Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel) Film İncelemesi


Bir zamanlar Avrupa’nın II. Dünya Savaşı öncesinde  muazzamlığın simgesi haline gelmiş Budapeşte otelinin, onca savaşlara ve zorluklara rağmen, dimdik kalmasına fakat biraz yalnızlaşmasına konu olan filmin, yönetmenliğini “Moonrise Kingdom” Filmi ile  geçen yıl en iyi özgün senaryo dalında Academy ödüllerine aday olmuş, ve 70. Altın Küre Ödülü almış yönetmen Wes Anderson yapmakta, açıkçası geçen sene bu filmi izlediğimde, kendine has bir tarzı olmasından mı yoksa sanatsal ve kültürel doyuruculuğundan mı dır, Oscar ödülü alacağını düşünüyordum, nitekim film en iyi senaryo dalında aday olduğunda umutlanmıştım, ancak film ödül alamasa da, Altın Küre ödüllerinde hak ettiği ödülü kazandı. Şimdi aynı yönetmen’in Büyük  Budapeşte Oteli  filminde de buna yakın şeyler hissediyorum :) belki  en iyi senaryo olmasa da oyunculuk anlamında yada kostüm , makyaj gibi adaylıklar ve ödüller olabileceğini düşünüyorum, bakalım neler olacak.

Filmin oyuncu kadrosu çok zengin, başta oscarlı aktör Ralph Fiennes ( Schildler List, The English Patien, Harry Potter) ki zaten kendisine uzun bir yer ayırmak istiyorum,  oscarlı oyuncu Adrian Brody (Piyanist), Williem Dofe ( Spiderman ) Jude Law ( Sherlock Holmes, Artifical intelligence), Edward Norton ( Fight Clup, Red Dragon, Hulk) yılların aktoru Bill Murray  gibi,  oyuncuların olduğu bir ekipten beklenti zaten çok yüksek olmalı, bu yılların tecrübesi oyunculara 1996 doğumlu Tony Revolori de eklenince sanatsal ve tiyatral bir uslupla görselliğin hiç düşmediği yer yer ince espirilerin gezindiği Budapeştenin muazzam tarihi dokusuda eklenince, filmin her saniyesinde gözlerimiz kamaştırıyor.

Film, 1930’larda Budapeşte de Zero Mustafa adında bir Lobbyboy’ un, ülkesindeki savaştan kaçıp Budapeşte de sığınmacı olarak yaşamasından sonra, iş bulmak için Budapeşte oteline gelmesi,  ve burada Odacı Gustavo ile tanışması, daha sonra Gustavo’nun en yakın yardımcısı olmasıyla gelişen, bazen absürt bazen komik hikayeleri anlatıyor,  Gustavo otelde sevgilisi olan  85 yaşındaki Madame D’nin ölmesinden sonra, mirasının en ünlü tablosu olan Elmalı çocuğu kendine bıraktığını öğreniyor, buna karşı çıkan oğulları, Gustavo’yu ve ona yardım edebilecek herkesi ortadan kaldırmaya çalışıyorlar, kim yardım ettiyse sonu ölümle bitiyor, Gustavo ve Sıfır Mustafa bir yandan miras olarak bırakılan tabloyu Madam D’nin oğullarının elinden kaçırıp saklamakla uğraşırken, bir yandan da yapmadığı suçların üzerine atılmasıyla uğraşıyor, hatta hapislere düşüyor, hapisten kaçıyor. Gustavo ( Ralph Fiennes)  filmde harika bir karakteri canlandırıyor, şu zamana kadar görülmüş en yufka yürekli karakterlerden birisi, belki tanıyabileceğiniz en kibar, zarif, hassas, yardımsever, ağzını hiç  bozmayan, kavga etmeyen, beyefendi bir kişilik, en zor durumlarda bile dostluğunu arkadaşlığını ertelemeyen bir karaktere sahip,  hatta filmde bir yerde, kendine yardımcı olan  ve kendisi için hayatını feda eden Serge X için  1 dakika saygı duruşuna durması çok güzel bir görüntüydü. Böyle bir karakteri oynamak tam bir ustalık işi, bence bu oyunculuğu ile kendisine bir Oscar adaylığı gelmeli.

Budapeşte’yi görmüş ve hayran olmuş birisi olarak, orayı anlatan bir filmi izlemek gerçekten harika, eğer Avrupa da dünya savaşından kalma bir cadde de dolaşıyorsanız, yürüdüğünüz bir sokakta, kaldırımda, yada bir dükkanda sizi etkileyecek bir heykel bir anıt bir çeşme görmeniz çok olağan, ve etkileyici olanda, sizlerin bu yapılanların hepsinin bir hikayesinin olduğunu bilmeniz, yüz binlerce hatta milyonlarca insan bir zamanlar o eserlerin içerisinde var oldular, işte bu filmde de görebileceğiniz Avrupa’nın o solmuş hüzünlü, karanlık döneminden kalan sevimli hatıralar, sanki bir müze gibi karşımıza çıkıyor, bizlere o dönemi kısa filmler halinde gösteriyor, filmi izlerken gözlerim Budapeşte’nin dokusuyla adeta ilmek ilmek işlendi, Budapeşte’yi gezenler bilir şehirin tam ortasından Tuna Nehri geçiyor ve şehir Buda ve Peşte diye ikiye ayrılıyor, Tuna nehrinin üzerinde  birçok köprü var. Bunlardan en ünlüsü de Zincir Köprüsü, hatta  üzerinde aslan heykellerinin bulunmasından dolayı aslanlı köprü olarak da biliniyor,  köprünün yapımıyla alakalı ilginç bir hikaye var, belki efsane belki de gerçek. “Köprüyü yapan mühendis mimar  eserine o kadar çok güveniyormuş ki,  köprünün yapımını bitirince Budapeşte halkına şöyle demiş, Tek bir kusur bile bulabilirseniz köprüden atlayıp intihar edeceğim demiş. Tüm Budapeşteliler inceleyip köprüde hiçbir kusur bulamamışlar, daha sonra, küçük bir çocuk köprünün iki tarafında duran, ağzı açık Aslan heykellerini görmüş, mimarın yanına gidip, bu aslanların dillerinin olmadığını söylemiş,  Bunun üzerine de mimarı kendini suçlayarak Tuna Nehrine atıp intihar etmiş, bir Budapeşte gezisinde öğrenmiş olduğum bu hikayeyi de, bu vesileyle sizlerle paylaşmış oldum.
Filmle alakalı puanım, 10 üzerinden 8. Çekim ve kurgu olarak belki bir başyapıt denmez ancak kostümlerden tutun, renklere, oyunculuklara kadar, çok ciddi bir çalışma yapılmış. Yönet-men Federico Fellini’nin dediği gibi; sinema hayatı anlatmanın kutsal bir biçimidir. Yaşadığımız güzellikleri bize hatırlatan bu filmi umarım kaçırmazsınız, muhtemelen aksiyon severler bu filmdeki birkaç silah sesinden oluşmuş aksiyonu sevmeyeceklerdir, ancak güzel mesajlar için aksiyon yada efekt vermeye gerek yok, zaten filmdeki görsellik bir çok filmden üst düzeyde. Son olarak, bu Avrupa maceramı herhangi bir filmde bile bulabilme fırsatı veren  ve ortak duygular beslemeye olanak sağlayan ve bu  hatıraları canlandırmama vesile olan  Avrupa Sanat topluluğundaki arkadaşlarıma ve Interbus’a  tüm gezi boyunca kazandığımız birbirinden kıymetli dostlarıma selam gönderip birbirinden esrarengiz konuların barındığı, senaryoların yazıldığı nice Avrupa kentlerinde görüşmek ümidiyle diyerek hepinize selamlarımı gönderiyorum

M.Said Çakallı

Yorum Yaz