Hobbit: Beş Ordunun Savaşı Ayrıntılı İnceleme

Hobbit: Beş Ordunun Savaşı

“THE HOBBIT: THE BATTLE OF FIVE ARMIES”


Oscar ödüllü sinemacı Peter Jackson, J.R.R. Tolkien’ın zamana meydan okuyan popüler başyapıtı “The Hobbit”ten uyarladığı üçlemenin son filmi “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı” ile son kez orta dünya hayranlarının karşısına çıkmaya hazırlanıyor…Yazımızın başında belirtmeden geçmeyelim filmin fragmanlarına ve özel videolarına yazımızın sonunda ulaşabilirsiniz…

“Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nda Bilbo Baggins (Martin Freeman), Thorin Meşekalkan (Richard Armitage) ve Cüceler Bölüğü’nün maceraları destansı bir sona ulaşıyor. Erebor Cüceleri yurtlarının büyük zenginliğine yeniden kavuşmuşturlar, ancak şimdi dehşet verici Ejderha Smaug’u Göl Kasabası’nın savunmasız erkekleri, kadınları ve çocuklarının üzerine serbest bırakmış olmanın sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadırlar.

Ejderha-hastalığına yakalanmış olan Dağın Altındaki Kral Thorin Meşekalkan efsanevi Arkentaşı’nı ararken dostluğu ve onuru feda etmiştir. Thorin’in mantıklı düşünmesine yardım edemeyen Bilbo, ileride daha büyük tehlikelerin yattığından habersiz, umutsuzca ve tehlikeli bir seçim yapmak zorunda kalır. Eski bir düşman Orta-Dünya’ya geri dönmüştür. Karanlık Lord Sauron Yalnız Dağ’a gizli bir saldırı için dört Ork bölüğü göndermiştir. Tırmanan çatışmalarının üzerine karanlık çökerken, Cüceler, Elfler ve İnsanların karar vermesi gerekir: Birleş ya da yok ol. Beş büyük ordu savaşa giderken, Bilbo hem kendi hayatı hem de arkadaşlarının hayatı için savaşmak zorunda kalır.
“The Hobbit” Üçlemesi Orta-Dünya’da “Yüzüklerin Efendisi/The Lord of the Rings”den 60 yıl önce geçen kesintisiz bir hikayeyi anlatıyor. Bilindiği gibi, Oscar ödüllü sinemacı Peter Jackson ve ekibinin beyaz perdeye taşıdığı “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesi, Oscar ödüllü “Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü/The Lord of the Rings: The Return of the King”le sona ulaşmıştı. Bu üçlemede olduğu gibi, “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nda da Ian McKellen, Gri Gandalf; Martin Freeman ana karakter Bilbo Baggins; Richard Armitage da Thorin Meşekalkan rollerini üstleniyorlar. Filmin uluslararası oyuncu kadrosunun başını Evangeline Lilly, Luke Evans, Lee Pace, Benedict Cumberbatch, Billy Connolly, James Nesbitt, Ken Stott, Aidan Turner, Dean O’Gorman, Graham McTavish, Stephen Fry ve Ryan Gage çekiyor. Kadrodaki diğer  oyuncular ise  şöyle: Cate Blanchett, Ian Holm, Christopher Lee, Hugo Weaving, Orlando Bloom, Mikael Persbrandt, Sylvester McCoy, Peter Hambleton, John Callen, Mark Hadlow, Jed Brophy, William Kircher, Stephen Hunter, Adam Brown, John Bell, Manu Bennett ve John Tui.
“Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nın J.R.R. Tolkien’ın romanına dayanan senaryosu Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson ve Guillermo del Toro’nun imzasını taşıyor. Jackson, ayrıca, Carolynne Cunningham, Zane Weiner ve Fran Walsh’la birlikte filmin yapımcılığını da gerçekleştirdi. Alan Horn, Toby Emmerich, Ken Kamins ve Carolyn Blackwood’un yönetici yapımcı olduğu filmin ortak yapımcıları ise Philippa Boyens ve Eileen Moran.


“Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nın kamera arkası yaratıcı ekibi; görüntü yönetiminde Andrew Lesnie, yapım tasarımında Dan Hennah, kurguda Jabez Olssen, kostüm tasarımında Richard Taylor, Bob Buck ve Ann Maskrey’den oluşuyor. Filmin müziği besteci Howard Shore’a ait. Richard Taylor filmde, ayrıca, zırhlar, silahlar, yaratıklar ve özel makyajların denetiminden sorumlu. Bunların gerçekleştirilmesi görevi ise, bir kez daha, ödüllü Weta Workshop’a ait. Oscar ödüllü görsel efektler stüdyosu Weta Digital, kıdemli görsel efektler amiri Joe Letteri’nin gözetiminde filmin görsel efektlerinden sorumlu. “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nın saç ve makyaj tasarımını Peter Swords King gerçekleştirdi. Filmin konsept tasarımcıları John Howe ve Alan Lee; görsel efektler amiri Eric Saindon; ve animasyon amiri de David Clayton.
Jackson’ın yönettiği “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı” saniyede 48 kare ve 3 boyutlu olarak çekildi. Seçili sinemalarda Yüksek Kare Hızı 3B (HFR 3D) olarak, diğerlerinde ise 2 ve 3 boyutlu ya da IMAX® formatında gösterilecek. Çekimler Jackson’ın Miramar-Wellington’daki kendi tesisinde ve Yeni Zelanda’nın çeşitli gerçek mekanlarında yapıldı. Post prodüksiyon ise Wellington’daki Park Road Post Production’da gerçekleştirildi.
New Line Cinema ve Metro-Goldwyn-Mayer Pictures, bir Wingnut Films yapımı olan, “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nın yapımcı firmaları. Üçlemenin ilk iki filmi “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk” ve “Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları”nda olduğu gibi, final filmi New Line Cinema ile Metro-Goldwyn-Mayer Pictures’ın (MGM), New Line’ın yapım yönetimindeki bir yapıtı diyebiliriz. Film dünya çapında 17 Aralık 2014’te gösterime girecek olup, seçili uluslararası bölgelerde 10 Aralık 2014’te sinemaseverlerle buluşacak.
Filmin dünya çapındaki sinemalara dağıtımını Warner Bros. Pictures, seçili uluslararası bölgelerdeki ve tüm uluslararası televizyonlara dağıtımını MGM üstleniyor.

YAPIM HAKKINDA

“Benimle son bir kez daha savaşır mısınız?”
—Thorin Meşekalkan

“Hobbit: Beş Ordunun Savaşı” yönetmen-ortak yazar-yapımcı Peter Jackson’ın yaklaşık bir asır önce J.R.R. Tolkien tarafından kaleme alınmış edebi başyapıtları The Hobbit ve The Lord of the Rings’in zengince örülmüş Orta Dünya evrenini hayata geçirmek için yaptığı 16 yıllık yolculuğunun sonunu temsil ediyor.
İlk olarak 1937’de yayımlanan The Hobbit, or There and Back Again saygın yazar, şair, üniversite profesörü ve dilbilim uzmanı olan Tolkien’ın hayal gücünden çocukları için uyku masalı olarak ortaya çıktı. Takip eden 17 yıl içinde, Tolkien karmaşık Orta Dünya mitolojisini geliştirip zenginleştirmeye devam ederek The Lord of the Rings’deki gitgide büyüyen, kıyametsi sonuca ulaştırdı. Yazarın eserleri toplu olarak dev bir çağdaş mite dönüşüp, dünya kültüründe sarsıcı bir etki yaratarak, gelmiş geçmiş en çok satan romanlar arasına girdi ve dünyanın dört bir yanında nesillerdir okurların hayal güçlerini zenginleştirdi.
Bu okurlardan biri de ülkesi Yeni Zelanda’yı trenle gezerken Orta Dünya’ya ilk kez dalan —ama son olmayacaktı— genç Peter Jackson’dı. Sinemacı, daha 1995 yılında, The Hobbit’i beyaz perdeye aktarma düşüncesi beslerken, ardından da The Lord of the Rings’i sinemaya uyarlamayı umuyordu. Fakat Jackson sonunda Tolkien’ın çıktığı yolculuğu tersine çevirdi —hikayenin sonunu önce kendisinin alamet-i farikası hâline gelen, Oscar ödüllü “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde anlattıktan sonra, yaratmış olduğu tam kapsamlı dünyaya geri dönerek, mitolojinin başlangıcını “Hobbit” üçlemesinde aynı muazzam çapta, teknik ustalıkta ve duygusal kapasitede hayata geçirmeye girişti.
Yapımcılar ilk hikayedeki ikonik rolleri canlandırmaları için yetenekli oyunculardan bir kilit kadro oluşturdular. Bunlar arasında; Hobbit Bilbo Baggins rolünde Martin Freeman, Cüce Lord Thorin Meşekalkan rolünde Richard Armitage, Okçu Bard rolünde Luke Evans, Savaşçı Orman Elfi Tauriel rolünde Evangeline Lilly, Ormanlık Diyar’ın Elf Kralı Thranduil rolünde Lee Pace, Demir Tepeler’in Cüce Generali Dain Demirayak rolünde Billy Connolly, ve üçlemenin ikonlaşmış kötü adamları Ejderha Smaug ile Karanlık Lord Sauron’a hayat veren Benedict Cumberbatch bulunuyordu.
Yeni üçleme, ayrıca, yönetmeni, gösterime girmesinden yaklaşık on yıl sonra “The Lord of the Rings”in oyuncu kadrosuyla yeniden buluşturacaktı. O kadroda yer alan isimler şöyleydi: Büyücü Gri Gandalf’ı canlandıran McKellen; sırasıyla, Yüksek Elfler Galadriel, Elrond ve Legolas’ı canlandıran Cate Blanchett, Hugo Weaving ve Orlando Bloom; Büyücü Ak Saruman’ı canlandıran Christopher Lee; yaşlı Bilbo Baggins rolünü yeniden üstlenen Ian Holm; ve ilk film “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk”taki unutulmaz Gollum karakterine geri dönen ve üçlemenin tamamında ikinci birim yönetmenliği görevini üstlenen Andy Serkis.


Jackson, yakın şekilde çalıştığı kamera arkası ekibi ve uluslararası oyuncu kadrosuyla birlikte yeni bir maceraya yelken açtı. Tüm ekip dokuz ay boyunca Yeni Zelanda’nın dört bir yanında, üç filmi aynı anda çekti. İlk film olan “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk” 2012’de, “Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları” ise ertesi yıl gösterime girdi. Bu ilgi çekici sinema yolculuğu şimdi üçüncü ve son film olan “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nın gösterime girmesiyle destansı finaline ulaşacak.
Jackson sinemaseverleri son bir kez Orta Dünya’ya sürüklemeye hazırlanırken, bu destansı sinemacılık serüveninde kendisinin daima şaşmazı olan şeyi, Tolkien’ın sanatsal mirasına duyduğu tutku ve bu mirasın beyaz perdede canlı ve organik bir şekilde hayat bulması için kendisinin duyduğu arzu olarak aktarıyor.
‘Yüzüklerin Efendisi’ filmlerini yaptığımızda, çok fazla baskı vardı çünkü daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde gerçekleştirilecek, çok büyük bir projeydi; üstelik şimdiki gibi bir geçmiş performansımız yoktu” diyen Oscarlı sinemacı, sözlerini şöyle sürdürüyor: “O filmler artık dünyaca tanınıyor. Kültürümüzün bir parçası oldular. Bu durum da, ‘Hobbit’ filmlerinde farklı türde bir baskı yarattı. Ancak, buna yanıt verebilmenizin yegane yolu sinemacı olarak kendiniz gibi olmanız. Kariyerim boyunca yaptığım her şeyde, sinemasever olarak kendimin keyif alacağı işler yapmaya çalıştım. İlk iki ‘Hobbit’ filminin serinin hayranları tarafından kucaklandığını görmek bir mutluluk kaynağıydı çünkü bizler de serinin hayranlarıyız. Ama bunun yanında, yeni bir kuşağı her şeyin başladığı hikaye aracılığıyla bu dünyayla ve inanılmaz mitolojiyle ilk kez tanıştırmak heyecan vericiydi.”
Jackson, “Hobbit” üçlemesinin her bir filminde olduğu gibi, “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı”nın senaryosunu da uzun süreli çalışma arkadaşları Fran Walsh ve Philippa Boyens’in yanı sıra, Guillermo del Toro’yla birlikte oluşturdu.

Üçlemenin ortak yapımcılarından biri de olan Boyens, yapımcılar olarak, kendilerine, hikayeyi tamamlamak için zamanı geri almadan önce “Yüzüklerin Efendisi” filmlerinin yapılması gerekirmiş gibi geldiğini belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Pek çok açıdan, ‘Hobbit’ filmleri bizim için o deneyimi yaşadıktan ve bu inanılmaz oyuncu kadrosunu oluşturduktan sonra daha iyi olacaktı. Ayrıca, ilk üçleme bize ‘Hobbit’ filmlerinin gerçek anlamda açılabilmesi için daha geniş bir tuval sağlamakla kalmayıp, bu küçük maceranın ‘The Lord of the Rings’ filmlerinin yapılmasına öncülük eden bu engin, dünyayı değiştiren mitolojiyi nasıl doğrudan etkilediğini daha iyi anlamamızı mümkün kıldı.”
Büyücü Gandalf ve Cüceler Bölüğü’yle birlikte Yaban’da acayip ve tehlikeli bir serüvene koyulan Hobbit Bilbo Baggins’in öyküsü, Tolkien’ın eserlerinin tamamının dokusuna yayılmış temalara —dostluk bağları; onur ve fedakarlığın doğası; zenginlik ve iktidar yozlaşması; ufuktaki en büyük kötü güçleri bile durdurabilecek, en akla gelmez kahramanların sessiz cesareti— hayat vererek büyüdü.
Fakat, Tolkien’ın kendisi için, basıldıkları şekliyle romanlar tüm hikayeyi anlatmıyordu. Yazar, The Lord of the Rings’in son romanının arkasındaki 125 sayfalık notlar bölümünde, The Hobbit döneminde Orta Dünya’daki karanlık ve aydınlık güçlerin ayrıntılı bir haritasını çıkararak, Bilbo’nun serüveni ile yeğeni Frodo Baggins’in nihayetinde sahip olacağı miras arasındaki hayati bağı açıklığa kavuşturdu. Üçlemenin yapımcıları arasında da yer alan Walsh, “Profesör Tolkien The Lord of the Rings’in ekinde bize bir hediye bıraktı. Bu ek, kendisinin bu dünyayı büyütmek ve hikayenin daha fazlasını anlatmak ihtiyacından kaynaklandı. Bu bizlere, Profesör Tolkien’in arzusunu yerine getirirken, öyküyü üç filme yaymamız için de organik bir yol sağladı” diyor.
Ek bölümdeki anlatılmamış hikayeler de Jackson’a “Hobbit” üçlemesine daha parlak, daha masum bir üslupla başlayıp gitgide kararan bir duygusal ortam ve nihayetinde dev bir savaşa dönüşen bir macera yaratması için zengin bir palet sağladı. “Filmin merkezindeki destansı savaş üç filme sığan bir hikaye örgüsünün doruk noktası. Bu hikaye örgüsü ordular muhabere meydanında kıran kırana savaşırken dahi devam ediyor” diyen Jackson, şöyle devam ediyor: Bol miktarda gizem, gerilim, zafer ve trajedi mevcut çünkü karakterler arasındaki çeşitli kişisel hesaplar ve çatışmalar son noktasına geliyor. Gördüğümüz her şey —bu karakterlerin kimler olduğu, her birinin ne için savaştığı—  bu noktaya öncülük ediyor. Bence bu film üç ‘Hobbit’ filmi içinde en güçlü ve duygusal olanı; ayrıca, bu serüvene beraberce çıktığımız her bir karakteri onurlandırıyor.”


Destansı bir serüvenin son bölümü, bir sonraki üçlemenin ise öncüsü olan “Hobbit: Beş Ordunun Savaşı” tüm Orta Dünya efsanesinin güçlü dayanak noktasını oluşturuyor. “İnsanların başından başlayıp sonuna kadar kronolojik olarak sona doğru gitmek yerine normal sıralamanın 20 yıl geleceğinde yapılmış bu filmleri izlemeyebileceğinin farkındaydık. Dolayısıyla, ‘Hobbit’ filmlerini yaparken, bilinçli olarak, üslubu izleyicilerin ‘Yüzüklerin Kardeşliği’ serüvenine ve nihayetinde de Orta Dünya’nın ‘Kralın Dönüşü’ndeki dehşet verici sonuna gidiyorlarmış gibi hissedeceklerini umduğumuz bir yere doğru ilerlettik. Ümidimiz, altı filmin her birinin, gelecek nesiller için kesintisiz tek bir destanın bölümleri gibi olması” diyor.

GİTTİK VE DÖNDÜK:
HİKAYE VE KARAKTERLER
ESKİ BİR DÜŞMAN AYAKLANIR

“Bu, ustaca bir planın son hamlesiydi, çoktan beridir işlemekte olan bir planın.”
—Gri Gandalf

“Hobbit” üçlemesinin geniş oyuncu kadrosunda “The Lord of the Rings” üçlemesiyle artık ikon haline gelmiş rollerini yeniden üstlenen isimler de yer alıyor. Jackson bu konuda şunları söylüyor: “İlk filmleri yapmamızın üzerinden artık on yıl geçtiği için, karakterlerin ikonografisi artık her yerde. Ian McKellen sete adım attığında, yeniden Gandalf’ı görmüş gibi oluyordunuz —oyuncu ile karakter arasındaki çizgi çok incelmişti.”
Ian McKellen’ın canlandırdığı Büyücü Gri Gandalf her iki üçlemede de itici güç ve hayati bir dayanak noktası olarak sabit bir yere sahip. Gandalf’ın büyücü şapkasını ilk taktığı andan itibaren, ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı McKellen, pek çok nesilden hayranlar için Gri Büyücü’nün yüzü oldu.
Fakat bilge, şefkatli ve zaman zaman muzip Gri Büyücü yenilmez değildir.
Sauron’un —Gandalf gibi Orta Dünya’nın muhafızları olan kişilerin kabullenmeye yanaşmadığı, ezeli bir kötülük kaynağı— yeniden hortlayan hayaletine karşı koymak için tek başına yola koyulan Gandalf, dosdoğru Karanlık Lord’un tuzağına düşer ve Dol Guldur kalesinin harabelerinde çeşit çeşit ölümlerle yüzleşir.
Ama Gandalf bu Ezeli Düşman’la tek başına mücadele etmeyecektir. Beyaz Konsey’deki ebedi dostu ve güçlü müttefiki Elf Kraliçesi Galadriel (bir kez daha Cate Blanchett tarafından canlandırıldı) yardımına ihtiyacı olduğu takdirde geleceğine söz vermiştir. “Elflerin kraliçesi söz konusu olduğunda, Gandalf gerçekten de en karanlık zaafını yaşıyor” diyor McKellen ve ekliyor: “Bu, Cate’in en ruhani performanslarından biri, ama kesinlikle gerçekçi olmakta da çok iyi. Galadriel ile Gandalf’ın birbirlerinden çok hoşlandıkları açık ve bu da Cate’ten ne kadar hoşlandığımı yansıtıyor.”
Işık yayan Elf Kraliçesi’ni her iki üçlemede de canlandıran ünlü aktris, Galadriel ile Gandalf arasındaki bağın Orta Dünya’nın en güçlüsü ve dokunaklısı olduğunu belirtiyor. “Gandalf’ı böylesine mitsel bir kahraman yapan şey, dünyayı kurtarmak için kimsenin görmeye hazırlıklı olmadığı çünkü hepsi için risklerin çok fazla olduğu bir karanlığa ilerlemesi” diyen Blanchett, şöyle devam ediyor: “Kötülüğün galip gelmemesi için, Galadriel de güçlerini kullanacak, ama Gandalf’a olan sevgisinden ötürü, oradan çıkamayabileceğini bildiği halde Dol Guldur’a gidiyor. Galadriel de dahil olmak üzere, bu filmdeki her karakter bir şekilde sınanıyor —sadece kötülüğün güçlerine karşı değil, daha sıklıkla kendilere karşı.”
Mücadele en sonunda (“The Lord of the Rings” üçlemesinde de rol almış olan Hugo Weaving’in canlandırdığı) güçlü Elf Kralı Elrond’u ve (sinema ikonu Christopher Lee’nin canlandırdığı) güçlü Büyücü Ak Saruman’ı da kendine çeker. Philippa Boyens, “Cate ve Hugo ikonlaşmış rollerine hemen bürünüverdiler ve karakterlerinin tüm gücünü ve karizmasını rol aldıkları sahnelere yansıttılar” diyor övgüyle ve ekliyor: “Tolkien’a ilişkin olağanüstü bir kavrayışa sahip Christopher Lee de Saruman’ı ‘The Lord of the Rings’de çıktığı çok daha karanlık serüvenin eşiğindeki hâliyle canlandırmaktan keyif aldı.”
Ama Beyaz Konsey’in müdahalesi çok geç kalmış olabilir. Sauron tüm Orta Dünya’yı kendi karanlık egemenliğinin altına almak için çoktan bir girişim başlatmıştır. İkinci filmin kapanışında göz ucuyla görülen (üçlemede ikinci kez rol alan Benedict Cumberbatch’in canlandırdığı) Ezeli Düşman bu final filminde tam anlamıyla ortaya çıkıyor.
Fran Walsh, Cumberbatch’in ilk okumada Sauron ve Ejderha Smaug olarak ikili rolü canlandırmadaki kararlılığının yapımcıları etkilediğini ifade ediyor: “Benedict her iki rol için de okuma yaptı ve muhteşemdi. Bu iki karakteri tamamen farklı seslerle canlandırdı; sesler asla birbirine benzemiyor.”
Karanlık Lord Yalnız Dağ’da hak iddia etmek için şu an bile vahşi Ork birliklerini sıraya dizmektedir. Birliğin başında bir kez daha Solgun Ork Kirletici Azog (Manu Bennett) ve evladı Bolg (John Tui) bulunmaktadır. “Romanda, Orklar Erebor’a doğru yürüdüğünde, kökenleri bir şekilde gizemli” diyor Boyens ve ekliyor: “Ama metne geri döndüğünüzde, boş topraklarda çok belirli bir şekilde ortaya çıktıklarını fark ediyorsunuz. Gerçek şu ki, Erebor ardındaki tüm toprakları saldırıya açık bırakacak, inanılmaz güçlü bir stratejik noktada yer alıyor. Dolayısıyla, ufukta Orta Dünya halkının bildiğinden çok daha büyük bir tehdit mevcut.”
Sauron’un planlarında Orklardan da güçlü bir silah bulunmaktadır: Ejderhanın kendisi.  Cumberbatch, “Smaug, Yalnız Dağ’ın çevresindeki kavrulmuş tüm alanların ortaya koyduğu üzere, korkutucu ve acımasız bir canavar olarak ün salmış. Orta Dünya’da korkulan ve güçlü bir varlık. Kim Smaug’u müttefik olarak istemez ki?”
Fakat Smaug’un Yalnız Dağ’ın altındaki gösterişli ininde asırlardır süren uykusu son bularak, Orta Dünya’da dramatik bir değişim yaratmak üzeredir…

BİR KRAL DEVRİLİR

“Sen değiştin, Thorin. Bu hazine şerefinden daha mı değerli?”
—Bilbo

Erebor’un koridorlarında, Hobbit Bilbo Baggins, Smaug’a karşı sinir bozucu akıl savaşlarından sağ çıkmakla kalmamış, galip de gelmiştir. Fakat Cüce Prens Thorin Meşekalkan’ın asırlar önce Ejderha’nın zorla aldığı krallığı geri talep etmesine yardımcı olurken, Bilbo artık bu engin hazineye sahip olmanın, Thorin’i, dostum dediği cesur ve asil liderden daha çok, Ejderha gibi altının peşinden koşan biri yaptığını görür.
“The Hobbit” üçlemesinin eşsiz benzersiz Bilbo Baggins’ini canlandıran Martin Freeman şunları söylüyor: “Bilbo’nun Thorin’le ilişkisi çok sert başladığı halde, zamanla büyük bir samimiyete dönüştü. Dolayısıyla, Bilbo için, Thorin’e olup bitenleri görmek, yakın bir arkadaşı kaybetmek gibi. Thorin her şeyi içine alan bir açgözlülük ve korkuya yenik düşüyor —herhangi bir şeyi kaybetme korkusu, herhangi bir şeyi verme korkusu yaşıyor; ne pahasına olursa olsun, hazineyi yakınında tutmak zorunda.”


Bilbo, Çıkın Çıkmazı’nı terk ettiğinden beri, en büyük sınavıyla karşılaşır. Jackson aktörün Hobbit’i canlandırışına yeni duygusal boyutlar katmayı sürdürdüğünü dile getiriyor: “Martin her zaman bir samimiyete sahip. Bu karaktere gerçekten derinlemesine bürünüyor; ve ortaya çok dürüst bir performans koyuyor. Bizim için, Bilbo Baggins için asla başka bir seçenek yoktu. Bu filmleri izlerken, ikonlaşmış ama aynı zamanda çok gerçekçi bir karakter yaratmayı başardığını görüyorsunuz.”
Kayıp Erebor Cüce Krallığı’nı yeniden kurmaya kararlı, cesur ve sadık Cüce Savaşçı’yı canlandıran Richard Armitage, Thorin’in yolculuğunun sonu olması gereken şeyin aslında çok daha karanlık ve içsel bir yolculuğun başlangıcı olduğunu aktarıyor: “Bazı açılardan, halkının büyük zenginliğini geri istemek Thorin’i hayata geri döndürüyor ve potansiyelinde mevcut olan büyük kralın fitilini ateşliyor. Ama bunun ağır bir bedeli var —açgözlülük, paranoya, arkadaşlarından uzaklaşma. O altın Thorin’in tenine temas eder etmez, onun ruhuna sızıyor ve onu zehirliyor.”
Walsh, Bilbo’nun ve sadık cücelerin Thorin’e yardım etmeye çalışmasına rağmen, onun kendi ruhu için bizzat savaşması gerektiğini dile getiriyor: “Thorin olağanüstü asil ve kusurlu bir karakter, ama onun hikayesi oldukça trajik ve dokunaklı. Verdiği kararlar için yargılayabileceğiniz biri değil. Uğruna savaştığı şey en önemli şey haline geldi ama bu şey ona sırt çevirdi, ve şimdi bir kez daha o büyük hayali kaybetme durumuyla karşı karşıya.”
Ejderha hastalığı altına karşı koyamayan yaratıklara verilen bir isimdir, ama onu istifleyen Cüceler üzerinde de yozlaştırıcı bir etkiye sahiptir. “Thorin büyükbabasının gözlerinin içine bakmış ve Ejderha hastalığının çılgınlığına bire bir şahit olmuş” diyor Armitage ve ekliyor: “Fakat bunun kendisinde yarattığı korkuyu o kadar derinlere bastırmış ki başına gelen şey onu ağır ağır yiyip bitirse de bunu göremiyor.”
Thorin’in, aralarında Balin (Ken Stott), Dwalin (Graham McTavish), Fili (Dean O’Gorman), Kili (Aidan Turner), Bofur (James Nesbitt), Bombur (Stephen Hunter), Bifur (William Kircher), Oin (John Callen), Gloin (Peter Hambleton), Dori (Mark Hadlow), Nori (Jed Brophy) ve Ori’nin (Adam Brown) bulunduğu, sadık Cüceler Bölüğü biraz zayiata uğrasalar da krallarına sapasağlam destek olmayı sürdürürler. Fakat Thorin, Ejderha hastalığı tarafından ele geçirildikçe, daha en başında Smaug’un sürülmesinden en sorumlu olan kişiye, Bilbo’ya güvenir sadece; Bilbo ise altını güvenceye almasının arkadaşının felaketini hazırladığını bilmektedir.
Hobbit’in kahramanlığı, intikam peşindeki Ejderha, Erebor duvarlarının dışında serbest kalınca daha da ciddi sonuçlar doğuracaktır.

EJDERHA SERBEST KALIR

“Sen kimsin ki benim karşımda duracaksın?”
—Smaug

Devasa kanatlarıyla Göl kasabasına konan Smaug dağın eteğinde paramparça olmaktaki ahşap şehre yıkıcı bir güçle saldırır. Gücünü gösterişli biçimde sergilerken, Göl kasabasının savunmasız erkek, kadın ve çocuklarının üzerlerine öfke yağdırır; evleri nefesiyle ateşe verir ve kuyruğunu savurarak bütün caddeleri yerle bir eder.
Benedict Cumberbatch, Smaug’un talanını şöyle tanımlıyor: “Öfke nöbeti geçiren bir çocuk gibi ama kıyamet boyutunda ve adeta durdurulamaz. Öte yandan, Smaug’un öfkesi aynı zamanda onun zaafı. Bu Ejderha sanki gösteriş yapıyor. Bunca yıldır kendine meydan okunmasını imkansız kılan korkuyu yeniden uyandırmaya çalışıyor.”
Ancak, ne kadar güçlü ve yetenekli olursa olsun, Smaug, İnsanoğlunun gücünü yanlış hesaplamış olabilir. Luke Evans’ın bir kez daha canlandırdığı Okçu Bard’ın soyu Ejderha’ya ok atmış son insandan, Dale Lordu Girion’dan gelmektedir. “Luke role gizemli bir nitelik kattı ama bu filmde onun kahraman rolüne soyunduğunu görüyorsunuz” diyor Jackson ve ekliyor: “Bard, atalarının memleketi olan Dale’de yaşanan trajediye kadar uzanan şeceresini kendi çocuklarından bile saklıyor. Kendisi, ayrıca, Göl kasabasında kalmış tek gerçek okçu. Dolayısıyla, Bard’ın Ejderha’yla yüz yüze gelmesi bir bakıma kaçınılmaz.”
Üç çocuk babası dul adam için —kızları Sigrid ve Tilda’yı gerçek hayatta da kardeş ve filmin Bofur’u James Nesbitt’in kızları olan Peggy ve Mary Nesbitt; oğlu Bain’i John Bell canlandırdı— başka seçenek yok gibi görünmektedir. Evans, bu büyük yeteneğe sahip ama mütevazı mavnacı için şunları söylüyor: “Daha en başından, Bard’ın başlıca amacı çocuklarına bakmak; ve ailesi bu filmin serüveni boyunca onun birincil odağı olarak kalıyor. Çok saf bir şey uğruna savaşıyor. Onun Ejderha’nın karşısına dikilmesi herhangi bir zafer değil. Bu alevler içindeki kasabadan muhtemelen çıkamayacağını biliyor ama eğer ölecekse, çocukları ve Göl kasabası halkı için Ejderha’yı da kendisiyle birlikte çekmeye kararlı. Bard için bu karşılaşma son derece kişisel.”
Göl kasabasının Efendisi ve onun sağ kolu Alfrid —bir kez daha Stephen Fry ve Ryan Gage tarafından canlandırıldılar— ya kayıp ya da saklanıyor oldukları için, Smaug’un—bir zamanlar müthiş bir şehirken asırlar önce aynı Ejderha tarafından yakılıp yıkılmış— Dale’e saldırısından sağ kalanlara önderlik etmek Bard’a düşer. “Dale’de hiç bulunmamış, sadece hikayelerden duymuş ama orada buldukları yegane şey katliam ve yıkım” diyor Evans ve ekliyor: “Ama Bard, Bölüğün mücadelesinde Thorin’in onlara yardım etme sözünü unutmadığı için, hazineden kendi payına düşeni Dale’i yeniden hayata döndürmek ve Göl kasabası halkının yaşamlarını yeniden kurmasına yardımcı olmak için kullanmayı umuyor.”
Fakat Bard, Dağ’ın altındaki dev hazineden hak talep eden tek kişi değildir. Bir kez daha Lee Pace’in canlandırdığı Elf kralı Thranduil, Thorin’in başarısından haberdar olunca, Ormanlık Diyar’daki soyut yaşamından çıkar.
Müthiş Elk’ine binen Thranduil kendisine ait Elfler ordusunu Erebor’la bağlantılı stratejik konumuna götürür. “Thranduil, Dol Guldur’un olaylarından haberdar ve Sauron’un kuvvetlerinin şimdiden harekete geçtiğini biliyor” diyen Jackson, şöyle devam ediyor: “Ama Orman elflerini Dale’e Orta Dünya’daki savaşa dahil etmek için getirmedi. Onun kendi planları var. Smaug, Erebor’u Cücelerden almadan önce Thranduil’e bir şey vaat edilmiş ve o bunu tahsil etmek için sonsuz bir sabırla beklemiş.”
Thranduil hükümdarlığının gaddarlığını Muhafızlarının yüzbaşısı Tauriel’i Cüceler Bölüğü’ne mücadelelerinde yardım ederek başkaldırdığı için kovmuştur, ama bir yandan da Tauriel’in Cüce Kili’ye delice aşık olduğunu bilmektedir. “Thranduil’in kendisi de büyük aşkını —eşini— kaybetmiş ve Tauriel’in Kili için savaşmayı seçtiğinde neler yaşadığını biliyor” diyor Pace ve ekliyor: “Müthiş sert ve görünüşte soğuk bir karakter ama tüm o karmaşıklığı içinde, onun kim olduğunu bu filmde anlıyorsunuz ve bu oldukça şaşırtıcı.”
Haşin Tauriel rolünü yeniden üstlenen Evangeline Lilly evini ve kralını kaybetmenin karakter üzerinde derin etkileri olduğunu dile getiriyor: “Thranduil ona inanmış ve Elf muhafızlarında özel bir yer vermiş. Bu yüzden, ona ihanet etmiş olması, ki Elfler bunu kesinlikle yapmaz, çok ciddi bir şey. Thranduil binlerce yıldır hayatta ve Ejderhalarla karşılaşıp tarihi savaşlar yapmış, ama Tauriel bu serüvene çok genç ve saf bir Elf olarak başlıyor; ve Kili’de güzel bir hayat ışığı görüyor. Tauriel inanılmaz güçlü ve duygusal açıdan çok sağlam ama bir yandan da kırılgan. Ve onun bu arayışı nihayetinde onu kendi adına destansı ve sonsuza dek değiştirecek bir savaşa sürüklüyor.”
Her ikisi de kendi planlarına sahip Thranduil ve Bard, Erebor’a doğru birlikte ilerlerler ama kendilerini çok değişmiş bir Thorin’le karşı karşıya bulurlar. Armitage, “Artık Thorin’in kendisi de tıpkı Ejderha gibi davranıyor. Elf kralıyla bile müzakere yapmıyor. Onun bakış açısına göre, Elfler, Ejderha uzun süre önce onun halkını kırıp geçirirken seyirci kalıp, kıllarını kımıldatmadılar. İsterse bütün ordularını oraya yığsınlar, Thorin’in umurunda değil, tek bir altın bile alamayacaklar.”
Sadık Cüceler, özellikle Thorin’in yeğenleri Fili ve Kili, amcalarının sadece Thranduil’e değil Bard ve Göl kasabası halkına verdiği sözleri yerine getirmeyi reddetmesini şaşkınlıkla izlerler çünkü onların fedakarlıklarına bizzat şahit olmuşlardır. Cüceler Bölüğü, bir yandan krallarına şiddetle sadık kalırken, bir yandan da istilacı bir gücü geri püskürtmek için yeterli sayıda olmadıklarından korkmaktadırlar.
Hiçbirinin bilmediği şey, Thorin’in kuzeni Cüce General Dain Demirayak’a (Billy Connolly) haber gönderdiğidir. Onun Cüceler ordusu Erebor’u Elfler ve insanların herhangi bir saldırısından korumak için Demir Tepeler’den inecektir. Thorin savaşı bertaraf etmeyi denemek yerine, hazinenin ait olduğu yerde kalmasını sağlamak için ne kadar gerekiyorsa o kadar Cüce feda etmeye hazırdır.
Sadece Bölük için değil, Thorin’in kendisi için de büyüyen tehlikeyi bir tek Bilbo görmektedir. Yozlaşma ve açgözlülük maskesinin ardında, arkadaşında hâlâ nazik ve dürüst bir kalp attığına inanmaya devam etmektedir. “Bilbo hunharca öldürme ya da ölmenin şanlı bir yanı olmadığını biliyor” diyen Freeman, şöyle devam ediyor: “Cücelerin, özellikle de açgözlülük hastalığının pençesine düşen Thorin’in sahip olduğu savaş iştahı Bilbo’da asla olmadı. Bu noktada, hazinedeki dörtte birlik payını tahsil etmekle ilgilenmiyor —her ne pahasına olursa olsun, savaştan kaçınmaya çalışıyor. Dolayısıyla, oradan kaçıp gidecek ama bunun nedeni korkaklık değil, bu dev ve kıyametvari savaşı önlemenin bir yolunu bulmak.”

BEŞ BÜYÜK ORDU SAVAŞA GİDER

“Cevaplaman gereken tek bir soru var: Bugün nasıl sonlanacak?”
—Gri Gandalf

Hazine, onur ve adillik konusundaki açmaz Sauron’un Orta Dünya’nın tamamını Karanlığa gömme şeklindeki daha büyük bir tehdit oluşturan planıyla birleşir. Gandalf, Büyücü Kahverengi Radagast’ın (Sylvester McCoy) yardımıyla Dol Guldur’da ölümün eşiğinden dönmeyi başarmıştır. Dale’e doğru yola çıkan Gandalf, Efler, Cüceler ve İnsanların ordularını bu kötülüğe karşı bir araya getirmeyi ummaktadır, yoksa sevdikleri her şeyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelecektirler, ama savaş ateşleri çoktan yakılmıştır. “Gandalf’ın hikayesinin pek çok düzeyi var ve Beş Ordunun Savaşı’na fazlasıyla dahil oluyor” diyor McKellen ve ekliyor: “Orta Dünya’nın geleceğinin tehlikede olduğuna inanıyor. Ona göre, riskler fevkalade büyük.”
Orklar şimdiden kuzeyde Sisli Dağlar ve Gundabad’dan, Erebor eteklerine akın etmektedirler; ve Dale de çok geçmeden kuşatma altında kalır. “Tolkien savaşı stratejik terimleriyle oldukça iyi bir şekilde tasvir etmiş. Dale, Erebor’a oranla daha stratejik bir konumda; dolayısıyla, Dale’i kim kontrol ederse, savaşı da o kontrol edecek; ve şehirdeki savaş oldukça kıran kırana geçiyor” diyor Jackson.
Bard şehre doğru akın eden Ork sürüsüne karşı Dale’deki her insanı silahlandırıyor. Evans’a göre, “Bard bir ordu yönetebileceğini düşündüğünüz türde biri değil. Kırılgan ve daha önce bu kadar şiddetli bir şekilde savaşmasını gerektiren bir durum olmamış ama çocuklarını ve halkını bu karanlık, kötü güçlere karşı savunmak için adım atıyor.”
Dev yaban domuzlarının sırtında Erebor tepelerinden inen Dain Demirayak ve Cüceler ordusu Elf güçleri ve onların heybetli kralıyla çarpışır. Pace’in aktardığına göre, “Thranduil, Orta Dünya’nın büyük savaşlarında ordular yönetti ve sağ kaldı. O kılıcı binlerce yıl sallamış ve artık bunu istemiyor. Dolayısıyla, kılıcı tekrar havaya kaldırdığında ortaya ilginç bir an çıkıyor çünkü o dikkate alınması gereken bir güç.”
Tauriel de aynı şekilde kendini savaşa atmakta tereddüt etmez, ama büyüyen savaşta Kili’yi Ork Bölüğü’nden koruma umuduyla başka bir cepheye koşar. “Özünde, Orkları kesmek onun uğrunda yaşadığı şey” diyor Lilly.
Tauriel için Legolas da eşit ölçüde ölümcül bir müttefiktir. Legolas şiddetli ve yürek hoplatan bir dövüşte hunhar Bolg’u alt eder. “Legolas oldukça destansı savaşlar görüyor. Peter da muhteşem aksiyon sahneleri yarattı —dev bir Yarasa’dan baş aşağı salınmak gibi” diyor Bloom ve ekliyor: “Bu karakteri seviyorum; ve bu filmde onu tam potansiyeliyle canlandırmayı da sevdim.”
Orta Dünya’nın müthiş yaratıkları Dale’den Erebor’un yamaçlarına ve Cücelerin ileri karakolu Ravenhill’e kadar, gökleri ve yerleri sarsan Beş Ordunun Savaşı’na tutuşur. “Bu savaş geçmişte yaptıklarımızdan daha farklı bir his veriyor” diyor Jackson ve ekliyor: “Farklı güçler, yaratıklar, uçsuz bucaksız muharebe alanları filme olağanüstü ve dehşet verici bir boyut kazandırdı. Savaş birçok cephede kızışırken, bizler de büyük ölçüde bu karakterlerle birlikte siperlerdeyiz.”
Hobbit bile, barış görüşmeleri yapma gayretindeyken, farkında olmadan kendini Beş ordunun Savaşı içinde bulur. “Bence Bilbo sarsılmış durumda, ama mucizevi bir şekilde, kendini savunmayı öğrenmiş” diyor Freeman ve ekliyor: “Ve bu, yüz binlerce savaşçının katıldığı destansı bir savaş, ama benim için eğlenceli yanı, tüm o çatışma içinde insan ya da Hobbit anlarını görmeniz. Peter savaşı korkunç ve trajik bir şey olarak sunuyor. Bu savaşın insan için gerçek bedelini ve her birinin ne için savaştığını görüyorsunuz.”

Hobbit: Beş Ordunun Savaşı Film Fragmanı

Hobbit: Beş Ordunun Savaşı İçin Yapılmış Özel Klip

Yorum Yaz