İtiraz mı? Var Var!

Eleştirmenlik hakkında lisede, üniversitede okuduğumuz onca kaynaktan.. ve uzunluklarını hesaba katarsak, neredeyse toplamında birkaç kaynak edecek kadar çok olan paragraf sorularından öğrendiğimiz kadarıyla bu iş, yani eleştirmenlik, bayağı zor bir meşreb… Eleştirmenliğin ruhunda olan ‘var olana aykırı olmak’… ‘hal-i hazırdakini sorgulamak’… bazen alternatif geliştiremeseniz de ‘elinizde kalandan razı olamamak’ ufkunuzu açacak bir materyal iken, aynı zamanda dünyanızı daraltan bir pres haline de gelebiliyor.. sizi Kaf Dağının ardına uçuracak bir Zümrüd-ü Anka mahiyetini ihraz ederken, aynı zamanda dünyanızı size dar edip bir nefeslik atmosfere mahkum eden, bir damlacık zamanda sizi boğan garip, acayip bir hayalete de dönüşebiliyor. Özetle eleştirmek zor iş!

Toplumun bütün kabullerini kutsal bir imge halinde öpüp başa koymak da yanlış, yenilikçi ruhla ne var ne yoksa reddetmek de! Birinde köksüzlük mevzu bahis… Öbüründe gericilik, yobazlık… Birinde varlığını, kimliğini ve içinde var olduğun milletini meçhule kaptırma tehlikesi… Öbüründe istikbalini, neslini, bir sonraki asrın daha yeni, daha ileri medeniyetini kaçırma, arkasından bakma dehşeti… “Hakikate taraftar olmak” denilen o muhteşem ifadeler bütününün ne zamanda, nerede, kimlerin elinde, kimlerin dilinde olduğunu kestirmek o kadar zor ki! Doğru olan, ileriye hamle yapmak, beriyi de heybede taşımak! Yahya Kemal’in “Ne harabi, ne harabatiyim/ Kökleri mazide bir atiyim!” dizelerini biraz değiştirerek dersek “Ne yalnız milletim, ne de yalnız kendimim/ Kökleri millette bir yeniyim!” demeli, diyebilmeli! Eleştirmen eğer bunu yakalayabilirse kendi toplumu adına gelecek vadedebilecek projeler sunabilir… yoksa toplumun o kahreden durgunluğu içinde yenilikçi düşünceleri ezilip gider ya da daha beteri, kendi toplumuna düşman olur, tenkit zehirinin bitiriciliğinde içinde var olamadığı toplumdan soyutlanır, yok olup gider! İki türlüsünü de Türkiye’de görmek mümkün. Ya orta yolu tutturan?

Mevlana’nın “Dün dünde kaldı cancağızım! Bugün yeni bir şeyler söylemek lazım” kaidesinin taraftarlarından gördüğüm Onur Ünlü ve ekibinin bu son çalışması “İtirazım var”da bahsi geçen eleştirel yaklaşım görülebiliyor. Eski bir boksör, antropoloji okumuş, bağlama çalan bir imam.. camisinde Ermeni bir kadına bakmaya çalışan, kendini onun manevi evladı gören müezzinin borç aldığı tefeci, cemaatle namaza durduklarında vurulunca, imamımız karısını döven polis memurunun bu işle ilgilenmeyeceğini anlar ve hesabına yatırılan yüklü bir parayla zan altında kaldığından problemini kendisi çözmeye başlar. Zannediyorum, yeterince karmaşık ve absürt oldu, değil mi?

Türkiye’de yeni işlere nadir rastladığımız bir zamanda TRT ekranlarında farklı bir tarzla, “Leyla ile Mecnun” ile kendilerini göstermişlerdi. Birkaç hafta sonra yayından kaldırılmaları beklenirken, Türk-dizi tarihinde parmakla gösterilen işlerden birisini başardılar. “Leyla ile Mecnun” bütün absürtlüğüne rağmen büyük-küçük herkesin takdirini kazandı, şehirli-taşralı geniş bir izleyici kesimine ulaştı. Hayatı ve algıları sorgulayan, insanı ve özelini, derinliklerini Rus edebiyatının üslubunca hususi ele alan bir yaklaşımı benimsiyor, cesur işleri yapmayı kendilerine ödev biliyorlardı. Aksakallı dede ile Kabasakal mücadelesi ve ikisini de Köksal Engür’ün canlandırması, özele inersek son dönemde bunu satranç üzerinde göstermeleri bize Zerdüşt inancının ögelerini taşıyor fikrini verse de, bu durum rahatsız edici de olsa, dizi Türkiye’de örneğine nadir rastlanan başarılı projelerden biri oldu. Mecnun’u, İsmail Abi’yi ve genlerini, mahallenin orijinal bakkalı Erdal’ı bilmeyen, sevmeyen kalmadı.

“İtirazım Var”da da aynı tarzı yakalamaya, böylelikle yeni bir şeyler ortaya koymaya çalıştıkları her hallerinden belli, takdire şayan. Barok dönemi tablolarını anımsatan karanlığın, gölgenin ve ışıkla yoğun detaylandırmanın üst düzey kullanılması bi hayli lezzetli kılmış filmi. Selman Hoca’mızın bir tür Rocky, Sherlock Holmes, İsmail Abi karışımı olması da ekstralardan biri. Hikâye karmaşası, kurgunun başarısı ve sonundaki bitiriş bence ekibe olan güvenimizde yanılmadığımızı gösteriyor. Verdiğimiz parayı hak ediyordu hiç kuskusuz!

Ekibin eksiği değil fazlaları var bence. Doğru da olsa topluma fazla gelecek… doğru olduğunu sansalar da milletçe yanlış bilinecek… Eğer çok ısrar ederlerse bu iki acı sonuçtan, yani “yeni düşünceleri kaybetme” ya da “toplumu aşağı ve geri görme” sorunlarından birine onları itecek…

Diyanetin hoca profilinde böylesine entelektüel karakterler var mı bilemiyorum. Bana daha dar dairede, kendisine söylenenden gayrısını bilmeyen insanlar şeklinde görülürler. Film, entel bir hoca ile ilk absürlüğü yerine getiriyor. Eline hem boks eldivenini hem de bağlamayı yakıştırıyor, “Tek Tanrı İnancını kalbine daha iyi oturtabilme” amacıyla ona antropoloji okutuyor… Cemaatine kılık kıyafet nasihatinde bulunan hocaya kendi kızının dar elbiseleri hatırlatılınca “E ama bizimkisine yakışmıyor mu?” diyen örnekleri görüyorken, bize kızının gizlice yaptığı imam nikâhı için kızan, “İmam nikâhı edepsizliğe-ahlaksızlığa meşruiyet yolu mu?” deme başarısını göstermiş bir hocayı sunuyor. Bütün hikâye boyunca en ufak bir kul hakkından korkması, hırsızlık ve rüşvet için en ağır ifadeleri kullanması onu bildiğimizin dışına itiyor. İşte bu, toplumca ulaşamadığımız bir ufku göstermesi bakımından önemli.

Selman Hoca’nın “’Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir’ hadisine maruz kalmamak için bulunduğu semtten zengin mekânlara taşınanlar var” ifadeleri sizce de Türkiye için biraz üst perde değil mi? Sizce hal-i hazırdaki Türkiye için geçerli olabilecek bir düstur mudur bunlar? Ekip, bence memleketin bayağı önünden yürüyor. “Hz. Ömer’i hançerletenlerin, Hz Ali’leri şehit edenlerin, Kâbe’yi uzun süre mancınığa tutanların, Hz. Hüseyin’e kıyanların anlayışıdır bu ‘kırkta biri yeterli görmek’. Ebu Zerr’in dediği gibi derim: ‘Geceyi aç geçirip de sabahında eline kılıcını almayanın aklından şüphe ederim!’”. Şimdiki Türkiye manzarasından bir hayli farklı bir üslup.. millet adına yol göstermeyi düşünecekler için bir hayli uzak ufuklar! Gerçi sanatçının karakteridir istikamet tayin etmek, istemli-istemsiz yol göstermek, yollar açmak. Fakat bizim gördüğümüz kadarıyla bu sözleri yurdum insanının anlaması, sindirmesi neredeyse imkânsız. Hatta bahsi geçen hadiseleri bilen kaç insan vardır diye sormamız gerekiyor. Zannediyorum burada da müspet bir neticeye ulaşmak mümkün değil. Dolayısıyla film gerçek bir absürtlüğe ulaşıyor, eleştirinin dozunu yükseltiyor, bu konuda toplumun ortalama algılarını zorlayacak bir yaklaşımla izleyiciyi sarsıyor, alışmadığı bu tarzı garipsemesi için yetiyor da artıyor. Netice: “Filmin +18 sınırında gösterime girmesi”. Alevi-Sünni yorumları, gayr-i Müslimlerle ilişkiler ve anlattığımız meseleler bir filmin içine yerleştirilince Türkiye’de bunu anlayacak muhatap kitle ancak +18 sınırında kalıyor. Bu da iddiamızın ispatı bir anlamda.

Onur Ünlü ve ekibi için söylenecek o kadar çok müspet yorum var ki! Bunları ehillerine bırakıp, eleştirinin iki tehlikeli yüzünde orta yolu bulmalarını tavsiye ediyoruz. Evet, kesinlikle yenilik arayışında ısrarcı olmalılar, Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Benim gibi Türk sinemasının kimliksizleşmesinden ve bayağılaşmasından rahatsız olan bir sürü izleyici için böyle ekstra hareketler gerekli, elzem. Ve fakat, dikkat edilmesi gereken bir diğer sınır ise topluma yol gösterirken, eleştirirken onun boyunu aşacak tenkitlere girmemek.. bir çocuğun elinden tutup yürüyen büyüğün adımlarını ona uydurması gibi milletle sabırlı, temkinli, merhametli bir anlayışla yürümek… Yoksa adımlarını atarlarken, çoklarının başındaki musibet, yanlarında yürüyen kimsenin olmadığını fark edebilirler. Çok acı, çok beter bir son olur bu.

Her yeninin kaderinde olan itiraz etmeye katılıyor ve fakat gösterilen sert yöntemler için, toplumun sindirimine daha uygun mönüler sunmak gerektiğini düşünüyoruz. Sabır… Temkin… Dikkat…

Ferhat Nazım BEYDEMİR

Yorum Yaz