Her Şeyin Teorisi (The Theory of Everything) Film İncelemesi

21 Yaşında dünyanın en iyi üniversitesi Oxford’da okuduğunuzu hayal edin. Dünya’nın en prestijli bölümünde Doktora yapıyorsunuz, dünyanın sayılı fizikçileri arasında olacağınız söyleniyor, hayalleriniz var, âşık oluyorsunuz, sevdiğiniz kadınla hayatın güzelliklerini keşfetmeye başlamışsınız ancak bir anda tüm hayatınız değişiyor, kader karşınıza çıkıyor ve sizin amansız bir hastalığa yakalandığınızı söylüyor, çok değil 2 yıl içerisinden tüm otonom sisteminizi kaybedeceğinizi ve öleceğinizi söylüyor doktorunuz… Ne yapardınız?

Neredeyse hepimiz büyük bir yıkım yaşayıp, hayata tutunamadan ölüp giderdik muhtemelen, ancak Stephen Hawking bizden çok farklı birisi, o dünyanın en zeki insanlarından ve başına gelenler, öyle kolay kolay normal insanların kaldırabileceği şeyler değil, ancak o her şeye rağmen eğitimine, hayatına devam ediyor, dünyanın sayılı profesörleri arasına girmeyi başarıyor, bu başarı hikâyesi günümüzde 10’larca kitabı olan, 100’lerce ödül kazanmış dünyanın en genç profesörleri arasına girmiş, Stephen Hawking’in başarılarla dolu, bir o kadarda dramatikliğin tavan yaptığı, acılarla örülü bir dünyada “nefes Alıyorsan hala umut vardır diyerek” hayatta kalmanın kıymetini son yılların en hüzünlü hikâyesini barındıran “The Theory of Everything “filmi ile karşımıza çıkıyor. Başrollerinde Eddie Redmayne ve Felicity Jones var, yönetmenlik koltuğunda ise Oscar’lı yönetmen James Marsh var.

Filmde Eddie Redmayne, Stephen Hawking’in hayatını canlandırıyor, Felicity Jones ise Stephen’ın karısı Jane olarak karşımızda. Stephen ölümcül hastalığa yakalanınca, hayata küsüp, sadece kalan hayatında çalışması gerektiğini, Kuantum Mekaniği ve Kurumsal Fizik alanında çalışmalarına odaklanmak istiyor, ancak Jane onu hayata bağlıyor, evlenip tam 3 tane çocukları oluyor, kocasının tüm ihtiyaçlarını tek başına gideriyor, aralarındaki Aşk o kadar büyüleyici ve dokunaklı ki, gözyaşı dökmemek ve hayran olmamak mümkün değil, ancak Kader yine peşlerini bırakmıyor, Jane yeni tanıştığı Jonathan’a duygularını saklayamıyor ve kocasını aldatıyor, nitekim 25 yıl sonra Stephen ile Jane ayrılıyor. Herşeye rağmen Stephen Hawking dünyanın en önemli fizikçilerinden birisi ve hayat kaldığı yerden devam ediyor onun için, yıllar geçtikçe tüm insanı yeteneklerini kaybetse de, hastalığı beynine zarar vermiyor, yeni geliştirilmiş teknolojiler sayesinde sadece parmaklarını bir uzaktan kumanda yardımıyla kullanıp duygularını yazıya dökerek, bilgisayar ekranında konuşan bir robot program sayesinde, kitaplarını yazabiliyor, duygularını ifade edebiliyor ve çalışmalarını yapabiliyor.

Bu kadar başarılı ve mucizeler neticesinde hayatta kalmış birisinin Tanrıya inanmaması ve dünyanın Tanrı’ya ihtiyacının olmadığını söylemesi gerçekten üzücü ve şaşırtıcı, ancak bir seminerinden kendisine şöyle bir soru soruluyor ”Tanrıya inanmadığınızı söylediniz, Size yardım eden bir hayat felsefeniz var mı?” Hawking ise Tanrı’nın varlığını itiraf ederek şunları söylüyor, “Yüz milyon galaksinin arasındaki bir dış mahallede, daha küçük bir gezegende ortalama bir yıldızın etrafında dolanan gelişmiş primatlar olduğumuz gayet açık. Ama medeniyet doğduğundan beri insanlar dünya düzeninin altında yatan bir anlayış için yalvarıp durdular. Evrenin sınır koşulları hakkında çok özel bir şey olmalı, sınır olmamasından daha özel ne olabilir? İnsan çabasının da bir sınırı olmamalı. Hepimiz farklıyız. Hayat ne kadar kötü görünse de her zaman yapabileceğin ve başarılı olabileceğin bir şey vardır. “Nefes aldıkça umut vardır.”

Film özellikle başrol oyuncusu Eddie Redmayne muhteşem bir oyunculuk sergilemiş, kesinlikle bu yılın oyunculuk alanında en iyi performansını izledik, ancak Oscar alabilme ihtimali bana göre düşük, geçmiş yıllarda olduğu gibi Akademi’nin kafasından neler geçtiğini bir türlü bilemiyoruz, aynı zamanda filmin müzikleri de yine şaheser niteliğinde. Bu film sayesinde son zamanlarda TV’lerde şov yapan ve ALS hastaları için sürekli birbirine meydan okuyan insanlara karşı bu hastalığın aslında ne kadar zor süreci olduğunu, şov malzemesi yerine onlara umut olabilmek gerektiğini, anlatması ayrı bir güzellik.

Son söz olarak Aşk vurgusu yapmak istiyorum. Gerçek aşkı korumanın aslında ne kadar zor olduğunu bir kez daha görmüş olduk, Jane’nin onca zaman sonra dayanamayıp Hawking’i aldatması neden sorusunu film bitene kadar sürekli kafamda dolandı durdu! Neden, insanlar üzmeye bu kadar meyilli, birisinin kalbini kırıp aldatınca, mutlu olacağınızı mı sanıyorsunuz? Gerçekten etrafa sahte gülücükler gönderip, imitasyon huzurunuzun size gerçek huzur vereceğini mi sanıyorsunuz? Cevap kesinlikle Hayır tabi ki… Sadece aç gözlülüğünüzün kurbanısınız…

Filme Puanım 10 üzerinden 7.9

M.Said Çakallı

Her Şeyin Teorisi (The Theory of Everything) Film Fragmanı

Yorum Yaz