu gerçekleştirmeyi başardık. Bana kalırsa, ihtiyacımız olan şeyi elde ettik. Oberhauser için muhteşem bir giriş oldu. Bu, filmde kilit bir sahne.”

Bir diğer kilit sahne de Tangier şehrini de içeren Fas’tı. Gassner’a göre, “Burası heyecan verici bir yerdi. Tangier genellikle romantik bir imaja sahip. Bu da önemli bazı sahnelere fazlasıyla yansıdı.”

Gassner, ayrıca, Londra’da da çok belirli bazı mekanlar tasarladı. M’in ofisi, Q’nun ini ve Bond’un dairesi bunlar arasında yer alıyordu. tasarımcı, “M’in ofisi için elbette bir klasik olan ‘kırmızı kapı’ya geri döndük” derken, yıllar boyunca Bernard Lee’nin canlandırdığı M’in ofisini barındırmış arketipik ve çok geleneksel Whitehall ortamından söz ediyor. “Bunun ardından da Q’nun laboratuarına ve atölyesine geçtik.”

Yapımcı Michael G. Wilson’a göre, Q’nun “SPECTRE”daki çalışma ortamı onun icat etmeye duyduğu ilgiyi ortaya koyuyor: “Q yeniden pek çok mekanik aygıta sahip ve tamirler yapıyor ama aynı zamanda bunların ardında ileri teknoloji de var. Biraz çılgın bir profesör laboratuarı gibi!” Film Q’ya yeni bir ortam vermenin yanında, Bond’un Londra’daki dairesini de gözler önüne seriyor. Yapımcı Barbara Broccoli bunu şöyle açıklıyor: “Ön yapımın başında Dennis’e Bond’un dairesinin doğru yapılması en zor setlerden biri olduğunu söyledim. Çekimlerden sonra bana, ‘Bu konuda haklıymışsın’ dedi çünkü Bond’un nasıl bir yerde yaşayacağına dair herkesin kafasında kendine göre bir şey var.”

Broccoli sözlerini şöyle sürdürüyor: “Oturup nasıl bir yer olması gerektiğini konuştuğunuzda, herkesin farklı bir beklentisi var. Zorlu olacağını biliyorduk ama Dennis harika bir iş çıkardı. Daniel da o setin tasarımına dahil oldu çünkü yaşadığı yer Bond karakteri ve nereye evim dediği hakkında çok şey söylüyor.”

EN SON Bond TAŞITLARI
24. James Bond filmi olan “SPECTRE”, Bond serisi ile Aston Martin arasındaki 50 yıllık ilişkide bir dönüm noktası: Aston Martin film için ilk kez özel olarak araba üretti. 1964 yapımı “Goldfinger”da görülen ikonlaşmış DB5, 1969 yapımı “On Her Majesty’s Secret Service”teki DBS ve 1987 yapımı “The Living Daylights”taki V8 Volante dahil, önceki filmlerdeki tüm arabalar piyasa için üretilmişti. Fakat yeni DB10 tamamen farklı.

DB10 bir konsept arabası. Modifiye V8 Vantage’a dayalı bir şasisi var ama daha uzun bir dingil aralığına ve 4,7 litrelik bir V8 motoruna sahip. Tahmini azami hızı saatte 305 kilometre ve 100 kilometreye 4,7 saniyede ulaşabiliyor. Gösterişli aracın köpekbalığı burnundan esinlenilmiş ön kısmında ızgaralar ana çizginin ardında kalarak gölgeleniyor. Klasik Aston ızgarasının bu yeni yorumu aracın gizli karakterini yansıtıyor. Arabanın tüm gövde paneli karbon fiberden yapılmış olup, kapı eşiklerinde ve difüzörde öne çıkıyor. Ayrıca, istiridye kabuğu şeklindeki tavanın ısı yayma özelliği sayesinde, arabanın dört bir yanında havalandırma deliklerine gerek kalmıyor. Tasarımda DB5’i anımsatması amacıyla, arabanın tasarımcıları aracın profilden görünümünün önden arkaya uzanan şık bir sırt çizgisi olması için çok çalıştılar.

DB10 bir Bond filminde görünen altıncı farklı Aston Martin ve bu konsept arabadan yalnızca on adet üretildi. Bunlardan sekizi “SPECTRE”daki kilit sahnelerin çekiminde kullanılırken, diğer ikisi promosyon amaçlı kullanılmak üzere ayrıldı. Bu ekstra araçlardan biri hayır için açık arttırmaya sokulacak.

Aston Martin arabayı tasarlarken görüşlerini paylaşması için “Skyfall” ve “SPECTRE”ın yönetmeni Sam Mendes’i davet etti. Oscar® ödüllü yönetmen, “Kendimi olaya çok dahil hissettim” diyor ve ekliyor: “Bunun nedeni Aston’ın bana böyle hissettirmekteki dehası mıydı yoksa hakikaten öyle miydim bilmiyorum. Ama gidip ilk modeli gördüm ve gereksiz ayrıntıları kaldırma konusunda özellikle kaygılıydım. Temiz, kesin çizgileri olan bir araba istedim; üretim yılını bilmenin neredeyse imkansız olduğu klasik bir şey. Araba 1970’ler ile şimdi arasında herhangi bir zamanda üretilmiş olabilir gibi görünmeliydi.”

Araba Roma sokaklarında gerçekleşen nefes kesici bir gece kovalamacasında kullanıldı. Bu sekansta Hinx’in (Dave Bautista) kullandığı araç ise, yüksek teknolojili bir başka konsept araba olan Jaguar C-X75’ti. Jaguar’ın da James Bond filmleriyle güçlü bir ilişkisi vardı ve C-X75’in DB10 için harika bir eşleşme olduğu görüldü. Jaguar’ın Küresel Marka Müdürü olan Adrian Hallmark, “C-X75 programı Jaguar’ın mühendislik ve tasarım uzmanlığının zirve noktasını temsil ediyor.” Gerçekten de, C-X75’in Formula 1’den esinlenmiş 850 fren-beygir gücü, 1,6 litre turbo ve süper şarjlı dört silindirli bir motoru bulunuyor.

Yedi vitesli şanzımanı sayesinde, araç altı saniyeden kısa sürede 160 kilometre hıza ulaşabiliyor. İlk C-X75 prototipi testlerde 320 kilometrenin üzerine çıktı. Aracın teorik azami hızı saatte 354 kilometre. “SPECTRE”ın dublör koordinatörü Gary Powell arabanın gücü karşısında hayrete düştü. “Jaguar o kadar güçlüydü ki hız tepkisinin çok agresif olmaması için motorda ayarlama yapmamız gerekti” diyor Powell. Roma’daki kovalamaca sekansında toplam yedi Jaguar kullanıldı. Öte yandan, Jaguar C-X75 Hinx’in kullandığı tek araç değil. Güçlü yapılı tetikçi Alpler’de geçen bir sahnede de bir Land Rover’ın direksiyonuna geçti. Sahnede birden fazla Land Rover araç kullanıldı ve her birinin dublörler için güvenli olmasını sağlamak üzere özel düzenlemelere tâbi olması gerekti.

Özel efektler amiri Chris Corbould bunu şöyle açıklıyor: “Avusturya’dayken bu taşıtların hepsine güvenlik demirleri yerleştirmemiz şarttı. Bunun ardından araçları iç düzenlemeleri yapıp demirleri dışarıdan görünmeyecek hâle getirmeleri için Land Rover’a verdik.”

Siyah dört çekerli araçlar Britten-Norman BN-2 Islander model bir hava taşıtıyla karda bir sekansta kullanıldılar. Britten-Norman BN-2 Islander, Bond’un çok kritik bir aksiyon sekansında Hinx’i kovalamak için kullandığı, 1960’larda üretilmiş bir İngiliz hafif hava taşıtı. Her ne kadar 60’larda tasarlanmış olsa da, birkaç yüz BN-2 Islanders hâlâ ticari operatörler tarafından kullanılmakta. Britanya Ordusu ve Birleşik Krallık’taki polis teşkilatı da hâlen bu taşıttan yararlanmakta. Filmde farklı sahnelerde bu hava taşıtlarından toplam olarak sekiz tane kullanıldı. Uçaklardan ikisi tamamen işlevsel durumdaydı. Bunlar kiralanmış araçlardı ve yıkanabilir boyayla siyaha boyandılar. İki tane aracın sadece dışı bir makara düzeneğinin ucuna bağlanmak üzere hazırlandı. Bu düzenek hava taşıtlarını aşağıdaki 4×4’lerin üzerinde yönlendirdi ve özel olarak tasarlanmış bir ahıra çarptırdı. Dört uçak ise iskelet olarak imal edildi ve sonra kar araçları tarafından çekilmeye uygun hâle getirildi. “Bunun anlamı şu: Filmde uçak parçalandığında, dublör ekibimiz kar araçlarıyla uçağı tepeden aşağı sürüyorlar” diyor Chris Corbould ve ekliyor: “Sanki uçak bizim kontrolümüzde değilmiş gibi görünüyordu ama aslında kanatları kopmuş uçağı biz iskeletin içinden kontrol ediyorduk.”

“SPECTRE”da, ayrıca, üç farklı helikoptere de yer verildi. Hafif bir çok amaçlı helikopter olan McDonnell Douglas MD500E Fas’ta kullanılırken, çift motorlu hafifi helikopter AgustaWestland AW109 ise Londra’daki Westminster köprüsünde geçen finalin ayrılmaz bir parçasını oluşturdu.

Ancak, helikopterlerin en kayda değer olanı muhtemelen Mexico City’de geçen heyecan dolu sekansta kullanılan çift motorlu, hafif helikopter Messerschmitt-Bölkow-Blohm Bo 105’ti. Bo 105’in pilot koltuğunda Red Bull hava akrobasisi dublör pilotu Chuck Aaron bulunuyordu. Aaron’ın taşıtı fıçı tono ve serbest dalış için özel olarak üretilmişti. Meksika’daki irtifa yüzünden, Aaron’ın akrobasi numaralarını dizginlemesi gerekti ama şehrin ana meydanı Zócalo’nın üzerindeki heyecanlı sahnede figüranların yalnızca 9 metre üzerinden uçtu. Bu sırada helikoptere asılı duran iki dublör yumruklaşıyordu.

“Mexico City sekansı kontrolden çıkmış bir helikopterin içindeki görkemli bir dövüşle zirveye ulaşıyor” diyor Mendes ve ekliyor: “Helikopteri müthiş bir dublör pilot olan, olağanüstü şeyler yapan Chuck Aaron uçurdu. Bu, çok etkileyici ve daha önce bir James Bond filminde hiç görülmemiş bir sahneydi.”

Yorum Yaz