Ey Senarist! Oku!

– Abi bak, aklıma bir fikir geldi. Şimdi şöyle yapıyoruz, üniversite çağında bir delikanlı bir de genç kız… Kız yakışıklımıza âşık. Derken bu kız, Asıl kızımızla tanışır, arkadaş olur ama farkında değildir. Sevdiği adamı elinden alacaktır bu yeni arkadaşı… Nasıl?
– Ya Tonguç, biraz özgün olsan diyorum… Ya, bunun gibi binlercesi çekilmiştir daha önce… Hem bence dönem dizileri revaçta bu aralar. Şöyle bir Osmanlı projesi daha uygun olabilir.
– Tamam… Dinle öyleyse.. Şimdi Sultan’ın yanında ve ya Vezir-i Azam da olabilir, kara yağız yaverimiz Ana karakterimiz olur. Onun yolunu bekleyen bir de Asıl kızımız… Derken görev üzere gittiği yabancı diyarlarda oranın, ne bileyim İran olursa Acem, Balkanlar olursa Rum kızına âşık olur, ikisinin arasında kalır. Oradan yürürüz biz de!
– Ya beyler! Alın şunu başımdan! Valla alın! Tahammül edemeyeceğim artık!
– Hasan! Ne var ya! Sen de bir şey beğenmiyorsun!
– Hasta ettin beni, hasta!
– He… Doğru söylüyorsun… Bak, aklıma ne geldi! Delikanlı taksicidir. Kız da zengin kızı.. Bir gün kız oğlanın arabasına biner ama hastadır. Âşık olurlar ama her geçen gün kız fenalaşır. Derken en sonunda delikanlımız onun için kendini feda eder… Ne bileyim organ falan verdiririz, oradan devam eder hikâye işte…
– Abi deli ettin beni, bi git şurdan!
– Heee… Bak bak, bu daha güzel! Kız bir yöreden, erkek başka bir yöredendir. Derken kız evlendikten sonra kaynanasıyla geçinemez, çocuk da sahip çıkamaz. Kapıyı çekip çıkar kız, söylediğin gibi, gider… Delikanlı da peşinden geri getirmeye. Hatta… Dur dur, ismi de şey olsun… Şey… “Beni Böyle Terketme!!!”
– Abi tamam… Bu kadar yeter! Ben gidiyorum! Sana iyi fikirler diliyorum Allah’tan, başka bir şey değil!
Ya nereye gidiyorsun? Dur!!! Dinlesene! Asıl oğlan çok yakışıklı ve başarılıdır. Karısıyla mutlu bir hayatı varken eski sevgilisi çıkagelir.. Hasan!!! Dur! Dinlesene be oğlum! … Dur…Bekle beni!… Beni böyle terketme!!!!


Yapımcı şirketlerinde hal böyle midir bilemiyorum. Ama senaristlerin bayağı bir zorlandıkları kesin. Dizi senaristleri her hafta, en az ‘bir film senaryosu’ kadar oturup yazmak durumunda kalıyorlar. Yaklaşık iki saat süren diziler var güzel memleketimde. Hem oyunculara hem yapım ekibine ve tabi hem de senaristlere gerçekten büyük yük. Allah kolaylık versin.
Aslında, böyle uzun senaryolar hazırlanmasa da senaristlik zor bir iş bence. Çünkü hayal dünyanızda gerçeğin bir misalini canlandırmak, sadece birer tahayyülden ibaret olan karakterlerinizi ete-kemiğe bürünecek gerçeklikte yazmak, bazen onların fikir dünyalarına, kalplerine, ruhlarına temas edebilmek için kendi dünyanızda onlara birer yer açmak neresinden baksanız zor bir mesele. Her ayrıntıyı gözden kaçırmamak, ince işçiliği zamanın kısıtlılığında, yetiştirilmesi gereken kısımların çokluğunda ve her geçen gün biriken hikâyenin ağırlığında es geçmemek de gerekiyor. Baştan ayağa yepyeni bir dünyanın hayalcisi oluyorsunuz. O hafta canlandırılacak bölümün tamamı, sadece beyaz kâğıt ve mürekkepten ibaret olan sermayenizin sihrine, müessiriyetine bağlı… Açıkçası neresinden bakarsanız zor iş!
Üstelik piyasadaki bu çeşitlilik, ekranlardaki yüzlerce dizi, özgün senaryolar ortaya çıkarma ihtimalinizin omuzuna elini koyuyor ve gücü yettikçe aşağıya çekmeye, boyunun uzamasını engellemeye çalışıyor. Amerikan güreşçisi misali bu kara devi de yenmek sizin işiniz! Hikâyeniz yıllar evvel çekilen bir dizinin konusuna yakın olmaya görsün! Her gün rengârenk sayfaların doldurulmak zorunda olduğu internet sitelerinde ve gazete köşelerinde çalışan “sadık arkadaşlarınız”, fırsatı geri çevirmez, hemen ‘Felan dizi feşmekân projenin bir kopyasından ibaret!’ gibi haberleri taşırlar sitelerine, gazetelerine, haber bültenlerine. Yine bütün yük omuzlarınızdadır… ‘Ya Sabır’lar çeke çeke, çalıştığınız yapımcı şirketin adını da çıkardığınızdan -belki- yeni bir iş aramaya başlamanız gerekecektir. Sabahlamayı bekleyen geceler yeniden sizi selamlar… Sinopsisin ya da tretmanın yazılı olduğu dosyalar ve onları koltuğunuzun altına koyup kapı kapı yapımcı şirketleri gezeceğiniz günler “şefkatle” size eşlik eder… Zor!! Çok zor!!!

Sayıp döktüğümüz bunca zorluğun içinde işi daha da içinden çıkılmaz kılan ne biliyor musunuz? Klişe yöntemlere başvurup günü kurtarmak… Ne bileyim iki aşığın arasına giren kız, zengin kıza âşık fakir delikanlı, hatta babası kızın peşini bıraksın diye çek yazıp uzatırsa tamam olur! Bunun gibi klişelere saplanılacağına daha iyi bir fikrim var: Edebi eserlerden istifade etmek…

Sıkı takip ettiğim film dergisi FilmArası’nın birkaç ay önceki sayısında bu konu vardı. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın senaristi Ercal Kesal’le yaptıkları röportaj’da Ercan Bey, sonuna kadar desteklediğim şu fikirlerini söylüyordu: “Eğer bir sinema dilinden söz edilecekse edebiyat eserleriyle daha çok hemhal olunmalıdır. Dönüp dönüp onlara bakmalıyız. Söylemek istediğim sinemacı arkadaşlar, yönetmenler, yapımcılar günümüz Türk edebiyatıyla ilgilenmeliler. Edebiyatı sinema içerisinde değerlendirme meselesini daha ciddiye almalıdırlar.”

Devam ediyor Ercan Bey, “Kendi sinema geleneğimize baktığımızda, 1960’lı yıllarda Türk edebiyatıyla fazlasıyla içli dışlı bir sinemamız vardı diyebilirim. Yılmaz Güney, öykücü olarak başladı sinemaya, biliyorsunuz. Peyami Safa, Necati Cumalı, Halide Edip, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir o dönemin güçlü sinemacılarının ilham kaynağıdır.”. Yani, şöyle de denilebilir, Yeşilçam’ın da zeminini edebi eserler oluşturmuştu. Eleştirdiğimiz “klişeler ve savrulmalar sıtması”nda kaybetmeseydik onu, bu dönemin güçlü sinemalarından birinin temelini teşkil edecekti… Maalesef bu açıdan pek talihli olduğumuzu söyleyemeyiz.
Ercan Bey, aslında çok yeni, hiç duyulmadık bir şeyden bahsetmiyor… Dünyada da edebi eserlerin uyarlamalarının çok tutulduğunu, dönüp dönüp onların insanlara yeniden sunulduğunu tespit edebilmek için sinemaların önündeki bilboard’lara, oralarda izleyicisini bekleyen filmlerin afişlerine bakmamız yeterli olacaktır. Yüzüklerin Efendisi serisinin müthiş başarısı ve ardından yeni bir uyarlaması olan ‘Hobbit’, birebir çevirisi olmasa da ‘Hansel’le Gratel’, artık kaçıncısının çekildiğini bilemediğimiz ‘Sefiller’ ve Goethe’nin ölümsüz eseri ‘Faust’, yine bir anlamda edebi eser kabul edilebilecek çizgi roman çevirileri ‘Batman’, ‘Superman’, ‘Spiderman’ serileri ve artık farklı ülkelerdeki çekimlerinin bir araya toplanarak festivallerinin düzenlendiği Aytmatov klasiği ‘Beyaz Gemi’ filmleri.. evet hepsi, son dönemde sinemalara, festivallere uğrayan edebi eser uyarlamalarına örnek olarak söyleyebileceklerimizden. Türkiye’de de bu yolun takipçisi ‘Uzun Hikâye’ ve ‘Kelebeğin Rüyası’, başarılı bir çalışma olduğunda seyircinin nasıl destek verdiğini ortaya koyuyor. Demek ki böylesi uyarlamalardan korkmamak lazım.

Bence bir sürü dertle boğuşurken, insanların teveccühünü kazanmış, elden düşmemiş romanları, hikâyeler neden beyaz perdeye taşınmasın? Sıkışınca iki aşığın arasına –koskoca Sultanları anlatsanız bile- bir başkasını sokma gibi ucuzluklara düşmekten, taksici fakir gençlerle zengin kızları karşılaştırıp evlendirip durmaktan, birisini hasta edip diğerinin onu kurtarmasını haftalarca uzata uzata anlatmaktan, suratı eçiş-bücüş gelinin, kaynananın kavgalarıyla haftaları kotarmaya çalışmaktan daha mantıklı geliyor bana.
Bilmiyorum, eli kalem tutanlardan, ellerine yeniden kitaplarını almalarını istemek çok mudur?

Ferhat Nazım BEYDEMİR       

Yorum Yaz